Yazma Eser Tercümeleri Ne Kadar Düzgün?

Yazma Eser Tercüme Tahlilleri * Molla Kasım

3 Satıra 5 Hata Nasıl Sığar?


İncelenen Kitap: Tavâli’u’l-Envâr (Kelam Metafiziği), Kâdî Beyzâvî

Çeviri: İlyas Çelebi – Mahmut Çınar

Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları

Baskı Yeri ve Yılı: İstanbul, 2014

Kitaptan rast gele açılıp fotoğrafı paylaşılan yukarıdaki metin ve çevirinin sadece ilk üç satırı gözden geçirilmiş ve beş çeviri hatasıyla karşılaşılmıştır. Aşağıda çeşitli başlıklar altında ilgili hataların açıklamasına yer verilmiştir.

1- 2: Sözcük çeviri hatası

Konu, mahiyetlerin taayyün ve teşahhusunun mahiyetten ayrı bir varlığı bulunup bulunmadığı tartışması. Kelamcılar, taayyünün ayrı bir varlığa sahip olduğunu çeşitli gerekçelerle reddediyorlar.

Müellif Beyzâvî’nin ilk sırada yer verdiği gerekçenin girişinde yer alan أنه لو زاد لتشاركت أفراده فيهcümlesi şöyle çevrilmiş: “Şayet o (taayyün) artarsa (!), fertleri de bu hususta ona iştirak eder (!)…”

Burada ilk hata, “artarsa” diye çevrilen زاد, ikinci hata, “bu hususta ona iştirak eder” diye çevrilen لتشاركت fiillerinin cümle içinde yanlış anlaşılmasından kaynaklanıyor.

Metindeki “zâde” lafzının artmak-eksilmekle bir ilgisi yok. Bilakis sözcüğün “ayrı, ilave” anlamında olduğu siyak-sibaktan kolayca anlaşılıyor. Mahiyet-taayyün ilişkisinin tartışıldığı felsefe ve kelam metinlerinde problem, taayyünün mahiyetten ayrı, kendine has bir varlığa sahip olup olmadığı problemidir. Burada da problem tam olarak budur. Bu bakımdan metnin “taayyünün mahiyetten ayrı bir varlığı olursa…” diye çevrilmesi gerekirdi.

İkinci hataya konu olan لتشاركت فيهcümlesinin “bu hususta ona iştirak eder” diye çevrilmesi, konunun hiç anlaşılmadığını, metnin ezbere tercüme edildiğini gösteriyor. Ayrıca bu çeviriye göre metinden bir şey anlaşılmıyor. Taayyünün fertlerinin taayyüne iştirak etmesi ne demek? Bunun konuyla alakası ne?

Hâlbuki doğru çeviri şu: “taayyünün fertleri, onda (taayyünde) müşterek olurlardı…” Bu şu demek, eğer taayyün, mahiyetten ayrı, kendine has bir varlığa sahip olsaydı, onun da başlı başına bir mahiyeti olacak ve diğer mahiyetler gibi kaplamı (fertleri/tikelleri) bulunacaktı. Bir mahiyetin kaplamına giren fertler/tikeller aynı mahiyeti paylaştıkları için birbirleriyle müşterektir. Bu durumda onların arasında yeni bir ayrım ihtiyacı doğup başka taayyünlere gerek olacağından durum teselsüle müncer olacaktı.

3- Zamir gönderimi hatası

Yukarıdaki çeviri hatasının yapıldığı satırın bir altında yer alanوأجيب بأنه مقول على أفراده قولا عرضيا كالماهية وأنها متخالفة بالذاتcümlesinde peş peşe bariz üç tercüme hatası daha var. Birincisi, zamirin yanlış yönlendirilmesinden, ikinci ve üçüncüsü, terimlere doğru anlam verilememesinden kaynaklanıyor.

Önce çeviriye bakalım: “Buna; ‘onun (ziyadeliğin) (!) mahiyet gibi farazî bir söz (!) olarak fertlerine söylenmiş olduğu, bunun bizzat çelişkili (mütehâlif) olduğu … şeklinde cevap verildi.”

Çeviride zamiri yönlendirmek üzere okuyucuya ek hizmet sunulmuş olması belki takdirlik, ama parantezin içinin yanlış bir sözcükle doldurulması açıkça tenkitlik bir durum. Oysa orada asıl olması gereken sözcük “taayyün” dü. Zamiri “ziyadeliğe” göndermek bağlamca desteklenmeyen çok uzak bir ihtimal olduğu gibi, gramatik olarak da yanlıştır. Çünkü ziyadelik yani Arapçasıyla زيادة sözcüğü müennesdir, buradaki zamirse müzekkerdir. Müzekker zamiri müennes sözcüğe göndermek, konuyu anlamasa bile, gramatik özene sahip olan birinin gözden kaçıracağı bir hata değil. Buradan ikinci ve üçüncü tercüme hatalarına geçelim.

4-5: Terminolojik hatalar

Yukarıda alıntıladığımız çeviride yer alan “farazî bir söz” tercüme hatalarının dördüncüsünü, terminolojik hatalarınsa birincisini oluşturuyor. Aslında çeviri “farazî bir söz” yerine Arapça metinde geçtiği gibi tam olarak “arazî bir söz” olmalı, tercihen dipnotta terimsel anlam açıklanmalıydı.

Görünen o ki çeviren, arazî ile farazîyi birbirine karıştırmış. Farazî bir söz, gerçekliği bulunmayan, kurgusal söz demektir. Evet, sibâkla (sözün gelişi) az çok bağlantısı var, ama siyakla (sözün gidişi-akışı) ile (yani mütehâlif olmakla) hiçbir alakası yok. Oysa klasik metinlerde farazî terimi kullanılmaktadır. Müellifin kastı farazî olsaydı, arazî terimini kullanıp okuyucuyu mantık terminolojisine yönlendirerek yanıltmak yerine, doğrudan onu kullanabilirdi.

“Arazî söz” mantık terimidir ve “zâtî söz” ün karşıtıdır. Bir başka ifadeyle burada “ilineksel söz” ile “özsel söz” karşıtlığından bahsediyoruz. Hatta buradaki söz’leri yüklem olarak da anlayabilir; ilineksel yüklem (arazî mekûl), özsel yüklem (zatî mekûl) de diyebiliriz. Sözgelimi insan, kedi, köpek ve tavşan gibi canlıları birer özne olarak alıp onların koştuklarını belirtmek üzere bir önerme kuracak olursak (onlar koşarlar) buna kavl-i arazî (ilineksel söz) denir. Yüklem olan “koşarlar” da ilineksel yüklemdir. Bunun yerine Ahmet, Mehmet ve Ayşe’ye göndermede bulunarak onların konuşan (nâtık) olduklarını söyleyecek olursak (onlar konuşurlar) buna da kavl-i zâtî (özsel söz) denir. “Konuşurlar” da özsel yüklemdir.

Buradan terminolojik hataların ikincisini oluşturan beşinci hataya geçebiliriz.

Metinde anlatılmak istenen şey, ilineksel yüklemin kaplamına girebilecek olan özneler arasında zatî bir tehalüf olduğudur, çelişki bulunduğu değildir. Zaten yukarıda geçen لتشاركت أفراده cümlesindeki müştereklik iddiasına mukabil olarak zikredilmiştir. Müşterek, bir olmak; mütehâlif, ayrı, farklı olmaktır. Kısaca çeviride tehalüfün çelişki olarak tercüme edilmesi, terminolojik özensizlik sonucu oluşan bir hatadır.

Çelişki esasen bir tehalüf türü olsa da tehalüfe çelişki denemez. Aralarında tam girişimlilik (umum-husus mutlak) ilişkisi bulunmaktadır. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi insan, kedi, köpek ve tavşan arasında zatî (özsel) bir ayrılık, farklılık vardır. Bir diğer ifadeyle bunlar mahiyetçe birbirlerinden ayrı ve farklı türlerdir. Ama çevirenin anladığı gibi, birbirlerinin çelişiği değildirler. Çünkü her ne kadar zikredilen türleri evetlemek (örn., “şu şey hem insan, hem kedidir”) mümkün değilse de, değillemek (“şu şey ne insan, ne kedidir”) mümkündür. Oysa çelişkinin temel karakteri, çelişiklerin, evetlenmeleri gibi değillenmeleri de mümkün olmayacak şekilde karşıt olmalarıdır.

Tekrar metne dönüp baktığımızda aslında denilen şu: Bunlar (taayyünlerin ferdleri/kendilerine taayyün diyebileceğimiz şeyler) zaten birbirlerinden özce ayrı olduklarından, ayrıca ilave taayyünlerle tekrar ayrılmalarına gerek yoktur. Şu halde taayyünün mahiyetten ayrı bir varlığı olduğu görüşüne itiraz eden ve gerekçe olarak “bu durumda taayyünün fertleri, taayyünde müşterek olur ve ayrıştırılmaları için ilave taayyünlere gerek duyulur, bu da teselsüle müncer olur” diyen kelamcıların itirazı dayanaksızdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir