Sünnetin Tedvini

* İdris Kaya

Dinin iki kaynağından biri olan Kuran’ın cem ve istinsah aşamalarına karşın ikinci kaynağı olan sünnet ve hadisler, ancak ikinci asırdan itibaren resmi şekilde bir araya getirilmiştir. Kimi yabancı ve yerli oryantalistlerin speküle ettiği üzere, bu durum sünnetin korunmasında bir kopukluk veya bir kayıp halka bulunduğu vehmini uyandırmamalıdır. Bu yazıda öncesi ve sonrasıyla tedvini ve daha özelde hadislerin korunmasına gösterilen kesintisiz ilgiyi göstermeye çalışacağız.

Esas konuya geçmeden evvel Kuran’ın cem ve istinsahına dair birkaç bilgi aktaralım. Kuran, Aleyhissaletu vesselam Efendimiz döneminde bizzat onun emriyle yazdırılmış, fakat cem edilmemişti. Çünkü vahyin ne zaman kesileceği bilinmiyordu. Kuran Hz. Ebu Bekir döneminde, Hz. Ömer’in bir ayeti sorması ve o ayeti bilen sahabenin Yemame’de şehit edilmesi cevabına karşılık Kuran’ın cemine Hz. Ebu Bekir’i ikna etmesiyle başlamıştır. Cem olunan bu Kuran’a Abdullah bin Mes’ud’un teklifiyle “Mushaf” adı verilmiştir. Bu Mushaf Hz. Osman döneminde nüshalaştırılıp bazı beldelere gönderilmiştir.

Asıl konumuz olan hadislerin tedvini mana itibariyle kısmen Aleyhissaletü vesselam Efendimiz dönemini de içine almaktadır. İlk alt başlık olarak Efendimiz dönemindeki tedvin kısmında bunu kısaca izah edeceğiz. Bir araya getirmek, toplamak manasını içeren tedvini Efendimiz döneminde hususi tedvin, sonraki dönemde ise resmi tedvin olarak kısımlandırabiliriz.

Hususi Tedvin

A) Efendimiz döneminde hadislerin tedvini

Efendimiz döneminde hadisleri ashabın bir kısmının yazmakla, çoğunluğunun ise ezberlemek suretiyle muhafaza ettiğini mutekaddiminin eserlerinden öğrenmekteyiz. Çünkü zihinlerin paklığı şifahen aktarılan şeyleri sadırlarda tutmakta zorlanmıyordu. Aslında Efendimiz döneminde hadis yazımı yoluyla sahifelerini oluşturan sahabiler bir bakıma tedvin yapmış oluyorlardı. Lakin kendi hadislerini yazıp bir araya toplayan sahabiler diğer sahabilerin hadislerini toplayıp yazmaları bir an olsun zihinlerinden geçmediğinden tam bir tedvin söz konusu olmamıştır. Buna rağmen kendi hadislerini toplayıp yazmaları da bir bakıma tedvindir. Kaldı ki sonraki dönemler için hadislerin en sahih muhafazası anlamına gelen yazıya geçirme, sahabe nesli için bizzat hadisi hıfzetmekten daha sağlıklı bir yol değildir. Onlar hadisleri hıfz yoluyla sonrakilerin kitabetinden daha emin bir yol izlemişlerdir. İmam Müslim’in rivayet ettiği hadis bunu teyid etmektedir:

عن عروة بن الزبير قال: قالت لي عائشة: يا ابن أختي ، بلغني أن عبد اللَّه بن عمرو مارٌ بنا إلى الحج ، فالقه فاسأله ، فإنه قد حمل عن النبي  علماً كثيراً . قال: فلقيته فسألته عن أشياء يذكرها عن رسول اللَّه. قال عروة : فكان فيما ذكر أن النبي قال : إن اللَّه لا ينتزع العلم من الناس انتزاعاً ، ولكن يقبض العلماء ، فيرفع العلم معهم ، ويُبقى في الناس رؤوساء جهالاً يفتونهم بغير علم فيَضلون ويُضلون . قال عروة : فلما حدثت عائشة بذلك أعظمت ذلك وأنكرته ، قالت : أحدثك أن النبي يقول هذا ؟! . قال عروة : حتى إذا كان قابلٌ ، قالت – عائشة – له : إن ابن عمرو قد قدم المدينة ، فالقَهُ ثم فاتحْهُ حتى تسأله عن الحديث الذي ذكره لك في العلم . قال: فلقيته فسألته فذكر لي نحو ما حدثني به في مرته الأولى . قال عروة : فلما أخبرتها بذلك قالت : ما أحسبه إلا قد صدق ، أراه لم يزد فيه شيئاً ولم ينقص.

Bu durumda hadislerin yazımına dair Efendimiz aleyhisselamın emir ve nehyi her ne kadar tenakuz olarak görünse de, bunların arası cem edilmiş veya önceki nehiy durumu nesh edilmiştir. Sözün burasında Efendimizin hadislerin yazımını yasaklamasına dair hadislerini taradığımızda karşımıza çıkan birkaç nebevi sözü zikredelim:

  عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : لا تَكْتُبُوا عَنِّي وَمَنْ كَتَبَ عَنِّي غَيْرَ الْقُرْآنِ فَلْيَمْحُهُ وَحَدِّثُوا عَنِّي وَلا حَرَجَ.

Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh aktarıyor: Efendimiz şöyle buyurdular; “benden (işittiklerinizi) yazmayın. Her kim benden (işittiklerinde) Kuran’dan başka bir şey yazmışsa, onu imha etsin. (Benim hadislerimi) benden aktarmanız da ise bir beis yoktur.” (Müslim, Zühd ve rekâik babı)

Bu hadisi ele aldığımızda filhakika şunu görüyoruz: Efendimiz aleyhisselam kendisinden aktarılan şeylerin Kuran ile karışması korkusundan dolayı bu nehyi yapmıştır. Sahabe kağıtların az olmasından dolayı Kuran ayetlerini yazdıkları kağıtlara hadisleri yazınca Efendimiz Kuran ile karışmasından korkmuş ve bunu nehyetmiştir. Hatta Hazreti Ömer Kuran yaprakları üzerine Kuran haricinde herhangi bir şeyin yazılmamasını emrederdi.

İkinci olarak konuyla alakalı Ebu Hureyre radiyallahü anh şunu nakleder:

 خرج علينا رسول الله صلى الله عليه وسلم  ونحن نكتب الأحاديث فقال: ما هذا الذي تكتبون ؟ قلنا: أحاديث نسمعها منك . قال: كتاب غير كتاب الله؟ أتدرون ما ضل الأمم قبلكم إلا بما اكتتبوا من الكتب مع كتاب الله تعالى  رواه أحمد بألفاظ مختلفة.‏

“Rasülullah aleyhisselam biz hadis yazarken çıkageldi ve ‘bu yazdığınız nedir?’ diye sordu. Biz de ‘senden işittiğimiz hadislerdir’ dedik. Rasülullah bunun üzerine ‘Allah’ın kitabı dışında bir kitap mı istiyorsunuz? Sizden önceki ümmetler Allah’ın kitabıyla birlikte başka kitapları yazmalarından dolayı sapıttı’ diye buyurdu.” (Ahmet bin Hanbel farklı lafızlarla aktarır.)

Anladığımız kadarıyla burada da Efendimiz aleyhisselam cahiliye döneminden yeni çıkan Müslümanların eski ümmetler gibi başka kitaplar edinmelerinden endişe etmiştir. Zannımca şunu da ekleyebiliriz: O dönemin Müslümanları henüz yazıyı ve dili iyi bilmediklerinden dolayı söz konusu yasak getirilmiştir.

Yeri gelmişken Hz. Ali’nin sözünü zikrettikten sonra kısa bir değerlendirme yapalım ve sonrasında aksi yöndeki hadislere geçelim.

عن أبي جحيفة قال قلت لعلي بن أبي طالب هل عندكم كتاب قال لا إلا كتاب الله أو فهم أعطيه رجل مسلم أو ما في هذه الصحيفة قال قلت فما في هذه الصحيفة قال العقل وفكاك الأسير ولا يقتل مسلم بكافر

“Ebu Cuheyfe (Vehb es-Süvaî) anlatıyor: Hz. Ali’ye ‘yanınızda herhangi bir kitap (yazılı malzeme) var mı?’ diye sordum. ‘Hayır, sadece Allah’ın kitabı var. Bunun dışında bir de Müslümana verilen derin anlayış ve bu sahifedekiler var’ dedi. ‘Ne yazılı o sahifelerde?’ diye sorunca ‘diyet, esir azadı ve Müslümanın kafire karşı kısas edilemeyeceği yazılı’ cevabını verdi.” (Buhari, Kitâbetü’l ilim) 

Henüz yazıyla kayda geçirme meşhur olmadığı için Peygamberimiz, dediklerinin ezberlenerek ve başkalarına aktarılarak korunmasını teşvik etmiştir. Şu hadis bunun açık göstergesidir.

نضر الله امرءا سمع منا حديثا فحفظه حتى يبلغه غيره , فإنه رب حامل فقه ليس بفقيه , و رب حامل فقه إلى من هو أفقه منه

“Allah yüzünü nurlandırsın o kişinin ki; benim sözümü dinler, sonra da başkalarına ulaştırır. Nice bilgi taşıyıcısı vardır, fakat taşıdığı şeyi anlayan birisi değildir. Nice de kendisinden daha anlayışlı birisine fıkıh taşıyanlar vardır.” (Ahmed bin Hanbel, Dârimi)

Buna göre, Efendimiz aleyhisselamın Abdullah bin Amr İbn’ül As’a hadisleri yazması izni vermesi, eski kitapları okuması, Süryanice ve Arapça yazı yazmayı bilmesi sebebiyledir. Yine de Allah en iyi bilendir. Hadislerin yazılmasını yasaklayan beyanların ardından tam aksine, yazımın mübahlığına delalet eden hadislere bakalım:

عن عبد الله بن عمرو قال كنت أكتب كل شيء أسمعه من رسول الله صلى الله عليه وسلم أريد حفظه فنهتني قريش وقالوا أتكتب كل شيء تسمعه ورسول الله صلى الله عليه وسلم بشر يتكلم في الغضب والرضا فأمسكت عن الكتاب فذكرت ذلك لرسول الله صلى الله عليه وسلم فأومأ بأصبعه إلى فيه فقال اكتب فوالذي نفسي بيده ما يخرج منه إلا حق

“Abdullah b. Amr İbnü’l As şu nakilde bulunur: Ben Rasülullah’tan işittiklerim arasından istediğim her şeyi yazıyordum. Kureyş beni bu işten ‘Rasülullah’tan işittiğin her şeyi yazıyor musun? Hâlbuki ki Rasülullah sonuçta bir insandır. O öfkeli ve duygulu anlarında da konuşur’ diyerek men etti. Ben de yazmayı bıraktım. Bunu Rasülullah’a anlatınca ‘yaz. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, (parmağıyla kendi ağzını işaret ederek) buradan haktan başkası çıkmaz’ buyurdu.” (Ebu Davud, Kitâbü’l İlim)

Yine Mekke’nin fethedildiği sene bir olay münasebetiyle Hazreti Peygamberimizin irad ettiği hutbeden sonra Yemenli bir kişi kendisi için Peygamberimizden hutbesini yazdırmasını ister. Bunun üzerine Rasülullah ashabına hitaben “Ebu Şah için yazın” buyurur.

 وحديث أبي شاه أخرجه البخاري من حديث أَبُي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : لَمَّا فَتَحَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَكَّةَ قَامَ فِي النَّاسِ فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ ثُمَّ قَالَ إِنَّ اللَّهَ حَبَسَ عَنْ مَكَّةَ الْفِيلَ وَسَلَّطَ عَلَيْهَا رَسُولَهُ وَالْمُؤْمِنِينَ فَإِنَّهَا لا تَحِلُّ لأَحَدٍ كَانَ قَبْلِي وَإِنَّهَا أُحِلَّتْ لِي سَاعَةً مِنْ نَهَارٍ وَإِنَّهَا لا تَحِلُّ لأَحَدٍ بَعْدِي فَلا يُنَفَّرُ صَيْدُهَا وَلا يُخْتَلَى شَوْكُهَا وَلا تَحِلُّ سَاقِطَتُهَا إِلا لِمُنْشِدٍ وَمَنْ قُتِلَ لَهُ قَتِيلٌ فَهُوَ بِخَيْرِ النَّظَرَيْنِ إِمَّا أَنْ يُفْدَى وَإِمَّا أَنْ يُقِيدَ فَقَالَ الْعَبَّاسُ إِلَّا الْإِذْخِرَ فَإِنَّا نَجْعَلُهُ لِقُبُورِنَا وَبُيُوتِنَا فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلا الإِذْخِرَ فَقَامَ أَبُو شَاهٍ رَجُلٌ مِنْ أَهْلِ الْيَمَنِ فَقَالَ : اكْتُبُوا لِي يَا رَسُولَ اللَّهِ . فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : اكْتُبُوا لأَبِي شَاهٍ .

“Buhari’nin Ebu Hureyre’den -Allah ondan razı olsun- tahriç ettiği Ebu Şah hadisi şöyledir: ‘Ne zaman ki Allah, Rasülune Mekke’nin fethini nasip etti. O insanların önüne çıkıp Allah’a hamd ve senadan sonra şöyle buyurdu: Allah Mekke’yi fil vakıasından korudu. Mekke’yi Rasülünün ve müminlerin hükmü altına verdi. O benden önce hiçbir kimseye helal olmadı. Bana gündüzün bir vaktinde helal oldu ve benden sonra kimseye de helal olmayacak. Oranın avı ürkütülemez, dikeni yolunamaz, orada kaybolanı almak helal olmaz, ancak ilan etmek için alınır. Her kimin bir yakını öldürülmüşse onun için iki görüşün en hayırlısı vardır: Ya katilin yakınlarından diyet ya da kısas uygulanmasını ister. Bunun üzerine Hazreti Abbas şöyle dedi: ‘Orada ancak izhir bitkisi koparılabilir. Çünkü biz onu evlerimize ve kabirlerimize koyuyoruz.’ Efendimiz sallallahualeyhi vesellem de ‘ancak izhir koparılabilir,’ dedi. Yemenli Ebu Şah adındaki adam kalkıp şöyle dedi. ‘Ey Allah’ın Rasülü! Bunları benim için yazdır.’ Efendimiz bunun üzerine ‘Ebu Şah için yazın’ buyurdu.” (Buhari, Müslim)

Yazmayı emretme konusunda şurası ayan beyan anlaşılmaktadır: Kuran’ın büyük çoğunluğu nazil olmuş ve karışma ihtimali zail olmuştur. Tabii en doğrusunu Allah bilir. Muarız görünen hadislerin arasını İbni Hacer, Fethu’l-Bari adlı eserinde şöyle cem ediyor:

1. Nehiy sadece Kuran’ın nazil olduğu vakitte, başka bir şeyle karışma korkusundandır. İzin ise karışma korkusu kalktıktan sonradır.

2. Nehiy sadece Kuran’ın yazıldığı şey üzerine Kuran’la beraber başka bir şeyin yazılmamasıydı. Oysa ayrı yazmak için izin vardı. Yasak ikisi aynı yere yazıldığındandı.

3. Nehiy eskidendi. İzin ise, Kuran’ın başka bir şeyle karışma ihtimalinin ortadan kalkması iledir. Bu görüş geçen iki görüşe zıt olmamakla beraber doğruya en yakın olanıdır.

Konuyla alakalı son olarak şunu söylemekte fayda mülahaza ediyorum: Abdullah bin Amr İbn’ül As radiyallahü anhın “Sahîfe-i sâdika”sının, keza Hemmam İbn Münebbih’in Ebu Hureyre radiyallahü anhtan yazdığı “Sahîfe-i sahîha”sının mevcud olduğunu biliyoruz.

عن عبد الله بن عمرو قال ما يرغبني في الحياة الا الصادقة والوهظ فاما الصادقة فصحيفة كتبتها من رسول الله صلى الله عليه وسلم واما الوهظ فارض تصدق بها عمرو بن العاص كان يقوم عليها.

“Abdullah ibni Amr kendi sahifesi hakkında şöyle der: Hayatta hiçbir şey arzulamadım, ancak Sâdıka’yı ve Vahz’ı arzuladım. Sâdıka, Rasulüllah’tan yazdığım sahifelerdir. Vahz ise Amr İbn’ül As’ın tasadduk ettiği arazidir. Kendisi arazinin toprağını ekip biçerdi.” (Darimi, Bâbü men ruhhise fî kitabetil ilm)

Vehb bin Münebbih tarafından Ebu Hureyre’den yazılan ve Sahifet-ü Hemmam diye bilinen sahifeye gelince, iki mahtut nüshayı Muhammed Hamidullah Berlin ve Dimeşk’ta bulmuş, yaptığı tahkik Arap İlim Cemiyeti tarafından neşredilmiştir. İçindeki hadisler 138 tanedir. Kısmen Müsned-i Ahmed içinde yer almaktadır.

B) Sahabe Döneminde Hadislerin Tedvini

Hazreti Peygamber aleyhisselamın terk-i dünya etmesinden sonra dinin tebliği ve insanların irşadı kendilerine kalan sahabe radiyallahü anhum hadisleri yazıp başkalarına göndererek veya çarşı pazarda insanlara şifahi şekilde aktararak bu sorumlulukları yerine getiriyorlardı.

Resmi Tedvin

Hadis uydurmalarını önlemek ve gelecek nesillere hadislerin sıhhatli bir şekilde ulaşmasını sağlamak için hadisleri toplama faaliyeti başlamıştır. İbni Şihab ez-Zühri tedvin işini ilk üstlenen kişidir. Şu söz kendisine aittir: “Benim tedvinimden önce hiçbir kimse bu ilmi toplamamıştır. Benden sonra bu ilimde tedvin ve tasnif çoğaldı. (Ebu Nuaym, Hılyetü’l Evliya) İmam Zühri’nin de sözünden anlaşıldığı üzere evvela tedvin, sonra tasnif, sonra telif gelmektedir. İlk tedvin İmam Zühri’ye, ilk tasnif (baplara ayırma) Said Bin Urve’ye, ilk telif ise (kitaplaştırma) Mekhul eş-Şami’ye aittir. Ömer Bin Abdulaziz resmi tedvinde çok önemli rol üstlenmiştir.

 وكتب عمر بن عبد العزيز إلى أبي بكر بن حزم انظر ما كان من حديث رسول الله صلى الله عليه وسلم فاكتبه فإني خفت دروس العلم وذهاب العلماء ولا تقبل إلا حديث النبي صلى الله عليه وسلم ولتفشوا العلم ولتجلسوا حتى يعلم من لا يعلم فإن العلم لا يهلك حتى يكون سرا

“Ömer bin Abdulaziz (Medine valisi) Ebu Bekir İbni Hazm’a şöyle yazdı: Rasülüllah’ın hadislerini bir araya toplayıp yaz. Ben ilmin zail olmasından ve âlimlerin ölmesinden korkuyorum. Ancak Hz. Peygamberin hadislerini kabul et ki, onu yayıp meclisler kurasınız. Bilmeyen böylelikle öğrensin. Zira ilim gizli kalmadıkça yok olmaz.” (Buhari, Kitâbetü’l-ilim)

İmam Zühri’nin resmi tedvini dışında, onun öncesinde daha cüzi hadis derlemeleri mevcuttu elbette. Said bin Cübeyr’in (h.95) İbni Abbas’tan yazdığı birçok sahife, aynı şekilde tabiinin büyüklerinden Hasan el-Basri’nin ve Amir bin Şurâhil’in (h.103) kitapları bunlara örnektir.

Bütün bu resmi ve daha cüzi sünneti toplama gayretleri sonucunda aşağıdaki alanlarda tasnif ve telifler yapıldığını görüyoruz:

Müsnedler: Hadislerin konularına bakılmaksızın sahabenin ismine göre telif edilmiş eserlerdir. Bu alanda ilk telif edilen kitap Ebu Davud et-Tayalisi’nin (h.204) müsnedidir. Henüz matbu olmayan eser, toplam 2767 hadis ihtiva etmektedir. Her ne kadar ilk eser bu olsa da, alanın en meşhur telifi Ahmet bin Hanbel’in (h.241) müsnedidir. 700’den fazla sahabiden yaklaşık 30 bin hadis ihtiva eden eser, şükürler olsun ki, matbudur. Allah, Ahmed bin Hanbel’den razı olsun.

Mu’cemler: Sahabe, şuyûh veya beldelere göre çoğu kere alfabetik sıralamaya göre telif edilen hadis eserleridir. Mu’cem denince akla ilk olarak Taberani’nin Mu’cemü’s selâsesi gelir: Mu’cemu’l-Kebir, Mu’cemu’l-Evsad ve Mu’cemu’s-Sağir. Mu’cemu’l-Kebir sahabenin ismine göre, Mu’cemu’l-Evsad hadis şeyhlerinin isimlerine göre, Mu’cemu’s-Sağir ise hocalarının birer hadisine göre alfabetik olarak telif etmiş olduğu eserlerdir.

Sünenler: Fıkıh baplarına göre tasnif edilmiş, ahkâm hadislerini ihtiva eden, mevkuf ve makdu hadis olmayan eserlerdir. Bu alanda birçok eser mevcut. Birkaç tane zikretmemiz kâfi gelecektir. Ebu Davud’un, Nesai’nin, Darimi’nin, Darakutni’nin ve Beyhaki’nin sünenleri… Bu eserler de matbudur.

Musannefler: Hadisleri konularına göre ihtiva eden hadis kitaplarıdır. Buna misal olarak Abdurrezzak bin Hemmam ve İbni Ebi Şeybe’nin musanneflerini verebiliriz.

Konuyla alakalı daha detaylı bilgi isteyenlere Prof. Dr. İsmail Lütfü Çakan hocanın Hadis Edebiyatı adlı eserini tavsiye edebilirim. Ayrıca Accac el-Hatib’in es-Sünne Kable’t-Tedvin kitabı tedvin konusunda önemli kaynaktır. Bu yazıda da kendisinden istifade edilmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir