Göz Ardı Edilen Bir Yöntem: Konulu Tefsir

Tedvin Öncesi Dönem

Kuranı Kerim’in doğru anlaşılması ve yorumlanması, inzalinden bugüne bir mesele olma özelliğini hep korumuştur. Asrısaadette bu problem Kuran’ın mübelliği ve muallimi olan Efendimiz (s.a.v.) tarafından çok kolay bir şekilde çözüme kavuşturulsa da bu zaman zaman sahabe arasında bile anlama probleminin var olduğunu gösterir.

Efendimizin terki dünya etmesiyle birlikte ortaya çıkan bir dizi problemin yine bir anlam ve yorum farkına dayandığı da ayrı bir gerçektir. Daha hayattayken ortaya çıkan Kuran merkezli soru(n)ların Efendimiz tarafından çözüme kavuşturulma imkânı yok olunca, vefatının ardından yeni hadiseler karşısında sahabe Kuran’ın anlamı ve tefsiri konusunda ihtilafa bağlı olarak birbirlerinden farklı kanaat ve görüşlere sahip olmuşlardır.

Mesela daha mübarek nâşı defnedilmeden Efendimizin her fanî gibi ölmesi sahabelerde şok etkisi yapmış ve Hz. Ebubekir’in konuyu bir ayetle istişhat etmesiyle ancak sosyal hayat normale dönebilmiştir. Daha sonraları amelî ve itikadî alanda teşekkül eden mezheplerin ekseriya sahabe ihtilaflarına dayandığı malumdur.

Tedvin Süreci

Mezheplerin teşekkülünden hemen sonra Kuran’a dair ortaya çıkan anlayış ve yorum farklılıkları Kuran’dan hüküm istinbat etmenin usulünün tespit edilmesini icbar etti. Her mezhep Kuran’dan çıkarılan hükümlerin sebepleri, dil ve mantık kurallarını da kullanarak bir usul geliştirmek zorunda kaldı. Daha sonraları fıkıh usulü olarak anılacak ilim dalının ortaya çıkışının böyle bir tarihsel arka planı var. Kuran’dan hüküm çıkarmanın metodu olan usulü fıkıh ilminden sonra fıkha medar olmayan ayetleri de içine alacak şekilde, bütün ayetlerin tefsir edilirken dikkat edilmesi gereken belli başlı prensipler de yaklaşık aynı dönemlerde vaz edilmeye başlanmıştır. Yani tefsir usulünün bir ilim dalı olarak teşekkülü fıkıh usulünden sonra gerçekleşmiş olsa da, fıkıh usulü kaideleri tefsir kaidelerine bağlı olacağı için Kuran’ı tefsir etmenin metodolojisi çok daha önce tespit edilip tefsir ehlinin uyması gereken prensipler olarak biliniyordu.

İlk dönemlerden itibaren tefsir usulüne dair vaz edilen prensipler, daha sonraları tefsir kitaplarının tedvininde belirleyici rol oynadı. Tefsir ilminin gelişim sürecinde bu kaidelerin hem geliştiği hem de tefsirin kaleme alınış gayesine uygun bir vaziyette esnetildiği ve yorumlanarak bazı değişikliklere uğradığı da ayrı bir gerçek. Yazılan tefsirler tedvin edildiği dönemin şartlarını ve ihtiyaçlarını yansıtır. Aynı ayetin farklı dönemlerde çok farklı biçimde tefsir edildiği, birbiriyle alakasız anlam sonuçlarının ortaya çıktığı bu sahanın mütehassıslarınca malumdur. Modern döneme gelindiğinde bu tefsir farklılığı tarih boyu seyreden değişimden çok farklı bir biçimde ve bambaşka mecralara savruldu. Değişen dünya teknik ve teknolojinin tahakkümü yeni devlet, yeni toplum biçimleri İslam’ın kaynağına yeniden bakmayı gerekli kıldı. Bu gereklilik daha önceki dönemlerdeki gibi bir yorum veya metot farkıyla sınırlı kalmasını imkânsız kılacak mahiyetteydi.

Müstakil Tesmiye: et-Tefsiru’l-Mevzûî

Modern dönemde ortaya atılmış Kuran tefsiri metotları içerisinden en az itiraz ve tenkite maruz kalanı fakat buna rağmen en az rağbet göreni belki de konulu tefsirdir. Konulu tefsir, farklı zaman ve bağlamlarda nazil olmuş ve değişik surelerde geçen aynı konudaki ayetleri nüzul sırası gözetilerek, Kuran’ın bütünlüğü içerisinde tefsir etmektir.

Ayetleri konusal tasnife tabi tutarak tefsir eden ve bölümlerini surelerin değil de Kuran’ın konularına göre sınıflandıran eserlere konulu tefsir (et-tefsiru’l-mevzûî) denir.

 Asrısaadet ve Sahabede Konulu Tefsirden Bahsetmek Mümkün mü?

Konulu tefsirin tarihini asrısaadete kadar götürenler varsa da konuya mesnet olarak zikredilen misaller bir ayetin diğeriyle tefsirinden ibaret sayılacak mahiyettedir. Evet, Hz. Peygamberin görevlerinden biri de Kuran’ı tefsir etmektir (Nahl, 44) fakat bugünkü anladığımız anlamda Efendimizin Kuran’ı konularına uygun bir vaziyette tefsir ettiğine dair bir delil göstermek mümkün değildir. Mesela bu sadette delil getirilen ‘iman edip de imanlarına zulmü karıştırmayanlar var ya, işte onlar korkudan emin olur ve hidayete erenler de onlardır’ (Enam, 82) ayeti nazil olduğunda bir grup sahabenin Efendimize gelerek imana zulmü bulaştırmama kısmını anlamadıklarını söylemesi ve Hz. Peygamberin, ‘çünkü şirk büyük bir zulümdür’ (Lokman, 13) ayetini işaret ederek oradaki zulümden maksadın şirk olduğunu söylemesi, Efendimizin Kuran’ı tefsir misyonundan öte bir anlam çıkarmaya uygun değildir. Kaldı ki sahabenin Kuran’ı sure sure öğrendiği malumdur.

Aynı şekilde sahabenin Kuran tefsiri üzerindeki benzer tasarrufları konulu tefsire misal teşkil edecek mahiyette değildir. Belki tedvin edilen ilk fıkıh kitaplarının içinde yer alan bapların başında konuyla ilgili ayetlerin zikredilmesi ve bu bahislerin müstakil olarak neşredilmiş olması konulu tefsirin ilk örneklerini oluşturabilir. Yine hadis kitaplarının içindeki bölümlerin başında konuyla ilgili ayetlerin serdedilmesi de buna örnektir. Fakat yine de bunlar bildiğimiz anlamda konulu tefsire denk düşecek örnekler olmaz. Çünkü bu eserler konu başlarında ilgili ayetleri zikretseler de neticede fıkıh ve hadis kitaplarıdır. Ayetler tefsir maksadıyla zikredilmiş değildir.

Sahanın İlk Telifleri

Meâni’l-Kuran, Îcazü’l-Kuran, Garîbu’l-Kuran gibi, konularından ziyade ayetlerin semantik durumları baz alınarak belli tasnifler ve buna uygun kısmî tefsir çalışmaları yapılmıştır. Fakat bunların da konulu tefsirin örnekleri olduğu söylenemez. Çünkü bu eserler dil eksenli ve Kuran’ın metin yapısını inceleyen teliflerdir.

Konulu tefsirin ilk ve en iptidaî olanı İbni Kayyım el-Cevziyye’nin, Kuran’daki yeminleri incelediği et-Tibyân fî Aksâmi’l-Kurân adlı eseridir. Müellif bu eserde Kuran-ı Kerim’de geçen bütün yeminleri tek tek ele alarak tefsir etmiş ve Kuran’ın yemin konusundaki anlayışını bütüncül bir bakışla ortaya koymuştur.

Bu konuyla alakalı en mütemmim eserler modern dönemlerde telif edilmiştir. Konulu tefsir ilk olarak Kuran’ın konularına göre tasnif edilip tercüme edilmesiyle başlamıştır. Bu alandaki ilk çalışmalar oryantalistlere aittir. İlk defa Kuran’ı konularına göre tasnif ederek neşreden Fransız oryantalist Jules la Beaume’dir. La Coran Anayele adıyla Fransızca olarak yayınlanan eser daha sonra Muhammet Fuad Abdulbaki tarafından Arapçaya çevrilmiştir. Bu eserin konulu tefsire mesnet olduğu ve konulu tefsirin ilk formunu oluşturduğu kabul edilir. Gerçi müellif Kuran’ı konularına göre tefsir etmekten veya bir konuyu Kuran’ın bütünlüğü içinde ele almaktan ziyade kendinden sonraki araştırmacılara kolaylık olması için eseri kaleme aldığını söylemiştir. Fakat yine de bütün olarak Kuran’ın ilk defa konularına göre tasnifini bu eser oluşturur.

Ahmet es-Seyyid el-Kummî, Muhammet Abdullah Draz ve Mahmut Şeltut gibi isimler bu alanda ilk telif eser verenlerdir. Bu son üç âlimin Ezher ulemasından olması dikkat çekicidir. Zira Kuran ve tefsir alanında ortaya çıkan farklı yaklaşımlar ve çalışmalar Mısır-Ezher çevresinde şekillenmiştir. (Mebâhis fi’t-Tefsîri’l-Mevzûî, Müslim Hicazî) Yine konulu tefsir alanında yapılan en kâmil çalışma Ahmet İbrahim Muhannan’ın Tebvîbu Âyi’l-Kuran’l-Kerim min Nâhiyeti’l-Mevdudiyye adlı eseridir. Fakat tarih içerisinde bir konuya dair kaleme alınan risale çapındaki eserler, önce konuyla ilgili ayetleri zikretmeleri ve ardından izledikleri metodun zikrettikleri ayetlerin tefsiri mahiyetinde olması, Kuran’ın tamamının konularına göre tefsiri kabilinden sayılmasa da bir konuya dair birçok konulu tefsirin kaleme alındığını göstermektedir.

Günümüzdeki Tablo

Özellikle modern dönemlerde Müslümanların gündelik yaşantılarının dine uygunluğunu belirleyen İslamî ilimlerle irtibatı kopunca, Kuran hemen her meselenin yegane kaynağı haline gelmiştir. Buna bağlı olarak bir konuyla ilgili Kuran’ın net şekilde söylediği bir şey yoksa o konuya dair dinî herhangi bir tavırdan bahsetmek mümkün olmaz, hatta kabul edilemez bir hal almıştır. Bu durum hemen her konuda Kuran’ın söylediği şeyleri bilmeyi/öğrenmeyi gerekli ya da mecbur kılmıştır. Fakat Kuran’ın mevcut tertibinin böyle bir ihtiyacı gidermeye uygun olmadığı herkesçe malumdur.

Birbirlerinden farklı zaman, ortam ve bağlamlarda nazil olmuş ve tamamen farklı konulardaki ayetlerin peş peşe zikredilmesi, Kuran kültürüne sahip olmayan ve bir konunun Kuranî pencereden değerlendirilmesine talip olan birine, mevcut meallerin, hatta birçok tefsirin sadra şifa olmayacağını söylemeye gerek yok. Çünkü Kuran’ın elimizdeki tertibi ne nüzul kronolojisine uygun ne de tematik bir sisteme sahiptir. Aksine tamamen sure uzunluğu dikkate alınarak tertip edilmiştir.

Söz gelimi mevcut tertip üzerinden okuma yaparak Kuran’ın kadına bakışını bilmek isteyen birinin bütüncül anlamda bir fikre sahip olması neredeyse imkânsızdır. Bu durumda konulu tefsir çalışmalarına müracaat etmekten başka yol yoktur.

Şu da bir gerçek ki Kuran kendisine iman etmemizi isteyen bir hitaptır. Yani bir Müslümanın bu kitapla ilişkisi bilgi/bilen ilişkisi olmaktan ziyade mümin iman ilişkisidir. Bundan sebep Kuran’ın mushaf halinin kutsiyetine zarar vermeden belirli konuları ele alarak konuyla alakalı ayetleri kendi nüzul sırasına göre tefsir etmek bugün anlama ulaşmanın ve Kuran’ı hayata hâkim kılmanın en doğru yol olduğu kanaatindeyiz.

Ayrıca konuların tertibi de Kuran’ın 23 yıllık serüvenine göre dizayn edilmelidir. Yani Kuran’ın nazil olmaya başladığından itibaren ilk olarak ele aldığı konulardan itibaren ayetler 23 yıllık süreçte inişleri dikkate alınarak serdedilmelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir