Yusuf Karadavî ile İctihad ve Tecdid Üzerine

Şerî Prensipler ve Çağdaş İhtiyaçlar Arasında İctihad ve Tecdid Söyleşisi*

İhtisar ve Tercüme: Adem Özçelik  

İctihadın dinin gereği olduğunu biliyoruz. Hayatın yenilenen problemleri karşısında İslam’ın canlılığını koruyabilmesi ictihada bağlı. O halde ictihadın tarihi merhaleleri nelerdir? Bazılarının iddia ettiği gibi, belli dönemlerde ictihad kapısı kapanmış mıdır ve bu mekanizma kimin mesuliyetindedir? 

İctihadın başlangıcı nebevî asra dayanıyor. Beni Kureyza bölgesinde namaz kılınması kıssasından ve Nebi aleyhisselamın Hazreti Muaz’ı Yemen’e gönderirken söylediklerinden bunu anlıyoruz. Nebi aleyhisselam “bir dava sana arzolunduğunda neyle hükmedeceksin?” diye sorduğunda Hazreti Muaz “Allah’ın kitabıyla” cevabını veriyor. “Ya orada bulamazsan?” “O zaman Rasülüllah’ın sünnetiyle hükmederim.” “Ya orada da bulamazsan?” “Hiç tereddüt etmeden kendi görüşümle ictihad ederim.” Bu cevaba karşılık Nebi aleyhisselam onu onaylayıp övgüde bulunuyor. Bu, İbni Teymiye, İbni Kayyim, Zehebi ve İbni Kesir gibi birçok imamın isnadını güzel gördüğü meşhur bir hadis. Sahabenin belli isimleri Nebi aleyhisselamdan uzakta, çeşitli hukuki hadiselerde ictihad etmişler, Nebi aleyhisselam bazısını onaylamış, bazısının hatasına işaret etmiştir.

Nebi aleyhisselam döneminden sonra sahabenin ictihadları devam eder. Onlar köklü medeniyete dayalı toplumsal hayatın yenilenen problemlerine İslami naslardan veya İslam’ın genel rehberliğinden istifa ederek karşılık vermişlerdir. İşte sahabenin güncel hadiselere ilahi dinin özünü idrak ederek çözüm sunmaları, İslam fıkhının gerçekçilik, kolaylaştırma, şeriatın ve kulların maslahatını gözetme vasıflarına dayalı karakteristiğini temsil eder. Hulefa-i raşidinin veya İbni Mesud’un, İbni Abbas’ın ve Aişe radıyallahü anhümün fıkıh anlayışına bakan kimse bunu açıkça görecek, onların İslam’ın ruhunu en iyi anlayan nesil olduğuna iyice kanaat getirecektir. Hazreti Ömer’le sahabeler arasında, fethedilen Irak topraklarının paylaştırılması hususunda yaşananlar buna örnektir. Bölgeyi fetheden gazi sahabiler, Enfal suresindeki “Biliniz ki, savaştan ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri…” (Enfal, 41) ayeti uyarınca ganimetten arta kalan beşte dörtlük payın kendilerine verilmesini istediler. Hazreti Ömer ise, gelecek nesiller için arazilerin topluca vakfedilip kamulaştırılmasını savundu ve “Sizden sonra gelenlerin arazi namına hiçbir şey bulamamalarını mı istiyorsunuz?” dedi. Muaz bin Cebel ve Hazreti Ali bu konuda halifeye muvafakat etmişlerdir. Keza Hazreti Osman’ın gördüğü toplumsal maslahat icabı kaybolan develerle ilgili nebevi uygulamayı değiştirmesi, Hazreti Ali’nin sanatkarın elinde zayi olan malın -emanet olmasına rağmen- tazmin ettirilmesine hükmetmesi.., sahabenin genel usül doğrultusunda kolaylaştırıcı ve gerçekçi fıkhi melekelerini ispatlamaya kafidir.

Söz konusu tablo, sahabelerin talebeleri olan ve bulundukları şehirlerde fıkıh mektepleri tesis edip yeni hadiselerde fetvalar veren tabiin neslinde de göze çarpar. Sevri, Evzai, Taberi ve Davud ez-Zahiri gibi mezhep öncüleri bu sadette öne çıkan simalardır. İlk asırlarda sınırlanamayacak kadar çok müctehid var. Hepsinin meşrepleri ve hüküm çıkarma anlayışları farklı olmasına rağmen şeri hükümlerin kitap ve sünnet esasında temerküz ettiğinde ittifak halindeler. Kitap asıl, sünnet onun açıklayıcı şerhi konumunda. Ümmetin ekserisi bu iki esasın ardından icmanın, kıyasın ve detaylarında istihsan, sedd-i zerai, örf ve şer-i men kablenâ gibi tartışmalı tali kaynakların geldiğine inanır.

Sonuçta fıkıh gelişmiş, gerçek ve takdiri meseleler çoğalmış, kitaplar tedvin edilmiş ve usül-i fıkıh ilmiyle hüküm çıkarma kuralları düzenlenmiştir. Böylelikle İslam fıkhı yargı ve fetva mevkiinin esasını oluşturarak İslam toplumlarında kalkınmanın önünü açmıştır. İslam’ın hulefa-i raşidinden sonra atıl hale getirildiği söylemi gerçeği yansıtmaz. Kimi yanlış anlama ve kötü uygulamalara rağmen Müslümanların on iki asır boyunca İslam şeriatından başka yargı mercileri olmamıştır.

İctihad kapısının kapatılması meselesine gelirsek şunu söyleyebiliriz. Maalesef Osmanlı devleti, birçoklarının yapılan her hatayı üzerine geçirdiği bir askı haline gelmiştir. Oysa gerçekte taklid ve mezhebi taassubun otoritesi, mutlak ictihad ağacının solması Osmanlı devletinden önceki şeylerdir ve değişik seviyelerde İslam âlemine yayılmıştır. Yine de bu durum, her asırda bir müctehid ve müceddidin çıkmasını engellememiştir. Bu noktada hakikate ve tarihe karşı insaf şunu söylemeyi gerektiriyor: Osmanlı devleti ictihattan çok cihadla ilgilenmiştir. Hâlbuki İslami yönetim iki hususa birden ihtiyaç duyar: Hidayeti ve hak dini bilip tanımak için ictihad ve onu himaye için cihad… Şeyhulislam İbni Teymiye şu ayete işaret ederek dinin hidayet eden bir kitaba ve yardım eden bir demire ihtiyacı olduğunu söyler: “Andolsun ki peygamberlerimizi belgelerle gönderdik. İnsanların doğru (adaletli) hareket etmeleri için peygamberlere kitap ve ölçü indirdik; pek sert olan ve insanlara birçok faydası bulunan demiri de indirdik.” (Hadid, 25) Osmanlı demir yönüyle, yani askeri tarafla fikirden daha çok ilgilendi. Böylelikle modern Batı uyanışıyla karşılaşınca yaşadığı sürpriz sarsıcı oldu.

Şeri ictihad kimi zaman farz-ı kifaye iken kimi zaman farz-ı ayn ve elbette kendi özel koşulları mevcut. Tam burada, karışıklığı önlemek ve ehil olmayanları ictihadın kapısından sokmamak adına belli sınırlamalardan bahsedebilir miyiz?

 İctihad imal-i fikir yoluyla şeri hükümleri öz delillerinden elde edebilme yolunda bütün gücü sarfetmek demek. Ümmetin geneline ictihad farz-ı kifaye olmakla birlikte, ona olan ihtiyacı giderecek biri çıkmadığında bütün ümmet günahkâr olur. İctihad ihtiyacı yeterli biçimde karşılanmadığı durumda, kendinde yeterlilik gören kimseye farz-ı ayndır.

İctihad iki noktada devreye girer: İlki, şeriat sahibinin nas koymayıp bize bıraktığı; müctehidin kıyas, maslahat-ı mürsele, istihsan ve istıshap gibi metodlara başvurarak doldurmasını istediği noktalardır. İbadetler ve aile hukuku gibi zaman ve mekânla değişiklik göstermeyen, mümkün olduğunca karışıklığı önlemek adına somut kurallara ihtiyaç duyan alanlarda detaylı nasların bulunması manidardır. Diğer taraftan şûra meseleleri, hükümet nizamı gibi çağın şartlarına ve toplumun menfaatlerine göre değişen noktalarda insanlara hareket hürriyeti sağlama amacına dönük olarak naslar sınırlı ve genel içeriklidir.

İctihadın devreye girdiği ikinci nokta, ister sübutu zanni olsun (hadislerin çoğu böyledir) ister delaleti (Kuranî nasların çoğu böyledir); zanni nasların bulunduğu yerlerdir. Demek oluyor ki nassın varlığı birilerinin vehmettiği gibi, ictihada engel teşkil etmez. Aksine nasların çoğunluğu ictihada ve farklı bakış açılarına müsaittir. Örneğin, Maide suresindeki taharet ayetini ele alıp nakledilen farklı çıkarımları okuduğunda söylediğimin doğruluğunu teslim edersin. İctihada açık bu iki noktanın yanında namaz, zekât, oruç gibi; zinanın, içkinin, faizin haramlığı gibi, kısas ve hadler gibi şeriatta kesinleşmiş temel hususlarda ictihada mahal yoktur. Bunlar ümmetin fikir ve hareket birliğinin mücessem halleridir.

Ehil olmayanların girmemesi adına evet, geçmişte bazıları ictihad kapısının kapatılması çağrısını yaptı; ne var ki Rasülüllah sallallahü aleyhi vesellemin açtığı kapıyı kimse kapayamaz. Hiçbir âlime veya âlimler topluluğuna yeni çıkan hadise karşısında “Bu konuda ictihada hakkımız yok; çünkü bizden öncekiler bu konuda bir hüküm getirmemiştir” deme imkânı verilmemiştir. Öyle ya, şeriatın insanların bütün davranışlarını kapsaması, âlimlerin her hadiseye dair görüşlerinin bulunması kaçınılmazdır.

Bu kısım tamam; lakin bununla birlikte şeri ictihada kalkışacak birinin belli şartlara haiz olması gerekiyor değil mi? Nedir bu şartlar? Ayrıca bütün müctehidler bu şartlarla muhatap mı yoksa mutlak ictihadla cüzi ictihada kalkışan arasında bir fark gözetiliyor mu?

İslam’da kilise ve ruhban sınıfı olmadığı için ictihadı tekelinde tutan özel bir tabaka mevcut değil. Dolayısıyla ictihad gereçlerine sahip mütehassıs bir âlim çıkıp muhatap olduğu hukuki vakıalarla alakalı ictihadının sonucu olan kişisel görüşünü belirtir. Sonuçta hata veya isabet eder. Müctehitte bulunması gereken şartlar ise usül kitaplarında tafsilatıyla anlatılır. Bunlardan bazısı Arap dilini, Kitap ve sünneti, icma sağlanmış meseleleri; usül-i fıkhı, kıyas ve istinbat yollarını, makasıd-ı şeriayı, şeriatın genel kaidelerini bilmek gibi ilmi şartlardır. Bütün bunlarla birlikte müctehit hüküm çıkarma yeteneğine sahip olmalıdır. Bu da fıkıh tecrübesiyle, fakihlerin ihtilaf noktalarını bilmeyle gelişen bir şeydir. Bu gerçeğe dönük olarak “Fakihlerin ihtilafını bilmeyen fıkhın kokusunu alamaz” derler.

Diğer bir şart, İmam Ahmed’in dikkat çektiği, insanları ve toplumu tanıma vasfıdır. Bu, insanlara fetva verecek müctehidin münzevice ibadethanesine çekilip yaşanan hayattan uzak hükümler vermemesi veya insanlar başka bir çağa atlamışken kendisi artık son bulmuş bir çağın hükümlerini uygulamaya çalışmaması için oldukça mühimdir. Bunun temeli fetvanın zaman ve mekâna, durum ve örfe göre değişeceği yönündeki büyük kuraldan gaflettir. Yaşadığı toplumu bütün yönleriyle tanıyan ve insanlara farklı bir vadiden seslenmeyen gerçek müctehid, bir gözüyle naslara ve delillere, diğer gözüyle vakıaya ve çağına bakar. Böylelikle olması gerekenle olanın (idealle pratiğin) arasını bulur ve hadiselere uygun hükümler getirir. Müctehidin şartlarını sayarken tabii bir de onun adil ve hüsnü kabul görmüş kişiliğe sahip olması yönündeki dini ve ahlaki şartı eklememiz gerekiyor.

Gündeme getirdiğimiz bu şartlar, fıkhın bütün meselelerinde ictihad edecek mutlak müctehid için geçerli. Cüzi müctehidin genel ilmi muhassalası yanında kendi meselesine dair kuşatıcı bilgisinin olması yeterlidir. İctihadın bölünebileceğini söyleyen ekseriyetin tercih edilen görüşü böyle. Bir iktisad uzmanı kendi uzmanlık alanında, konuyla alakalı bütün naslara vakıf olduktan sonra -ve tabi istidlal, tearuz ve tercih usülünü bilmesi halinde- ictihad edebilir.       

Son yıllarda ictihad kavramı etrafında hayli tartışma yaşandı. Bu şekilde sapkın ictihadların çıkması güncel şeri ictihadlar için gözetilmesi gereken bazı prensiplerin konmasını gerektiriyor herhalde.

Çağdaş ictihadlarda gözetilmesi gereken prensipleri şöyle sıralayabiliriz: Kat’ileşmiş hükümlerden uzak durmak. İctihad, delili zanni olan hükümlerde uygulanır. Bu noktada kat’iyi zanniye, muhkemi müteşabihe dönüştürmeyi ne kadar yanlış buluyorsak, zanniyi kat’i yapmayı da, ihtilafın olduğu yerde icma iddiasında bulunmayı da o kadar yanlış görüyoruz. Bu nedenle tıpkı İbni Teymiye’ye muasırlarının yaptığı gibi, her müctehidin yüzüne icma kılıcını çekmek doğru bir hareket değil. Üstelik İmam Ahmed şöyle der: “Kim icma iddia ediyorsa, yalan söylemiştir. Nerden biliyor, belki de o konuda insanlar ihtilaf etti de kendisinin bundan haberi yok.”

Korktuğum şey, salgın uygarlık karşısında şahsi hezimettir, çağdaş toplumumuzun gerçeklerine büsbütün teslim olmaktır. Oysa bu toplumu şekillendiren ne İslam, ne Müslümanlar, aksine güç ve hileyi kullanan emperyalizmin otoritesidir. Bu sebeple hâkim gücü razı etme uğruna “yaşanan gerçeği aklama” anlamına gelen ictihadı reddetmeliyiz. Aynı şekilde talak hakkının ve çok eşliliğin engellenmesi, faiz kârlarına müsaade edilmesi gibi “başkalarını taklid” minvalindeki ictihad da geçersizdir. Müctehidin bütün korkulardan -mesela icraatlarını daima meşrulaştıracak hazır fetvalar isteyen hâkim sultasının korkusundan- azade olması gerekir. Keza her yeni ictihada karşı çıkan taklitçi âlimlerin gücünden de korkmamak gerekir.

Yine alışık olduğumuz görüşlere ters düşse de ictihada karşı gönlümüzü açmamız, müctehidin hata yapabileceğini kabullenmemiz lazım. Doğrularımız zamanla ters çıkabilir. Bugün çoğunluğun reddettiği görüş yarın itibara alınabilir. İslam’da belli görüşün her daim doğru kalacağını dayatan bir dikta mekanizması yok.

Müslümanların önünde çözümü için güncel fıkha ihtiyaç duydukları çağdaş sorunlar var. Sizce bunların en önemlileri nelerdir? Bunların çözümü noktasında nasıl bir ictihad çerçevesi çizmek gerekiyor?

Geçmişle bugünün hayat şartlarından toplumsal teamüllere geçirdiği değişimlere baktığımızda bugünün geçmişten çok daha fazla ictihada ihtiyaç duyduğunu görüyoruz. Tüm dünyada yaşanan teknolojik devrim tüp bebek, organ ve sperm nakli, sperm bankaları; işletmelerin, fabrikaların ve şirket hisselerinin zekâtı gibi tıp, devlet ilişkileri ve iktisadi sistemler bazında birçok yenilik getirdi. Hakkında nas veya geçmiş fakihlerin görüşü bulunmayan bu ve benzeri mevzularda “ictihad-i inşâi” dediğimiz yeni ictihadlar gerekiyor. Bunun yanında “ictihad-ı intikâdi” var ki büyük fıkhi mirasımızdan şeriatın ve halkın maslahatlarına en uygun görüşleri tercih etme anlamına geliyor. Bu seçip tercih etme işlemi, toprağın bitirdiği her üründen zekât alınmasında İmam Ebu Hanife’nin, fakire bir ömür yetecek kadar zekât verilmesi hususunda İmam Şafii’nin, müellefe-i kulûbe hala zekâttan hisse ayrılması noktasında İmam Malik’in mezhebinin tercih edilmesi gibi bazen dört mezhep içinden olabilir. Bazı kere de dört mezhep dışından tercih yapabiliriz. Dört mezhep imamı kadr u kıymetlerinin önemine rağmen fakihlerin hepsi demek değildir. Onlar dışında gerek çağdaşlarından gerek kendilerine üstadlık eden sahabe ve tabiinden önemli isimler bulunuyor. Şeri bir delile dayanarak onlardan birinin görüşünü tercih edebiliriz. Mesela, Müslüman kadınlarla evlilik azaldığında veya ehl-i kitap kadınlardaki -ilgili ayette geçen- iffet özelliği kaybolmaya yüz tuttuğunda ehl-i kitap kadınlarla evliliğin sınırlanması yönündeki Hazreti Ömer’in görüşünü alabiliriz. Yine ciddi öfkeli halde yapılan boşamayla ayrılma gerçekleşmeyeceği veya bir mecliste ya da tek cümleyle boşamanın sadece bir ricî boşama sayılacağı yönündeki selef görüşünü alabiliriz. Buna benzer meseleleri çoğaltmak mümkün.

Bunlarla birlikte günümüzde esas ihtiyaç duyduğumuz ictihad, uluslararası fıkıh konseyinin vereceği “ictihad-ı cemâî”dir. Konsey, yüksek ilmi yeterlilikle yaptığı araştırma sonucunu hükümet veya halk baskısı hissetmeden, özgür ve cesur şekilde ilan etmelidir. Yine de ferdi ictihattan büsbütün ihtiyaçsız kalacağımızı söylemiyorum. Aksine o toplu ictihada giden yolu açıcı bir misyon üstleniyor.

Bazı İslam davetçileri zaman zaman şiddet ve donukluk taraftarı olmakla, her yenileşme (tecdid) gayretine karşı düşmanlıkla suçlanıyor. Bu suçlamanın hakikatle örtüşen yanı var mı yoksa gizli bir amacın tezahürü mü? Ayrıca davetçilerin tecdid hareketinde almaları gereken konumu bilmemiz mümkün mü?

İnsanlar tecdid noktasında üç gruplar: İlki, her şeyin eski hali üzere devam ve bekasını isteyen tecdid düşmanları. Bunlar öncekilerin sonrakilere bir iş bırakmadığı mantığından hareketle, mevcut olandan daha iyisinin yapılamayacağı düşüncesindeler. İlim ve fikir sahasında, sosyal hayat ve edebiyatta her tür yeniliğin karşısında olan bu grup, haliyle dinde “tecdid” sözcüğünü bile bidat sayar. “İslam’ın donuklaşması”na çanak tutan iki kesimin varlığından önceki bazı yazılarımda bahsetmiştim. Bunlardan ilki, mezheplerin dışına çıkmayı reddedip günümüzde ferde veya topluluğa ictihad hakkı tanımayan mutaassıp mezhep mukallitleri. İkinci kesimi “modern zahiriler” diye adlandırıyorum. Bunlar donuk bir şekilde nasların zahirlerinde konumlanarak nasların makâsıd derinliğine inemiyor, külli kaideler ışığında cüzi meselelere yaklaşamıyorlar. İki kesimin dindeki halis niyetlerinden şüphem yok; fakat buna rağmen güneşten ve havadan korumak adına çocuğunu hapsederek ölümüne sebebiyet veren anneden farksızlar.

Her tür tecdidin karşında duran ilk grubun diğer ucunda tecditte aşırı gidenler yer alıyor. Öyle ki her eski olanı -toplumun hüviyeti, beka sırrı olsa da- budamak arzusundalar. Dünü zamandan, fiil-i maziyi lügatten, tarihi beşeri bilimlerden silip atmayı amaçlıyor gibiler. Bunların tecdid dediği tam anlamıyla Batılaşma. Batının eskisi bile onların gözünde yenidir. Hayrı ve şerri, acısı ve tatlısıyla bütün bir Batılı olanın alınmasından yanalar. Rafiî rahimehullahın, İslam şairi Muhammed İkbal’in ve Ahmet Şevki’nin onlar hakkında dedikleri manidardır. Bu ve önceki gruptan üstad Şekip Arslan şöyle serzenişte bulunur: “Din câmidler ve câhidler (donuklar ve inkârcılar) arasında ziyan oldu. Biri donuklaştırmasıyla insanları dinden soğuttu. Diğeri inkârıyla insanları dinden saptırdı.”

Üçüncü grup ikisi arasında orta yolu tutanlardır. Bunlar ilklerin donuklaştırmasını, ikincilerin inkârını reddederek hangi kaynaktan gelirse gelsin, hikmeti ararlar. İslami bakış açısıyla dışarıdan alınıp alınamayacak şeyleri ayırma güçleri vardır. Ümmetin ihtiyaç duyduğu teknolojinin ve bilimin dışarıdan satın alınıp gerçekte uzağına düşmeye değil, hazmedilerek ve üretici pozisyonda değerlendirilmesi çağrısını yaparlar. İşte İslam davetçilerinin ideal konumu budur: Faydalı eskiyi ve uygun yeniyi birleştirmek. İçinde erimeyecek şekilde dünyaya açılmak. Hedeflerde sebat, vesilelerde esneklik. Usülde sıkılık, furûda kolaylık…

İctihad ve tecdid arasındaki münasebetten hareketle İslam, ictihadı Kuran ve sünnet hükümlerini anlama aracı gördüğü gibi, tecdidi de aynı şekilde araç görür mü? Yoksa tecdid hayatı bütün yönleriyle kuşatan dinin tabiatına ters midir? Ya da üçüncü kertede ikisi kendi bağlamlarında mı işlev görürler?

Bir keresinde değerli bir âlimin dinde tecdidi inkâr etmesi beni şaşırtmıştı. Anladığım kadarıyla onu inkâra sürükleyen, insanların “dinin tecdidi (yenilenmesi)” kavramının genelliğinden dinde eksiltme veya ekleme gibi bir değişikliği anlayacakları korkusuydu. Bunun sonucunda her tür tecdidi inkâr ederek kapıyı tamamen kapamak istemişti. İşin hakikatine baktığımızda hadisi şerifin tecdid olgusunu detaylı ele aldığını görüyoruz. Ebu Davud, Hâkim ve Beyhaki gibilerin sahih isnadla naklettikleri hadis şöyle: “Allah her yüzyıl başında, bu ümmetin dini durumunu yenileyecek birini gönderir.” Rasülüllah sallallahü aleyhi vesellemin sözünün ötesinde bir söz, hükmünün ötesinde başka bir hüküm olamaz.

Birçok samimi âlim, insanlar yanlış yerlere çekiyor diye sabit şeyleri inkâr ediyor. Böylelikle hatayı yine hatayla onarmaya çalışıyorlar. Oysa dinin tecdidi nasla sabit bir husustur; lakin her ne kadar müctehid onun bir parçası olsa da birebir ictihad demek değildir. İctihad fikri ve ameli yönde yenilenmeyi ifade ederken tecdid fikri, ruhi, ameli; İslam’ın kapsadığı bütün alanları ihtiva eder. Ümmetimiz bugün imanını, değerlerini, şahsiyet özelliklerini yenileyecek ve daha önce sahabe neslinin ayakta durduğu değerlerle bugünün dünyasında ayakta duracak Müslüman nesil yetiştirmeye çalışacak kişilere çok muhtaç durumda. Said Nursi, Hasan el-Benna ve Ebul A’la el-Mevdudi gibileri böylesi öncülerdir.

Bahsettiğiniz tecdid hadisinde önemli bir nokta var. Buradaki “yenileyecek biri (men)” derken kim kastediliyor tam olarak? Buradan her hicri yüzyıl başı veya sonunda Müslümanların müceddid bir kişiyi beklemelerini mi anlamalıyız? Herhalde hadis dinin yenilenmesi meselesi çerçevesinde Müslümana önemli sorumluluklar yüklüyor.

Az önce saydığım kaynaklarda geçen bu hadis, ümmete ümitsizliğin karanlığını dağıtacak güçlü bir umut ışığı sunuyor. Allah’ın, zayıflığın azı dişleri arasında parçalanacak kadar, dağılmanın pençesinde can verecek kadar ümmeti kendi başına terk etmeyeceğini söylüyor bu hadis. Aksine Allah ümmeti bir asırdan diğerine dağınık halden toparlayacak, ölü halden hayata çıkaracaktır. İşte tecdidin bir anlamı bu. Allah ümmeti dinle yeniler (tecdid.) Dini de o kişi (veya kişilerle) yeniler. Hadisi şerh edenler buradaki “kişi (veya grup: men)”den dini yenileyenin tek bir kişi olduğunu anlamışlar. Bu anlayış tabii onları her yüzyılda belli müceddidi belirleme çabasına sürüklemiş. Kimi zaman bir isimde ittifak etmiş, kimi zaman çeşitli isimlerde ihtilaf yaşamışlar. Birinci asrın müceddidinin ‘beşinci halife’ Ömer b. Abdülaziz, ikinci asrın İmam Şafii, beşinci asrın Ebu Hamid el-Ğazali, altıncı asrın İbni Dakik el-Îd olduğunda ittifak halindeler. Bunların dışındakilerde ciddi ihtilaf söz konusu.

Şahsi kanaatime göre, hadisteki “kişi: men” ifadesi -Arap dilinin genelinde olduğu gibi- tek bir kişiyi anlattığı gibi, topluluğu da anlatabilir. Dolayısıyla her asırda gelecek müceddidin belirli kişi olması gerekmez. İçlerinde âlimlerin, siyasi ve askeri önderlerin, eğitimcilerin bulunduğu bir insan topluluğu da olabilir. Bunlar aynı veya farklı bölgelerde, kendi alanlarında hizmetlerini sürdürürler. Bir kurum veya konsey türü dayanışma çatısı altında kimisi siyaset, kimisi fıkıh, kimisi eğitim, kimisi iktisad sahasında tecdid hareketine girişebilirler. Aralarında çıkacak görüş ayrılıkları zıtlaşma ve çelişme olmayıp uzmanlık ve çeşitlilik kabilinden sayılacağı için tecdidin farklı renklere sahip olması sorun olmayacaktır.

Diğer taraftan tecdidi tek başına birine bağlamak, insanları onun çıkışı ümidiyle ve aciz kaldıkları her şeyi onun değiştireceği beklentisiyle yaşamaya itiyor. Birçoklarının “Mehdi Muntazar” fikrine bağlanmasının sırrı budur. Şahsen tecdid işinin bir topluluğa, medreseye veya bir harekete dönük algılanmasını daha doğru buluyorum. Böylelikle her Müslüman tecdid yolunda kendi çapında bir şeyler yapmaya gayret edecektir. O zaman soruyu “dinin müceddidi ne zaman çıkacak?” şeklinde değil, “dinin tecdidi için ben ne yapıyorum?” diye soracağız.

Son olarak, İslam dünyasında tecdid ve müceddidler Müslümanları hakiki dinlerinden uzaklaştırmak için gizli dinsizlikten sekülerizme birçok akımla ilişkilendirildiler. Bu gerçekten tecdid midir, onlar müceddid sayılır mı?     

Onların müceddid ismini alması hatadan ibaret. Onları yenileyici değil bölücü saymalıyız; çünkü bir şeyi yenileme (tecdid), o şeyin ilk haline dönme çabasını anlatır. Geçen zamanla meydana gelen arızaların -aslına, onun ayırıcı özelliklerine müdahale etmeden- giderilmesidir. Tarihi bir yapıyı yenilemek istediğimizde onun tabiatının ve şeklinin değiştirilmesine müsaade etmez, ilk haline kavuşması için olanca titizliği gösteririz. Aksi halde onu yıkıp yerine modern bir şey bina etmek yenileme olmaz. Sorunda bahsettiklerin böylesi insanlar. Onlar camiyi yıkıp yerine her şeyiyle kilise yapmak istiyorlar. Üzerinde sadece “cami” ismi kalacak bir kilise… Bu tür müceddid sayılanlar sömürgeciler ve onların müsteşrik ve Hıristiyan talebeleri, üstadlarıdır. Gerçek isimleri “Batı düşüncesinin köleleri”dir. Batı fikrinin öğrencileri bile olamazlar; çünkü öğrenci bazen üstadıyla tartışır, ona muhalefet eder. Oysa bu gibilerin yeri Batı düşüncesine bağlılık ve köleliktir. Batı neye inanırsa hak, neyi derse doğru, neyi yaparsa güzeldir onlara göre. Üstad Muhammed el-Behiy rahimehullah el-Fikrul-İslami el-Hadis ve Sılatühü bil-İsti’mâri’l Ğarbi (Modern İslam Düşüncesi ve Batı Sömürgesiyle İlişkisi) kitabında tecdid iddiasındaki bu kişilerin gerçek yüzlerini gösterir.

Hakiki müceddid, dini dinle ve din için tecdid eder. Dini din dışı kavram ve düşüncelerle veya Doğu/Batı maslahatı uyarınca tecdide kalkışanlar işin hakikatinden uzaktırlar.


* Söyleşi, Katar’da çıkan el-Ümme dergisi tarafından 1404 (1983) yılı Ramazan ayında gerçekleştirilmiştir. Burada aslından biraz kısaltarak tercüme ettik.  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir