Sahabe Sözünün Hüccet Değeri

* Dr. Orhan Ençakar / İSAM

Bu makale, yazarın daha önce Rıhle dergisinde (sayı 7, Ekim-Aralık 2009, s. 48-57) yayımlanmış “Fıkhî Meselelerde Hüccet Olması Bakımından Sahabe Kavlî” isimli makalesinin kendisi tarafından İlim dergisi için hazırlanmış özetidir. Matbu dergimizin 10. sayısında (Nisan 2016) yayınlanmıştır.


Giriş

Kur’ân-ı Kerim, Allah Teâlâ tarafından Peygamber Efendimize (aleyhisselam) vahyedilmiş bir kitaptır ve muhafazası Allah tarafından tekeffül edilmiştir. Ancak Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’i muhafazası, kâinattaki hadiselerin sünnetüllaha uygun genel seyrinde olduğu gibi kulların eliyle gerçekleşmektedir. Nitekim bu ümmetin, nazil olduğu dönemden itibaren Kur’ân-ı Kerim’le ilgili ifa ettiği her türlü hizmet, sözünü ettiğimiz korumanın muhtelif boyutlarını oluşturmaktadır. Bu sadette selef-i salihîn Kur’ân’ın lafzını korumak için kurrâlar yetiştirdikleri gibi, en az onun kadar önemli olan manasını muhafaza etmek için de, onu bize beyan eden hadisleri, sahabe ve tabiîn âsârını ve müçtehitlerin fetvalarını toplamayı ihmal etmemişlerdir. Ve böylece, “Kur’ân’ı biz indirdik ve onu elbette biz koruyacağız” [1] kavl-i ilahîsinin bir tecellisi olarak onun, hem lafzını hem de manasını tebdil ve tahriften korumuşlardır.

Günümüzde Kur’ân’ı modern çağın değerleriyle çatışmayacak ve hatta onları destekleyecek şekilde yeniden yorumlamak isteyenler, vahy-i ilahînin koruyucu yapısını bozmadan hedeflerine ulaşamayacaklarının farkındalar. Bu sebeple önce “Mezhepler din değildir” diyerek mezhepleri; sonra, “Bunların bir bağlayıcılığı yoktur” diyerek sahabe ve tabiînin âsârını ve en son, “Bunların çoğu sahih değil, mevzudur” diyerek hadisleri devreden çıkarma gayretine girmişlerdir. Böylece Kur’ân’ı yeni baştan kendi arzularına göre yorumlamayı hedeflemektedirler. Ama unutulmamalıdır ki, Kur’ân-ı Kerim, koruyucu yapının bozulmasıyla -mana ve muradullah yönünden- tahrif tehdidi altına girecektir. Tıpkı kendisini muhafaza eden ve tazeliğini koruyan dokusu bozulduğunda şifa yerine zehir olan gıdalar gibi muharref kitaplar da insanlara hidayet yerine dalalet getirecektir. Ehl-i kitap tarihi bunun şahididir.  “Allah bu Kur’ân ile bazı toplulukları yükseltirken, diğer bazısını da alçaltır” [2] hadis-i şerifinin şerhinde ifade edildiği üzere, Kur’ân kendisini muhafaza edip onunla gereği gibi amel edenleri yükseltirken, onu muhafaza etmeyip hakkını zayi edenleri de alçaltacaktır. [3]

İşte günümüzde bilinçli olarak yıpratılan ve bozulmaya çalışılan bu koruyucu yapının Sünnet’ten sonra en önemli katmanını sahabe kavli oluşturmaktadır. Selef, Kur’ân ve Sünnet’te anlayamadıkları yerleri veya bu iki kaynakta geçmeyen birçok konunun hükmünü sahabeden öğrenmiş ve onların görüşlerine tabi olmuştur. Çünkü onlar Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’in talim ve terbiyesiyle yetişmiş, onun huzurunda ayetlerin sebeb-i nüzulüne, hadislerin de sebeb-i vüruduna şahit olmak suretiyle dini en iyi şekilde anlama melekesini kesp etmiş ve Peygamber Efendimiz tarafından “en hayırlı nesil” [4] olarak takdim edilmiş kimselerdir. Bu açıdan, sahabe kavli dinde önemli bir konuma sahiptir.

Sözü Hüccet Sayılacak Sahabe Kimdir?

Kimlerin sahabeden sayılabileceği noktasında âlimlerin farklı görüşleri vardır:

Muhaddisler kişinin sahabeden sayılabilmesi için, bir kere de olsa iman ile Peygamber Efendimizi görmeyi ve bu hal üzere ölmeyi yeterli görürken usulcüler, bununla birlikte Peygamber Efendimizle örfen sahabî sayılabilecek kadar uzun bir süre birlikte olmayı, onunla çokça meclis arkadaşlığı edip ondan bir şey öğrenmeyi şart koşmaktadırlar.[5]

Peygamber Efendimizi bir kez dahi görmenin kişiye onu görmeyenlere nispetle üstünlük kazandırdığı herkes tarafından kabul edilen bir gerçek olmakla birlikte biz “sözünün delil kabul edilmesi” bağlamında usulcülerin verdiği sahabe tarifini esas alacağız. Zira mezhep imamlarının sözünü delil aldığı sahabilere baktığımızda bunların Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn-i Mes’ûd, İbn-i Abbas ve İbn-i Ömer gibi Peygamber Efendimizle uzun süre birlikte olmuş ve fetva vermekle meşhur sahabiler olduğunu görmekteyiz.

Örneğin Hanefî mezhebinden İmam Muhammed’in (189/804) Medine ehli ile Kûfe ehlinin fıkhını karşılaştırdığı “Kitabu’l-Hucce alâ Ehli’l- Medine” isimli eserinde 450 kadar mevkuf rivayete (sahabe kavline) delil sadedinde yer verilmiş ve bu rivayetlerin çoğu yukarıda saydığımız sahabilerden gelmiştir. Bu durum her iki ekol (Kûfe ve Medine) üzerinde mezkur sahabilerin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir. [6] İmam Şafiî’nin (204/820) kadim ve cedid fıkhî görüşleri üzerine yapılan bir çalışmada da İmam Şafiî’nin nasslarından anlaşıldığı üzere sözü kıyasa tercih edilen sahabilerin Peygamber Efendimizle birlikte olmuş ve ondan talim görmüş sahabiler olduğu ifade edilmektedir. [7] Bu da göstermektedir ki, mezhep imamlarının kendi görüşlerine tercih ettikleri sahabe kavilleri fetva vermekle meşhur olmuş sahabilere aittir. Buradan hareketle “Mezheplerin hüccet olarak kabul ettikleri sahabe kavlinden kastettikleri, fetva vermekle meşhur olmuş sahabe kavilleridir” sonucuna varabiliriz. Şunu da ifade etmek gerekir ki, sahabe kavlinden maksat sahabenin kesin bir delile muhalif olmaksızın söylemiş olduğu söz, verdiği fetva veya yaptığı bir fiildir.

Sahabe Kavlini Değerli Kılan Unsurlar

Usul-i fıkıh kitaplarının ilgili bölümlerine ve konuya dair yazılmış müstakil eserlere baktığımızda sahabe kavlini değerli kılan unsurları şöyle sıralayabiliriz:

1. Allah’ın rızasını kazanmış bir nesil olmaları: Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Muhacirler ile Ensar’dan ilk evvel (İslâmiyet’i kabul ile diğerlerini) geçenler ve onlara ihsan ile tâbi olanlar var ya! Allah Teâlâ onlardan razı oldu, onlar da O’ndan razı oldular.” [8]Bu ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz, Ensar ve Muhacir’den ve de onlara ihsan/iyilikle tabi olanlardan razı olduğunu bildirmektedir. İmam Malik, Leys b. Sa’d’a yazdığı bir mektupta bu ayeti delil getirerek ondan fetvalarında Allah’ın rızasını kazanmış olan Medine ehlinin (:Ensar ve Muhacirlerin) görüşlerine uymasını istemiş ve Allah’ın rızasını kazanabilmek için onlara tabi olmanın gerekliliğini dile getirmiştir. [9]

2. Ümmetin en hayırlıları olmaları: Peygamber Efendimiz bir hadisinde şöyle buyuruyor: “Ümmetimin en hayırlısı benim aralarında peygamber olarak gönderildiğim nesildir. Sonra onları takip edenler ve sonra da onları takip edenlerdir.” [10] İbn-i Mes’ûd (radiyallahu anh) diyor ki: “Allah kullarının kalplerine baktı; en hayırlı olarak Muhammed’in kalbini gördü ve onu seçip peygamber olarak gönderdi. Sonra yine kulların kalplerine baktı ve ashabının kalplerini en hayırlı olarak gördü, onları da peygamberinin yardımcıları yaptı…” [11]

3. Allah’ın dinini ikame etmek için seçilmiş bir nesil olmaları: İbn-i Mes’ûd (radiyallahu anh) sahabe hakkında şöyle diyor: “Birine tabi olacaksanız Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabına tabi olun. Çünkü onlar bu ümmetin en vefalıları, ilmi en derin olanları, tekellüften en uzakları, istikamet sahibi ve en güzel hale sahip olanlarıdır. Onlar, Allah’ın, peygamberine arkadaşlık ve dinini ikame etmek için seçtiği bir topluluktur. Onların faziletini bilin ve onların yoluna tabi olun. Zira onlar dosdoğru yol üzere idiler.” [12]

4. Peygamber Efendimizin talim ve terbiyesiyle yetişmeleri: Kur’ân-ı Kerim’de açıkça ifade edildiği gibi Peygamberimiz, ashabına “Kur’ân’ı ve hikmeti (:sünneti)” [13] bizzat kendisi talim etmiş, bir sonraki maddede ifade edileceği gibi onlara Kur’ân’ın ahkâmını öğretmiştir.

5. Kur’ân ayetlerini, içerdikleri hükümlerle birlikte öğrenme azimleri: Tabiîn’in önde gelen isimlerinden Ebu Abdurrahman es-Sülemî diyor ki: “Bize Kur’ân’ı öğreten Peygamber Efendimizin ashabı şöyle derlerdi: Biz Peygamber Efendimizden on ayet öğrendiğimizde onun içindeki ilmi ve ameli öğrenmedikçe diğer on ayete geçmezdik. Böylece hem ilmi hem de ameli öğrendik.” [14] Sahabenin Kur’ân’la birlikte onun ahkâmını da bizzat Peygamber Efendimizden öğrenmiş olmaları hiç şüphesiz onlara elde edilmesi mümkün olmayan bir ayrıcalık kazandırmaktadır. Zira Kur’ân’ın içerdiği hükümleri Peygamberimiz gibi güzel bir şekilde talim edecek ikinci bir şahsın bulunması mümkün değildir.

6. Vahiy ve diğer haberleri öğrenmek için gösterdikleri gayretleri: Hz. Ömer (radiyallahu anh) şöyle diyor: “Ben ve Ensar’dan bir arkadaşım Ümeyye b. Zeyd oğullarının bulunduğu yerde oturuyorduk. Bu yer Medine’nin yukarı taraflarında kalıyordu. Bu sebeple onunla nöbetleşe olarak Peygamberimizin yanına iniyorduk. O da, ben de aşağı indiğimiz gün gelen vahyi ve diğer haberleri birbirimize bildiriyorduk.” [15]

7. Vahyin nüzulüne, Rasûlullah’ın sünnetine ve siretine şahit olmaları ve bu sayede Rasûlullah’ın muradını bizden daha iyi anlayabilmeleri: Bu, sahabenin hemen herkes tarafından dile getirilen çok önemli bir özelliğidir. İmam Şafiî kadim “er-Risale“sinde sahabe hakkında şunları söyler: “Allah Teâlâ, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ashabını Kur’ân, Tevrat ve İncil’de övmüştür. Peygamberimiz de kendilerinden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir takım faziletleri onlar hakkında dile getirmiştir. Allah Rasûlü’nün sünnetlerini bizlere ulaştıranlar onlardır. Allah Rasûlüne vahiy indiği süreçte onlar onun yanındaydı. Bu sayede Peygamberimizin muradının umum mu, husus mu, emir mi irşad mı olduğunu bilmişlerdir. Yine onlar bizlerin bildiği ve bilmediği birçok nebevî sünneti de bilmekteydiler. Onlar yeni bir bilgi/hüküm istinbâtına imkân tanıyacak hususlarda, verâ, akıl, ictihad ve bütün ilimlerde bizlerin fevkindedirler. Onların görüşleri, bizim için kendi görüşlerimizden daha evladır.” [16]

İmam Muhammed de sahabe hakkında şunları söylemektedir: “Öncekilerden (sahabeden) daha bilgili kimseler gelmemiştir. İlim ancak onların ilmidir… Fıkıh ancak onların fıkhıdır. Onlar Rasûlullah’ın işini en iyi bilenlerdir. Ve bu konuda bizden daha fazla gayret sahibidirler….” [17]

8. Söyledikleri sözü Peygamber Efendimizden duymuş olma ihtimalinin yüksek olması: Sahabenin hadis rivayetindeki hassasiyeti bilinen bir gerçektir. Birçok sahabe Peygamber Efendimize yanlış isnatta bulunurum korkusuyla ondan duydukları şeyi ona nispet etmeden aktarmışlardır. Bu sebeple Peygamber Efendimizin en yakın ashabı olan dört halifenin hadis rivayetlerinin çok az olduğunu görüyoruz. İbnü’l-Cevzî’nin (597/1201) bildirdiğine göre Hz. Ebu Bekir’in 142, Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin aynı sayıda 537’şer, Hz. Osman’ın da 146 hadis rivayet ettiği bilinmektedir.[18] 20 küsur yıllık nübüvvet süresinin neredeyse hemen hepsinde Peygamber Efendimizle birlikte olup, onun sözleri, fiilleri, sireti ve sünnetini en iyi bilen bu dört halifenin toplam rivayetlerinin, dört yıl gibi kısa bir süre peygamberimizle birlikte olduğu halde 5374 [19] hadis nakleden Hz. Ebu Hureyre’nin rivayetlerinin üçte birine dahi ulaşmış olmadığı dikkate alındığında, Peygamber Efendimize isnat etmeden söyledikleri birçok sözün aslında Peygamber Efendimizden işitilmiş sözler olma ihtimalinin ne kadar yüksek olduğu daha net anlaşılmaktadır.

9. Peygamberimize ittiba konusundaki hassasiyetleri: Ebu Saîd el-Hudrî (radiyallahu anh) anlatıyor: “Peygamber Efendimiz ashabına namaz kıldırırken nalınlarını çıkardı, bunun üzerine onlar da çıkardı. Peygamberimiz namazı bitirdikten sonra, “Siz niye çıkardınız” diye sorunca onlar: “Sizin çıkardığınızı gördük, biz de çıkardık” dediler…” [20] Bu rivayet, sahabenin her halükârda Peygamber Efendimize ittiba konusundaki hassasiyetlerinin ne derece yüksek olduğunu gösteren dikkat çekici bir örnektir.

10. Hakkı söyleme konusunda hiç kimseden korkmamaları: Sahabeden Ubâde b. es-Sâmit şöyle diyor: “Biz Rasûlullah’a, iyi ve zor günde, sevilen ve sevilmeyen her şeyde işitip itaat etmek, emirlikte ehliyle çekişmemek, her nerede olursak olalım hakkı yerine getirmek veya hakkı söylemek ve bu konuda hiçbir kimsenin kınamasından korkmamak üzere biat ettik.” [21]

On madde halinde kısaca özetlemeye çalıştığımız bu ve benzeri daha birçok haslet sebebiyle selef, sahabenin sözünü ve siretini dini öğrenme ve anlama konusunda kendileri için bir hüccet kabul etmiş, karşılaşılan her türlü meselenin çözümünde Kur’ân ve Sünnet’ten sonra başvurdukları kaynak sahabe âsârı olmuştur. [22]

Hüccet Olduğunda İttifak Edilen Sahabe Görüşleri

1. İcma Ettikleri Görüşler: İcma her devirde hüccet olup bunun en kuvvetlisi sahabe tabakasının icmasıdır. Bu sebeple sahabenin icmasının hüccet olduğu konusunda hiçbir ihtilaf yoktur.

Bir sonraki maddede göreceğimiz gibi selef, sahabenin üzerinde ihtilaf ettikleri meselelerde dahi bunlardan birini alıp sahabenin sözünden çıkmamayı kendine şiar edinmiş ve sahabenin ihtilaf sonucu vardıkları görüşleri dahi, dışına çıkılmaması gereken bir nevi icma gibi görmüşlerdir.

2. İhtilaf Ettikleri Görüşler: Sahabenin farklı görüşler ortaya koyduğu bir meselede mezheplerin tutumu, içlerinden birini tercih edip sahabe kavlinin dışına çıkmamak yönündedir. Mezhepler arasında bu konuda ittifak bulunmaktadır. Bu yüzden sahabenin ihtilaf ettikleri görüşleri de bu kısımda zikretmeyi uygun gördük.

Bu konuda mezheplerin görüşleri şöyledir.

İmam Ebu Hanife’nin Kitab ve Sünnet’ten sonra sahabenin kavilleri arasında tercih yaptığını fakat onların sözünden dışarı çıkmadığını belirten sözlerini yukarıda nakletmiştik.[23] Bu meyanda İmam Muhammed’den de aktarılmış benzer rivayetler vardır.[24]

İmam Şafiî de (204/820) “er-Risale”sinde, sahabe ihtilaf ettiğinde onların sözlerinden Kur’ân, Sünnet, İcma veya Kıyasa en uygun olanı aldığını ifade etmektedir.[25]

Hanbelî mezhebinden Kâdî Ebu Ya’lâ (458/1066) İmam Ahmed b. Hanbel’in, sahabe ihtilaf ettiğinde onların sözlerinin dışına çıkılmaması gerektiği yönündeki sözünü aktarmaktadır.[26]

Malikî mezhebinden Ebu’l-Velid el-Bâcî de (474/1081), sahabe bir konuda iki farklı görüş belirttiği zaman orada üçüncü bir görüş ortaya koymanın caiz olmadığını ve bunun Malikîlerin tamamının görüşü olduğunu bildirmektedir.[27]

3. Kıyasla Bilinemeyecek Konudaki Görüşleri: Sahabenin kıyasla bilinmesi mümkün olmayan konularda söyledikleri sözler hükmen merfu (Peygamber Efendimizden işitilmiş) kabul edilir.

Hanefî mezhebinden sahabe kavlini hüccet görmeyen Kerhî (340/951) dahi bu konuda sahabeden gelen görüşleri kabul eder ve bu görüşü Hanefî mezhebi imamlarına nispet eder.[28] Serahsî de (483/1090) bu konuda Hanefî mezhebinin önceki ve sonraki ashabı arasında ihtilaf olmadığını bildirmektedir.[29]

Cüveynî (478/1085) usulünde, İmam Şafiî’nin hem kadim hem de cedid görüşüne göre, sabit olduğu kesinleştikten sonra sahabe kavlinin kıyasla bilinemeyecek konuda hüccet olduğunu ifade eder.[30]

Hanbelî mezhebinden Kâdî Ebu Ya’lâ da sahabenin kıyas ile bilinemeyecek sözlerinin tevkîfi (Rasûlullah tarafından bildirilmiş) olduğunu söyleyerek hüccet olduğunu savunur. [31]

Sonuç

Buraya kadar yaptığımız nakillerden anlaşıldığı üzere selef, karşılaştıkları meselelerde ilk olarak Kur’ân ve Sünnet’e müracaat etmiş, bu iki kaynakta hükmünü bulamadıkları meseleler için, Allah’ın rızasını kazanmış, Peygamber Efendimiz tarafından en hayırlı nesil olarak takdim edilmiş ve İmam Şafiî’nin ifadesiyle dinde emanet mevkiinde bulunan sahabe görüşlerine başvurmuşlardır. Eğer onlar bir konuda ittifak etmişlerse, onu hiç tereddüt etmeden alıp onunla amel etmeyi herkes için zorunlu görmüşler, ihtilaf etmişlerse, “içlerinden biri illaki doğru olana isabet etmiştir” diyerek onlardan birinin görüşünü tercih etmişler. Konu hakkında sahabeden nakledilen bir görüş olmaması durumda ise kendileri içtihatta bulunmuşlardır.


[1] el-Hicr: 15/9.

[2] Müslim b. Haccac, es-Sahih, Kitabu Sâlâti’l-Müsâfirîn, bab: 47.

[3] Abdurrahman İbnü’l-Cevzî, Keşfu’l-Müşkil an Hadisi’s-Sahihayn, nşr. Ali Hüseyin el-Bevvâb (Riyaz, Dâru’l-Vatan, 1418/ 1997), I, 149-150.

[5] Bk. Muhammed b. Bahadır ez-Zerkeşî, el-Bahru’l-Muhît fî Usûli’l-Fıkh, nşr., M. Muhammed Tamir (Beyrut, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1421/2000), III, 359.

[6] Bk. Ahmet Temel, İmam Muhammed’in el-Hücce İsimli Eseri Ekseninde Şer’î Deliller, (yüksek lisans tezi), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, s. 68.

[7] Bk. Dr. Lemin en-Nâcî, el-Kadim ve’l-Cedîd fi Fıkhı’ş-Şâfiî, (Dâru İbni’l-Kayyim ve Dâru İbni Affan, 1428/2007) I, 253.

[8] et-Tevbe: 9/100.

[9] İmam Malik’in Leys b. Sa’d’a yazdığı mektubun tamamı için bk. Kâdî İyâz, Tertibu’l-Medârik, I, 42-3.

[10] Müslim b. Haccac, es-Sahih, Kitabu Fadâili’s-Sahâbe, bab: 52; Süleyman b. el-Eşâs Ebu Dâvud, es-Sünen, Kitabu’s-Sünne, Bab: 10, Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Hadis No: 18349, XXX, 293. (Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde yer alan rivayette ümmetin en hayırlısı olarak dört nesil sayılmaktadır.)

[11] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Hadis No: 23482, XXXVIII, 466; Ahmed b. Amr el-Bezzâr, el-Müsned, Hadis No: 1816, V, 212; Süleyman b. Dâvûd et-Tayâlisî, el-Müsned, Hadis No: 243, I, 199.

[12] Yusuf b. Abdi’l-Berr, Câmiu Beyani’l-İlm ve Fadlihî, nşr., Ebu’l-Eşbal ez-Züheyrî (Dâru İbni’l-Cevzî, 1414/1994), II, 947.

[13] el-Bakara: 2/129, 151; Âli İmran: 3/164; el-Cuma: 62/2.

[14] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Hadis No: 23482 XXXVIII, 466; İbn-i Ebi Şeybe, el-Musannef, Hadis No: 30549, XV, 436.

[15] Muhammed b. İsmail el-Buhari, es-Sahih, Kitabu’l-İlm, Bab: 27.

[16] el-Beyhakî, Menâkibü’ş-Şâfii, nşr. Seyyid Ahmed Sakr (Kahire, Mektebetü Dâri’t-Türâs, trhs.) I, 442.

[17] Muhammed b. el-Hasen, Kitabu’l-Hucce âla Ehl-i Medine, nşr. Mehdi Hasan el-Keylâni (Âlemü’l-Kütüb, 1403/1983), 1, 290-91.

[18] İbnü’l-Cevzî, Keşfu’l-Müşkil I, 11, 48, 158, 176.

[19] İbnü’l-Cevzî, Keşfu’l-Müşkil, III, 318.

[20] Ebu Dâvud, es-Sünen, Kitabu’s-Salah, bab: 91, Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Hadis No: 11152 XVII, 243.

[21] Buhârî, es-Sahîh, Kitabu’l-Ahkâm, bab: 47; Müslim, es-Sahîh, Kitabu’l-İmâre, bab: 8.

[22] İbnü’l Kayyim, sahabeye ittiba etmenin gereği üzerine 46 delil saymıştır. Bu deliller için bk. İ’lâmu’l-Muvakkıîn 94-116.

[23] Saymeri, Ahbâru Ebu Hanîfe ve Ashâbihî,  s. 24.

[24] Bk. Ahmed b. Ali er-Râzî el-Cessâs, el-Fusul fi’l-Usul, nşr., A. Câsim en-Neşmî (Kuveyt, Vizâretü’l-Evkâf ve’ş-Şuûnu’l-İslâmiyye, 1414/1994), III, 271; İbn-i Abdi’l-Berr, Câmiu Beyani’l-İlm ve Fadlihî, II, 760.

[25] Şâfiî, er-Risale, s. 597.

[26] Bk. Muhammed b. el-Hüseyn, Kâdî Ebu Ya’la, el-Udde fi Usûli’l-Fıkh, nşr., Ahmed Ata (Beyrut, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1423/2002), II, 182

[27] Süleyman b. Halef, Ebu’l-Velîd el-Bâcî, İhkâmu’l-Fusul fi Ahkâmi’l-Usûl, nşr., Abdulmecid Türki (Dâru’l-Garbi’l-İslâmî, 1415/1995), I. 502-03

[28] Cessâs, el-Fusul fi’l-Usul, III, 364.

[29] Muhammed b. Ahmed es-Serahsî, Usûlu’s-Serahsî, nşr., Ebu’l-Vefa el-Afğânî (Beyrut, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1414/1993), II, 110.

[30] Abdulmelik b. Abdullah, el-Cüveynî, el-Burhân fi Usûli’l-Fıkh, nşr., Abdulazim ed-Dîb (Kahire, Dâru’l-Ensar, trhsz.), II, 1362.

[31] Kâdî Ebu Ya’la, el-Udde II, 241.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir