Daha İyi Tefsir Eğitimi İçin Beş Öneri

Gelin ilahiyat, medrese ve vakıflarda verilen tefsir derslerinin nasıl daha iyi hale getirileceği üzerine kafa yoralım. Tabii bunun için iyi bir tefsir eğitiminin ne olduğu noktasında anlaşmamız gerekiyor. Öğrenci hangi seviyeye geldiyse, akademik Kur’an derslerinin hakkını vermiş demektir?

Şahsen iyi bir tefsir eğitiminden ilk ayetten sona kadar vahyin duygusal, fikrî, siyasî ve edebî atmosferine girebilmeyi anlıyorum. Bunu başarabildiği ölçüde bir müfredat, hoca ve öğrenci başarılıdır. Atmosfer ifadesi önemli; çünkü namaz, zekât, faiz, cihad gibi birçok içeriğin henüz kavramsallaşıp kurumsallaşmadığı sıcak bir süreci ifade ediyor. Samimi, dinamik ve geçişken bir evre…

O halde burada dengeyi kurmak önemli. Sonraki dönemlerin doğru da olsa herhangi bir yorumu ilgili ayette bir nüansı gözümüzden kaçırabilir. Müesses bir mezhebin ya da ekolün bakış açısı, ayetlerin nüzül devrindeki saf halini anlamamıza engel olabilir. Cahiliyenin edebî zenginliğini bilmeden Kur’an’ın belağî çarpıcılığını ıskalayabiliriz. İlk inen ayetlere son ayetlerin kazandırdığı geniş bakış açısıyla bakmak, sıkça iddia edilenin tersine, vahyin ilk süreçlerindeki atmosfere girişimizi zora sokar.

Şimdi detaylara geçebiliriz. İlk iki madde tefsirle birlikte diğer dallarda yaşanan sorunlara, sonrakiler tefsir özeline çözüm arıyor. Evet, daha iyi bir tefsir eğitimi için kişi ve kurumlar hangi beş adımı atmalı?

1. Sınav Yerine Uygulama Odaklı Yaklaşmalı

Sınav sistemi, ilahiyat fakültelerinin en büyük problemlerinden biri. Sadece tefsir değil, bütün dersler bu olumsuz durumdan nasibini alıyor. Öğrenciler vizeler, finaller; ders geçme ve not stresi arasında ne bir ilim dalının ne herhangi bir kitabın özüne vakıf olamıyor. Dikkat edilen temel husus, sınavlarda çıkması muhtemel yerlerin üstünkörü ve aceleci ezberidir. İster test ister yazılı olsun, sınav stresi bütün öğrenim hayatı boyunca öğrencileri gölge gibi takip ederek bir şeyleri gönüllüce hazmetmelerine imkân tanımıyor.

Peki, bir şekilde öğrenciden geri dönüş alarak seviyesini tespit etmek gerekiyorsa, sınavdan başka çözüm nedir? Uygulama! Grup etkinlikleri, sık yenilenen yüreklendirici ödevler, uygulama çalışmaları hem sınavdaki gibi kağıt üzerinde değil, bizzat icraatta yeteneği test edecek hem örneğin ezber yönü yahut ifade gücü sıkıntılı olan kimi cevherleri harcanmaktan korur. Bu amaç doğrultusunda örneğin tefsir eğitimi, tek tip sınıfların ağırlıklı soyut ders anlatılarından çıkar ve canlı etkinlik alanına dönüşür. Öğrenciler hem kendileri hem hocalarıyla daha organik ve etkileşime dayalı münasebet tesis etmiş olurlar. Uygulamalar test, yazılı ve sözlü sınav seçeneklerine karşın hoca ve öğrencilerin sınırsız hayal gücüyle çok daha zengin bir çeşitliliğe sahiptir.

2. Müstakil Literatür Dersleri Görmeli

Maalesef ülkemizde akademik dinî eğitim veren kurumların kahır ekseriyeti, müstakil literatür yani kaynak kullanımı dersinden habersiz. Haliyle ilim tâlibleri hangi ilimde hangi kitap ve isimler önce gelir, hangi meseleye nereden bakılır, belli başlı sahaların temel kavramları nelerdir gibi hayatî yönlendirmelerden mahrum yetişiyor. Sonuçta ortaya çıkan, bir elin parmağı kadar eski âlim ve kitap ismi sayamayan, hemen her konuda Türkçe ve ağırlıklı web ortamının yetersiz malumatıyla yetinmek zorunda kalan çapsız(laştırılmış) öğrenci profilleridir.

Çözüm olarak, temel İslamî dallarında olduğu gibi tefsirde de ilk dönemlerden günümüze çok yönlü kaynakça ve araştırma metodu derslerini programa almalıyız. Rivayet-dirayet tefsir ayırımdan garîbu’l-Kur’an ve esbâbün-nüzül alanına, usûl ü tefsirden kavâidü’t-tefsîre tefsir literatürüne dair birçok alt dal, eğilim, tartışma ve yazar konusunda öğrencileri bilgilendirmeli ve bunları teşvik edici mini grup etkinlikleriyle pratiğe dökecekleri araştırma tekniklerini, kavramsal alt yapıyı kazandırmalıyız. Bütün bu rehberlik süreci, ilgili konunun ilk Arapça kaynakları ışığında yürütülmelidir. Bugün Tefsir Usûlü ve Tefsir Tarihi gibi derslerde ağırlıklı Türkçe kitapların takip edilmesinin dilsel trajedi mi yoksa metodik komedi mi olduğuna karar vermek güçtür.

3. Kişisel Yorumu Kur’an’a Söyletmemeli

Evet, bundan sonraki üç madde doğrudan tefsir özeliyle ilgili. Bugün ister akademik olsun ister halka hitap etsin, Kuran’a dair çalışmaların temel problemlerinden biri, kendi dediğini Kur’an’a dedirtmek, ayetlere ön kabullerle yaklaşmaktır. İdeolojik okumadan kaynaklanan bu durum, birbirine muhalif grupların kolayca kendilerini Kur’an’a refere etmelerine, onun üzerinden meşruiyet ve imtiyaz devşirmelerine imkân tanıyor.

Bu noktada iki farkın bilincinde olmak gerekiyor: İlki, bir ayetten kulların çıkardıkları fıkhî ya da siyasî mesajla doğrudan Kur’an’ın onu söylemesi arasında çok ciddi fark vardır. İkincisi, bugünkü tamamlanmış halleriyle o günün henüz inmeye devam eden ayetleri arasında yine ciddi fark vardır. Bunlara dikkat etmezsek, hem ön kabullerimize uyanları cımbızlamak adına seçmeci okumaya saparız hem de bütün bir hikmet ve ibreti içinde barındıran aradaki tarihsel ve toplumsal süreci kaçırmış oluruz.

Sözkonusu iki farkı şöyle formüle edebiliriz: Bu ayet doğrudan ne söylüyor? (Ayetten ne anlaşılıyor değil!) ve bu ayet sonraki benzer ayetlerden bağımsız ne söylüyor? Eğer tefsir derslerinin, dahası bütün bir vahyin bizi sürekli yeni ufuklarla buluşturan sarsıcı ve geliştirici yönünü keşfetmek istiyorsak, önce yorum baskısından yani kafamızdakileri onaylatma takıntısından, sonra kurumsal ve kavramsal yaklaşımdan kurtulmalıyız.

4. Ayetleri Siyer Işığında Okumalı

Bir önceki madde, “peki, ayetleri neyin ışığında okuyacağız?” gibi gizli bir soruyu gündeme getiriyor. Gerçekten de aramıza asırların, dil ve kültürün duvar ördüğü kutsal bir metne yaklaşırken hiçbir şeyden yardım alamayacak mıyız? Bu noktada hangi destek ufkumuzu daraltır, hangisi açar? Bunun cevabı siyerde yatıyor. Peygamberi Zîşan hem vahyin ilk muhatabı hem şârihi olduğu için onun 23 yıllık risalet süreci tefsir ilminin de yegâne mütemmimidir. Nedense Kur’anî nasları evrenselleştirirken onun siyer yereliyle ayrılmaz boyutuna haksızlık ederiz. Popüler tabirle, “Kur’an’ı hayatla buluşturmak”tan, “ayet bugün bize ne söylüyor?”dan çok daha öncelikli olan, “Kur’an o günkü hayatla nasıl buluşuyordu?”, “o güne tam olarak ne söylüyordu?” kısmıdır.

Aslında daha derine indiğimizde, siyer-Kur’an ilişkisi, “Peygamber ve sahabe bu ayeti nasıl anladı?” sorusundan ileri bir düzeyi temsil eder. Onları nasıl anladı sorusunun izini sürerken Kur’an’ın ancak yarısına dair somut rivayet bulabiliriz. Bu elbette önemli fakat sınırlı ufka karşın, onlarca askerî harekâtı, sosyal ve siyasî problemi, mutabakat arayışını, hukukî dönüşümü ve ahlakî reformu barındıran siyer dönemi, tefsir öğrencisine oldukça zengin bir anlam ve yorum sahası sunacaktır.

Şu halde ayetlere bugünün imkân ve mantığıyla yaklaşmamalı. Dinin ikmal edildiği noktadan da yaklaşmamalı. Aksine ikmal edilen din fotoğrafının yüzlerce karesine tek tek yoğunlaşmalı. Peygamberimizin kendi şahsı, sahabe, müşrikler, Yahudi ve Hristiyanlardan oluşan beşli ana muhatabı ve bunlar üzerinden gelişen sayısız hadise, Kur’an’ın örneğin lüğavî, ahlakî ya da hukukî formundan çok daha öncelikli referansımız olmalıdır. Diğer taraftan birbirine zıt görünen ayetleri ve hükümler arasındaki tedrîciliği ancak siyer-Kur’an bütünlüğünde açıklığa kavuşturabiliriz.

5. Arapçanın Edebî Zevkini Tatmalı

Maalesef acemlerin, özellikle Kur’an’a türlü devlet ideali ve ideolojik taleple yaklaşan modern Müslüman zihnin ihmal ettiği son nokta, Kur’an’ın edebî icazıdır. Şunu bilmek gerekiyor: Vahiy, ilk muhataplarını en çok diliyle kendine çekti. Bir avuç Müslümanın iktidar ve hukuk adına başka hiçbir cazibesinin olmadığı o ilk fetrelerde yegâne meydan okuma, vahyin ifadesindeki sihir, kıraatindeki letafet, tertibindeki insicamla gerçekleşti. Ne nesir ve nazmın, ne şair ve hatiplerin mutad imkânlarıyla buna karşı koyamadılar. En çok kelimelere vurgun hasımların o koşullarda dilden başka bir silahla mukavemetini kırmak belki de mümkün değildi.

Bugünün gelişip çeşitlenen dünyasında aynı dil zenginliğinin yerine hukuk ve ahlak gibi faktörleri ikame etmeye çalışıyoruz, fakat itiraf etmeli ki aynı sıklette değiller. Onun için sokaktaki insanın değil, ama bir ilahiyatçının Kur’anî belağata eğilmesi bir zarurettir. Bu elbette cahiliye şiiri başta olmak üzere Arap dilinin inceliklerini öğrenmek, “ne dedi?”den öte “nasıl dedi?” sorusuna yoğunlaşmayı beraberinde getirir. Üzücü ki bugün değil öğrenciler, hocalar dahi Arapçanın “ne dedi?”, “bu cümle ne ifade ediyor?” seviyesinde cebelleşip duruyor.

Kabaca şöyle bir sınıflama yapabiliriz: Kur’an’ın ahlak boyutu, ahkâm boyutu, sarf-nahiv boyutu ve belağat boyutu var. Kıssalardan ahiret tasvirlerine geniş yelpazede irşad, tefekkür, tezekkür hikmetine matuf ahlak ayetleri, biz acemler için bugün ve belki İslam tarihinin ekseri döneminde Kur’an’ın (amelî olmasa da) en çok ilgi gören cüzü. Ardından ahkâm, sonrasında sarf ve nahiv tahlilleri geliyor. Belağat hepsinin gölgesinde kalmış bir alan. Bu aynı zamanda vahiyle pratik duygusal bağ kuramayışımızın da nedenleri arasında. Çünkü bunun noksanlığıyla ayetlere bir ceza, kanun ve kural ciddiyetinden azade edebî zevk saikiyle, aslî ifadesindeki sihir seyrince dalıp gidemiyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir