Fıkıh ve Istılahî Süreci

* Mahmut Yurdakul

Her kimin var ise zâtında şirâr-ı küfrü
Istılāhât-ı ulûm ile müselmân olmaz
İbni Kemal Paşa


Neden Kavramlar?

Kavram, bir düşüncenin zihindeki genel tasarımıdır, (Türkçe Sözlük, TDK, Heyet, Ankara 1988, 2/817.) düşüncelerimizin kalıba dökülmüş ifadeleridir.

Her düşünce ve inancın kendisini en doğru ve anlaşılır olarak, ancak kendi kavramları ile ifade edebileceği bir gerçektir. Bu bakımdan, bir düşünceyi, inancı anlamak için o inancın kavramlarını kullanmak bir zorunluluktur.

Gerek Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde gerekse diğer İslami ilim dallarında bazı kelimelere farklı anlamlar katılmış, birçoğu kavram haline dönüştürülmüştür. Özel bir hüviyete büründürülen bu kelimeler Müslümanların kendi ortak kavramlarını kullanarak hem dini daha kolay anlayabilmeleri hem de Müslümanlara özgü bir dünya görüşü inşa etmeleri için adeta yeniden tasarlanmışlardır.

Kavram kargaşası zihinsel ve toplumsal gevşemelere yol açarak kuşaklar ve sınıflar arasındaki mesafeyi artırır. Bu kargaşa dini tanımada, anlamada yaşandığında Allah’ın dinini tahrif etmek gibi büyük tehlikeye yol açar. Nitekim günümüzde bazı şer odaklarının ve bunlara bilerek ya da bilmeyerek su taşıyan bazı kurum ve kişilerin İslam dinini tahrif etme amacını, özellikle dini kavramlar/değerler üzerinden gerçekleştirme gayreti içerisinde olduklarını biliyoruz. Kavramlarımızı bir kenara bırakıp kendi değerlerimizi başka ideolojilerin kavramları üzerinden anlamaya çalışmak mezkur odakların hesaplarının bir oranda gerçekleştiğine işaret etmektedir.

Kavramların yanlış anlaşılması dini konularda problemli bir yaklaşım sergilemeye, dini yanlış anlamaya yol açar. Bu bakımdan dinimizle aramızda bir köprü vazifesi görmekte olan bu değerleri doğru kaynaklardan öğrenmek Müslümanın vazifesidir. Ayrıca bu kavramları geçmiş kültürümüze ait bir zenginlik olarak değil; bugün de hayatımıza yön vermesi gereken ilkeler, hükümler ve esaslar olarak görmeliyiz.

Lügatte ve Istılahta Fıkıh

Fıkıh sözlükte bir şeyi anlamak, kavramak anlamlarına gelir. (İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, 13/522) Fehm ve ilm gibi yakın anlamlı kelimelere göre daha özel bir anlama sahiptir. Fakîh ise bir konuyu iyice anlayan, ince anlayış sahibi kişi demektir. Fahreddin er-Razi, ilim ile fıkıh/anlamak arasında, ilkinin zorluk yaşamadan, ikincisinin ise bir meşakkat sonucunda elde etmek şeklinde anlam farklılığının bulunduğunu kaydeder. (Fahru’d-Din er-Razi, Tefsiru’l-Kebir, 30/18)

Kavram olarak fıkıh, sözlük anlamından çok farklı değildir. Kabaca, dinin hükümlerini mufassal delilleriyle derinlemesine kavramak demektir. Buna göre fakîh, Din’in asıllarının tüm derinliğini kavramış ve karşılaştığı yeni bir konu karşısında bu asılları işleterek hükümler çıkartabilen Müctehid’den dar bir anlama sahiptir.

Hz. Peygamber devrinde fıkh kelimesi hem sözlük anlamında hem de Kuran ve Sünnet merkezli dini anlayışı ifade eden kavramlardan biri olarak kullanılmıştır. Kuran-ı Kerim’de yaklaşık yirmi yerde bir şeyi tam ve iyi anlamak, kavramak, bir şeyin hakikatini bilmek ve akletmek manasında kullanılan fıkh,“Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminde bir grup dinde (dinî ilimlerde) derin bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.” (Tevbe, 122) ayetinde ise dinde bilgi sahibi olmak anlamına gelmektedir.

Hadisi şeriflerde de fıkıh kelimesinin hem sözlük anlamıyla hem de özel anlamda “dinde anlayış sahibi” şeklinde kullanıldığını görüyoruz: “Allah kim için hayr dilerse, onu Din’de fıkh sahibi yapar.” (Buhari, Müslim)

İlk Dönemlerde Fıkhın İçeriği

İslam’dan önce fıkh kelimesi Araplar arasında ilim/bilmek anlamına geliyordu; bilge kişilere ‘Arapların fakihi, alimi’ denirdi. İslam dini gelince bu kelime yoğun olarak dini konular hakkında bilgili olmak anlamında kullanılmaya başlandı.

İslami ilimlerin Kur’an ve sünnetle canlandığı Sahabe döneminde de fıkh, sadece dini ilimlerin tümünü ifade etmek için kullanılmaya devam etmiş, kavram olarak bu ilimlerin dışında bir ilme kullanılmamıştır. Efendimiz’in (s.a.v.) “Bizden bir söz işitip de onu belleyip sonra tebliğ eden kişinin Allah yüzünü ak etsin. Zira nice fıkıh taşıyıcısı vardır ki, taşıdığı kimse ondan daha fıkh sahibidir. Yine nice fıkh taşıyıcısı vardır ki fakih değildir.” hadisinde fıkh kelimesiyle konu ettiği, onun (s.a.v.) sözleri olan hadislerdir. Buradan anlaşıldığına göre fakih, dinde basiret sahibi, ayet ve hadislerin manalarına nüfuz edebilen, nassların derinliğinde saklı faideleri, hükümleri açıklayabilen kişidir.

Nitekim Sabahe döneminde fakih kişiler kendini belli ediyordu. Hz. Enes b. Malik’ten (r.a.) nakledilen hadiste geçen olay bunu açıkça göstermektedir. Müslümanların Hevazin kabilesinden ganimet aldığı malları Kureyş’ten bazı isimlere paylaştırmıştı. Bu durum karşısında Ensar’dan bazıları rahatsızlık duydu ve Efendimiz’in (s.a.v.) kulağına gidecek sözler söylediler. Efendimiz (s.a.v.) Ensar’ı çağırdı ve “Kulağıma gelen bu sözler nedir?” diye sordu. Ensar’ın verdiği cevap ise dikkat çekicidir: “… Fakihlerimizin (basiret, anlayış sahibi) ise ya Resulallah, ağızlarından tek kelime çıkmamıştır.” (Buhari, Kitabufarz’ıl-humus, 57)

Başka bir hadiste, Hz. Ömer (r.a.) hilafeti ilgilendiren bir konu hakkında hac mevsiminde insanlara hutbe vermek istedi. Abdurrahman b. Avf (r.a.) Hz. Ömer’i (r.a.) şu sözlerle uyardı: “Hac mevsiminde insanların kalabalığı, gürültüsü sözlerinin yanlış anlaşılmasına sebep olabilir. Biraz daha bekleyip Medine’ye varınca fıkh sahibi kişilere bu hutbeyi vermen daha uygun olur.”

Enes b. Malik (r.a.) gibi sığar-ı sahabenin bazılarından, Medine’de Said İbn Müseyyeb gibi kibar-ı tabiinden ilim alma şerefiyle nasiplenen Yahya b. Said el-Ensari “Bizim buralardaki fukaha (fıkh sahibi kişiler) gündüz nafile namazlarını, iki rekâtta bir selam vererek kılar.” demiştir. (Buhari, Tatavvu, 1)

Hadislerde ve sahabe, tabiinin, etbau tabiin dilinde fıkh kelimesinde özelde görülen farklılıklar genelde dini konulara vakıf, basiret sahibi olmak anlamında bütünleşiyordu. Esasen Efendimiz (s.a.v) fukahanın ne demek olduğunu bizzat ifade ediyordu: “Geçiminde mutedil davranması kişinin fıkhındandır.” (Ahmed b. Hanbel, 5/194) “Bilmediği bir konuda “Allah en iyi bilendir”demesi kişinin fıkhındandır.” (Müslim, Sıfatü’l-münafikin, 7; Ahmed b. Hanbel, 1/381) “Önce ihtiyacını gidermesi sonra namazına yönelmesi kişinin fıkhındandır.” (Buhari, Ezan, 42)

Fıkh bu dönemde dini ilimlerin herhangi birine özel olmayıp dini ilgilendiren tüm konuları kapsayacak şekilde kullanılmıştır. O dönemde yaşayanların kullanımına göre fakih, dinin tafsilata dair (fer’ii) meselelerini değil, daha çok dinin temellerini, asıllarını ilgilendiren meselelere yoğunlaşıyordu. Bundan dolayı İmam Ebu Hanife (r.h.) islam inancına (akide) dair yazdığı sayfalara “el-Fıkhu’l-Ekber” ismini veriyordu. Buradan anlaşılıyor ki, bu devirde fıkh, itikadi konuları kapsadığı gibi, Ahlak konularını ve ahkâma konu olan fer’ii meseleleri de kapsıyordu.

“Fıkh kelimesi, ilk asırda genel olarak ahiret ilimlerine kullanılıyordu” (Sadruş-şeria Ubedullah b. Mesud, Kitabu’t-Tavzih ale’t-Tenkih, 1/78) diyen Sadruş-şeria Ubeydullah b. Mesud, “Fukaha’dan maksat, Allah’ın (c.c.) itikadi ve ameli hükümlerini bilendir. Fıkh isminin münhasıran fer’ii meselelere verilmesi sonradan ortaya çıkmış bir şeydir.” diyen İbn Abidin, “Fakih, dünyaya arkasını dönmüş, ahiretine düşkün, dinde basiret sahibi… kişidir.” (Haşiyetü İbn Abidin, 1/26) diyen Hasen-i Basri (r.h.) yukarıdaki anlatımı teyit etmektedir.

Sonraki Dönemlerde Fıkhın İçeriği

Müteahhirin (sonraki dönem) ulemasının kullanımında fıkh kelimesi, İslam dininin kanunları manasına gelmektedir. Sadru’ş-şeria, fıkh’ın ilk asırdan sonra anlam değişikliğine uğramadığını, sadece, “ameli hükümleri tafsili delillerinden araştırıp çıkartmak” şeklinde daha dar bir anlamda kullanıldığını söylemektedir. (Sadruş-şeria Ubedullah b. Mesud, Kitabu’t-Tavzih ale’t-Tenkih, 1/78) Aynı şekilde İmam Amidi, İmam Şafii’ye dayandırdığı tarifinde fıkhı “Ameli-Şerii hükümleri tafsili delillerinden çıkarmak.” şeklinde tanımlamıştır. (Amidi, el-İhkâm fi Usûli’l-Ahkâm, 1/5)

Günümüzde de fıkh denince akla gelen bu tarifte, bir ilim dalı olmak, şer’ii hükümleri bilmek, amele konu olanhükümleri bilmek, tafsili delillerden çıkartılmış olmak gibi ayrıntılarbelirleyici olmuştur. Böylelikle ameli hükümlerin dışında kalan inanç, nefis tezkiyesi ve edebe dair hükümler, her birine özel kavramlarla ifade edilmiştir. (Amr Süleyman Eşkar, Tarihu’l-Fıkhi’l-İslami, 11-18. Kısaltılarak tercüme edilmiştir.)

Fıkıh ve Beşeri Hukuk Arasındaki Fark

“İçtimai hayat nizamının muhafaza ve idamesi için cemiyet azası sıfatiyle fertlerle fertler, veya cemiyetle -yani devletle- fertler, yahut muhtelif devletler arasındaki münasebetleri tanzim eden usul ve kaidelerdir.” (Türk Hukuk Kurumu, Türk Hukuk Lügati, 110) şeklinde tarif edilen hukuk, kişinin kendisiyle ya da başka varlıklarla ilişki kuran davranışlarını düzenlemez. Fıkh ise genel anlamda dini konuların belli bir alanıyla sınırlı kalmadığı, esasen insanı dünya görüşünde bile doğru yola götüren bir vasıf olduğuna göre hukukun ilgilenmediği bu alanları da düzenleyerek hayatın hemen her anında kişinin Allah (c.c.) ile bağlantısını muhafaza eder.

Hukuk, insanların dış organları ile yaptıkları davranışların bir kısmını konu edinirken Fıkıh, amele konu olan içsel davranışları da ilgi alanına dâhil etmiştir. Bu bakımdan fıkhın insanın dış davranışlarına etki ederek ona kıvam verdirdiği gibi, bir yere kadar maneviyatını da kontrol altına alıp, kişiyi manevi tehlikelerden muhafaza ettiğini söyleyebiliriz.


İstifade edilen ana kaynak: Tarihu’l-Fıkhi’l-İslami, Amr Süleyman Eşkar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir