Sümeyye Onuk Demirci ile Doktora Tezini Konuştuk

Yalova Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi İslam Hukuku Ana Bilim Dalı hocalarından Sümeyye Onuk Demirci, Temmuz 2019 tarihinde “Fukaha-i Seb’a ve İslam Hukuk Tarihindeki Yeri” başlıklı teziyle doktor unvanı aldı. Kendisini tebrik ediyoruz. Bu vesileyle İlim Dergisi olarak tez konusu, araştırma ve yazım süreci üzerine Sümeyye hocamızla bir söyleşi gerçekleştirdik.


Özellikle fıkhî silsileleri Hammad, Nehâî ve Alkame yoluyla Abdullah b. Mes’ûd’a dayanan biz Hanefîler için fukahâ-i seb’a biraz gölgede kaldı diye düşünüyorum. Onların neden önemli olduğunu bize anlatır mısınız?

Hanefî geleneğinden geldiğimiz için ilmî birikimimiz daha ziyade Hanefî merkezli. Bahsettiğiniz fıkhî silsile Kûfe ekolünü temsil ederken, bir diğer tarafta Medine ekolü kendisini göstermekte. İmam Mâlik ile bir mezhep olarak karşımıza çıkan bu ekol de tıpkı Hanefîler’de olduğu gibi bir silsile ile gelişmekte. İşte fukahâ-i seb‘a’nın önemi de bu ilmî birikimin oluşmasına ve şekillenmesine sundukları katkıda ortaya çıkıyor. Medine, sahâbe nüfusu yoğun bir şehir. Birkaç istisna dışında neredeyse ömürlerinin tamamını Medine’de geçiren fukahâ-i seb‘a, Medine’nin bu ayrıcalıklı konumundan istifade etmiş. Zeyd b. Sâbit, Hz. Âişe, Abdullah b. Ömer, Ebû Hureyre, Abdullah b. Abbas gibi fıkıh ve hadis alanında öne çıkmış sahâbîlerden dersler almışlar ve sahâbeden aldıkları ilmî birikimi sonraki nesillere aktarmada önemli bir rol üstlenmişler. Ancak onların rolü sadece bu aktarım olmamış, aynı zamanda dönemlerindeki fıkhî faaliyetlerin yürütülmesine de öncülük ederek, bu birikimin gelişmesine katkı sunmuşlardır.

Tez konusunu seçmenizi bir okul ödeviyle başlayan sevgiye bağlıyorsunuz. Sizin için konunun ilgi çekici yanları nelerdi?

Tez konusu seçmek zorlu bir süreç. Bir konuya karar verdiğinizde bunun tez olarak işlenip işlenemeyeceği, konuyla ilgili başka çalışmaların olup olmadığı, yeterli kaynağa ve bilgiye ulaşıp ulaşamayacağınız gibi sorularla karşı karşıya kalıyorsunuz. Buna ilaveten seçtiğiniz konunun bir şekilde içinize yatması, yani onu sevmeniz gerekiyor ki bu uzun süreçte sıkılmayasınız. Benim konumun çıkış hikâyesi de lisansüstü derslerinde Muvatta’ merkezli yaptığım ödevlerdi. Muvatta’daki fukahâ-i seb‘a rivayetlerine dair bir inceleme yaptıktan sonra hocamla birlikte bunun bir tez konusu olarak çalışılabileceğine karar verdik. Tüm bunların yanında ayrıca Hz. Peygamber’in (s.a.v) övdüğü bir nesli ve şehri çalışıyor olmak da motivasyonumu artıran bir şeydi.

Çalışmanın başında tabiîn dönemi araştırmalarıyla ilgili bir handikaba işaret ediyorsunuz. Konuyla alakalı müstakil klasik eser yokluğu ve mevcut bilgilerin dağınıklığı… Siz bunları nasıl aştınız?

Tâbiûn dönemi çalışanların genelde karşılaştığı bir sorun bu. Dağınık haldeki bilgilerden anlamlı bir bütün çıkarmaya ve bunu yaparken de olayın esas kurgusunu değiştirmemeye çalışmak kolay değil. Benim buradaki metodum öncelikle konuyla ilgili ulaşabildiğim tüm verileri kaynak kronolojisine de dikkat ederek toplamaktı. Bu aşamadan sonra zaten bilgilerin birçoğunun tekrar ettiğini görüyorsunuz. Olayın anlatım tarzında ya da ayrıntılarında farklılıklar olsa da ortak muhteva size bir şeyler söylüyor. Ancak burada bir bilgi yığını karşınıza çıkıyor ve eğer başka bir metot daha geliştiremezseniz bunlarla baş edemez hale geliyor ya da sadece mevcut bilgileri derlemiş oluyorsunuz. Bu yüzden tüm bu bilgilere araştırmanın konusu açısından önemli görülen belli sorularla yaklaşmak önemli. Böylece çalışmanızın esas konusuna girmeyen bilgileri ayırmış ve en önemlisi elinizdeki bilgileri işlemiş oluyorsunuz.

Hiçbir ilmî faaliyetin dönemin siyasî gelişmelerinden bağımsız değerlendirilemeyeceğini, bu minvalde fukahâ-i seb’a’nın iç karışıklıkların hâkim olduğu bir süreçte yaşadıklarını söylüyorsunuz. Bu süreç onların ilmî ya da siyasî dünyasına nasıl etki etti sizce?   

Fukahâ-i seb‘a’nın ilmî açıdan etkin olmaya başladığı dönem Emevîlerin ilk dönemlerine tekabül ediyor. Bu dönemde meydana gelen Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi, Harre Savaşı, Kâbe kuşatması gibi olaylar siyasi karışıklıkların yaşandığını gösteriyor. Ayrıca Mekke’de Abdullah b. Zübeyr’in halifeliğini ilan etmesi ve Hicaz’ın onun hilâfetini benimsemesi de tam bir birliğin sağlanamadığını gösteriyor. Fukahâ-i seb‘a’nın hepsinin siyasi olarak aynı tavırda olduğunu söyleyemeyiz. Ancak aktif siyasette yer almadıklarını görüyoruz. Harre Savaşında Medine’de büyük bir yıkım yaşanıyor ve belki de bu olayın da etkisiyle Medine, sonrasında nispeten siyasi olarak rahat bırakılıyor. Bu sebeple ilmî faaliyetleri açısından siyasi bir baskının olmadığı söylenebilir. Fakat yine de istisnaları var bu durumun. Meselâ Saîd b. Müseyyeb Emevî halifesi Abdülmelik’in kendisinden sonra oğulları Velîd ve Süleyman adına aldığı biati onaylamamış ve bu sebeple hapis cezasına çarptırılmıştı. Ayrıca insanlarla konuşması yasaklanmış, böylece ilmî faaliyetleri de bir süreliğine sekteye uğramıştı.

Peki, Harre Savaşı ve Ömer b. Abdulaziz’in valiliğini müstakil başlık altında ele almanızın sebebi nedir? Bunlar Emevîlerle Medineliler arasındaki ilişkiye dair bize ne söylüyor?

Siyasi olarak çalkantılı bir dönem olduğunu söylemiştik. Harre Savaşı ve Ömer b. Abdülaziz’in valiliği Medine’yi doğrudan ilgilendiren iki önemli olay. Bu sebeple müstakil başlık olarak incelemek gerekti. Yezîd zamanında h. 63 senesinde meydana gelen Harre Savaşı Medinelilerin çok sayıda can ve mal kaybına uğradığı, toplumda bir çeşit travma oluşturan elim bir hadise. Bu olaydan kısa bir süre sonra Abdullah b. Zübeyr halifeliğini ilan ediyor ve Medineliler de Emevîlere karşı onun hilâfetini tanıyor. H. 71’e kadar Medine’de İbnü’z-Zübeyr etkin. Sonrasında idare tekrar Emevî hilâfetine geçiyor. Bu dönemdeki önemli gelişmelerden biri de h. 87 yılında Ömer b. Abdülaziz’in Medine valisi olarak atanması. Ömer b. Abdülaziz, ilk eğitimini Medine’de almış, Medinelilerce sevilen ve sayılan biri. Göreve gelir gelmez de içerisinde fukahâ-i seb‘a’nın çoğunun da yer aldığı on âlimden müteşekkil bir danışma meclisi oluşturuyor. Böylece halkın ve âlimlerin teveccühünü kazanıyor. Medineliler onun valilik dönemini makbul buluyor ve bu sayede Medine’de Emevî hilâfetine karşı oluşan olumsuz algı bir nebze dağılıyor.

Size göre dönemin Medine’sini diğer ilim merkezlerinden ayıran özelliklerden biri, ilmin henüz mevâliye geçmemiş olması. Bu aynı zamanda yeni problemler üzerinden fıkhın gelişmesini engelleyen bir durum değil mi?

Burada Medine’nin nüfus yapısı da etkin. Zira o dönemde şehirde yaşayanların çoğu hâlâ Arap asıllı. Dolayısıyla ilmin onlar vasıtasıyla devamı anlaşılabilir bir şey. Dış unsurlarla henüz yoğun bir şekilde karşılaşılmamış olması bahsettiğiniz gibi yeni problemler üzerinden fıkhın gelişmesini etkiliyor. İçerideki yapının fazla değişmemiş olması şehirde hâlâ Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden kalma yaşantının izlerini taşıyor ve günlük hayatta karşılaşılan farklı meseleler diğer bölgelere nazaran sınırlı kalıyor. Bunun bir uzantısı olarak Medine’de farazi fıkıh da gelişme göstermiyor. Fıkıh neticede günlük hayatla birlikte yürüdüğü için bölgeler arasındaki bu farklar fıkhetme biçimini de etkiliyor.

360 sayfada 1.578 dipnot kullanmışsınız. Üstelik bunların çoğu klasik Arapça kaynaklara atıf içeriyor. Bu uzun sureli ve titiz bir emeğin göstergesi. Biraz doktora sürecindeki çalışma plan ve programınızdan bahseder misiniz?

Tâbiûn dönemi çalışmalarında pek çok farklı alandan birçok farklı kaynakta sizin çalışmanızı ilgilendiren bilgiye rastlayabiliyorsunuz. Bu sebeple klasik kaynak sayısı ve çeşitliliği fazla. “Uzun süreli ve titiz bir emek” sözünüz, bir doktora sürecini anlatıyor zaten. Herkesin kendine göre belli bir çalışma düzeni oluyor. Bu biraz sizinle alakalı, kişiden kişiye değişir mutlaka. Önemli olan nasıl verimli çalışabildiğinizi belirleyebilmek. Süreç kendi içinde birçok aşama barındırıyor bence. Konuyla ilgili henüz fazla bilginizin olmadığı başlangıç aşaması, sonra bir şeyler yazabilecek hale geldiğiniz ama biraz da dağıldığınız bir aşama ve sonunda da yoğunlaşıp çalışmayı tamamladığınız aşama gibi. Benim her bir aşamada farklı programım ve çalışma yoğunluğum vardı. Tabi uzun bir süreç olduğu için araya zaman zaman başka işler de girebiliyor ve tek gündeminiz doktora olmuyor. Dolayısıyla net bir programdan bahsedemem ancak tezle bağımı hiç koparmadım ve yoğunluğuma göre kimi zaman günlük, kimi zaman haftalık ya da aylık planlar mutlaka yaptım. Bu planların hepsini her zaman gerçekleştiremiyorsunuz ancak yine de şöyle bir faydası oluyor; sizin teze olan dikkatinizi canlı tutuyor ve çalışmalarınıza belli bir düzen veriyor. Bir de bu süreçte motivasyonumu artıran ortamlarda çalışmaya dikkat ettim. Bu kimi zaman ev, kimi zaman kütüphane, kimi zaman da daha farklı bir mekândı. Bir diğer husus da zamanla değişiklikler arz edebilse de hep bir “içindekiler” planım vardı. Böylece konu çok dağıldığında o plana bakıp tekrar daraltabiliyordum. Esnek bir genel çerçeve çizmek uzun süreli çalışmalar açısından faydalı. Neticede size en uygun plan ve program dâhilinde çalışmak gerekiyor ki zaman ve emek israfı olmasın, ‘bu tez bitmeyecek’ hissi oluşmasın.

Fukahâ-ı seb’a’yı bir ekol olarak değerlendirebilir miyiz? Ya da onların ortak kimliği nasıl bir mahiyet ve işleve sahipti?

Fukahâ-i seb‘a’nın, hakkında nass bulunan ya da bulunmayan meseleler karşısında genel olarak benzer bir yaklaşım sergilediği söylenebilse de onları bir ekol ya da bir ekolün kurucuları olarak nitelemek güç. Zira bir ekolden bahsedebilmek için kaynakların hücciyet değerleri, bunlardan hüküm çıkarırken izlenecek metotlar hakkında kapsamlı ve sistematik bir metodoloji gerekli. Tâbiûn dönemi bu tarz metodolojilerden bahsetmek için erken bir dönem. Bununla birlikte fukahâ-i seb‘a’yı ortak hareket eden bir meclis ya da bir fetva kurumu olarak nitelemek de mümkün değil, zira bunun aksine veriler mevcut. Burada söylenebilecek en isabetli söz, fukahâ-i seb‘a kavramının bu tarz oluşumları ifade etmekten ziyade tâbiûn döneminde Medine’yi etkileyen ve etkileri sonraya da yayılan, sahâbî neslinden aldığı ilmî birikimi katkıda bulunup geliştirerek sonraki nesillere aktaran âlimleri ifade etmek için kullanılan bir kavram olduğudur.

İbadetlerden ceza hukukuna fukahâ-ı seb’a’nın ittifak ve ihtilaf ettiği mevzuları detaylı incelemişsiniz. Genel kanaatinizi bizimle paylaşır mısınız? Hangi alanlarda metot farkı onları birleştirmiş ve ayırmış?

Aslında burada tam olarak bir metot farkından söz edemeyiz. İhtilaf ettikleri meseleler genel itibariyle sahâbe arasında da ihtilaflı olan meseleler. Buralardaki ihtilafların temel nedeni de konuya ilişkin farklı haberlerin gelmesi ve bunlar arasından yapılan seçimler. Bu seçimlerde belli kriterler olabiliyor ancak bunu genele şâmil bir metot olarak tavsif edemeyiz. Daha ziyade etkisi altında kaldıkları hocalarının görüşünü benimsemişler.

İmam Malik’in kendinden önceki fukahâ-ı seb’a birikimini mezhepleştiren isim olduğunu vurguluyorsunuz. Bu açıdan söz konusu fakihlerin Malikîlerle ortak noktalarını konuşmaya gerek yok. Peki, İmam Malik’in onlardan ayrıldığı genel yaklaşımlar neler? Çünkü mesela İbni Hazm’ın amelle desteklenmeyen haberin kabul edilmeyeceği şeklindeki görüşleri sebebiyle Malikîlere yönelttiği eleştirilerden anlıyoruz ki iki kuşak arasında bazı usûlî farklar mevcut. Kısaca izahınız yeterli.

Sadece fukahâ-i seb‘a birikimi demeyelim de içerisinde fukahâ-i seb’a’nın da yer aldığı ilmî birikim diyelim. İmam Mâlik bir silsile dâhilinde tevârüs ettiği bu birikime belli bir yöntemle yaklaşmış. Bu yöntemin kendisinden öncekilerle benzeşen tarafları olduğu gibi kendine has tarafları da var. Zaten mezhebin İmam Mâlik’e nispeti de sonrasında takipçileri gelecek olan belirgin bir metodun ortaya çıkmış olması sebebiyledir. İmam Mâlik öncesinde bu kadar net ve sistematik bir metottan bahsedebilmek güç. İmam Mâlik’in metodolojisindeki en önemli delillerden biri amel-i ehl-i Medine. Amel kavramına ve amelin delil olarak kullanılmasına fukahâ-i seb‘a’da da rastlanmakta ancak burada İmam Mâlik’i ayıran onun amele daha sistematik bir şekilde yaklaşması, fetvalarında sürekli amele uygunluğu gözetmesi ve amele yoğun yer vermesidir.

Dikkatimi çeken bir husus, acaba fukahâ-i seb’a’nın tesiri Medine ile ya da daha genel eser ekolü ile mi sınırlı? Mesela Ebu Hanife ya da hocalarının fukahâ-i seb’a’dan istifadelerini anlatan verilere rastladınız mı? Yoksa durum Said b. Müseyyeb’in Rabîa’ya, Sâlim b. Abdullah’ın İkrime’ye karşı tavrında olduğu gibi ehl-i re’y denen kesimle keskin bir ayrımın olduğu yönünde mi?

O dönem için keskin bir ayrımdan bahsedebilmek zor. Yaşanılan coğrafya, ilim tahsil edilen hocaların yaklaşımı gibi sebepler bazı farklı yöntemlerin oluşmasına sebep olmuşsa da ehl-i hadis ile ehl-i re’y keskin ayrımını göremiyoruz. İfade ettiğiniz gibi bazı örneklerde re’y ile yaklaşıma dair eleştiriler mevcut ancak bunu, bir ekolü vurgulayan farktan ziyade ilmî bir eleştiri olarak görmek daha isabetli. Fukahâ-i seb‘a’nın etki alanını sadece Medine olarak göremeyiz. Her ne kadar büyük çoğunluğu Medine dışına fazla çıkmamışsa da hac-umre ziyareti ya da ilim tahsili gibi sebeplerle Medine’ye gelenler vasıtasıyla buradaki ilim diğer bölgelere de yayılmış. Ancak bu etkinin düzeyi ve şekli Medine’deki gibi değil tabi ki. Kûfe ile etkileşim de diğer bölgelere göre daha az. Biz çalışmamızda daha ziyade Medine merkezli bir araştırma yaptık. Diğer ilim merkezlerine ya da mezheplere etkileri ayrı bir çalışmanın konusu olabilir.

Sümeyye hocam, gerek yüksek lisans gerek doktora sürecinde ilahiyatçı bir hanımefendi olarak yaşadığınız zorluklar oldu mu? Bu noktada dergimiz aracılığıyla yetkililere iletmek istediğiniz öneriler, istekler varsa lütfen buyurun.

Yüksek lisansta da doktorada da hem hoca hem de arkadaş grubumuz iyiydi çok şükür. Bu sebeple pek bir sorun yaşadığımı söyleyemem. Ayrıca artık hanımların da başarılı bir şekilde bu alanlarda yer almaları, birer ilim tâlibesi olarak hem kendilerini geliştirmeleri hem de insanlara faydalı olmaya çalışmaları bazı ön kabullerin yıkılmasına sebebiyet verdi. Dönem olarak böyle bir avantajımız da olabilir. Bununla birlikte bayanlarla iletişimde daha dikkatli bir üslubun tercihi, hüsnü niyet, ilmî ortamlarda bulunmamızın memnuniyetle karşılanması gibi genel temennilerimiz var.

Son olarak, yeni doktoraya başlayacak arkadaşlara neler tavsiye edersiniz? Nereden nasıl başlamalılar, hangi hatalara düşmemeliler? Tecrübelerinizi alalım.  

Doktora, devam eden ve büyük ihtimalle devam da edecek olan bir sürecin bir bölümü aslında. Burada öne çıkan şey, uzun süreli bir tez çalışması. O yüzden bu çalışmayı anlamlı hale getirebilmek, “faydalı ilim” mesabesine çıkarabilmek önemli. Aksi halde bir yüke dönüşebilir. Tez konusunun seçimi önemli. Unutulmamalı ki seçilen konu uzun süre araştırılacak ve sizin uzmanlık alanınızı teşkil edecek. O yüzden kişinin araştırdıkça araştırmak isteyeceği, ilgi duyacağı, sevebileceği bir konu olmalı. Bunu kısa sürede tespit etmek her zaman mümkün olmayabilir. Bu sebeple eğer doktoraya başlamadan önce çalışma belli değilse, doktora ders döneminden itibaren konu seçimi meselesi hep bir kenarda durmalı. Konuyu seçtikten sonra uzunca bir süreç başlıyor. Burada da benim tavsiyem doktora ile yaşamayı öğrenmek. Yani hep gündeminizde olmalı ama sizi hayattan da koparmamalı. Hedefler belirleyerek düzenli ve planlı bir çalışma yapmak, bu sürecin güzel bir şekilde yürümesini sağlar. Bir de belli bir alt yapı oluştuktan sonra mutlaka yazmaya başlanmalı. Yoksa bir süre sonra başa dönüp tekrar tekrar okumak durumunda kalabiliyorsunuz. Bu vesileyle bu sürece adım atmış ya da atacak arkadaşlara başarılar diliyorum.

Değerli hocam, size zahmet verdik. Gelecek çalışmalarınızda başarılar diliyoruz. Tekrar istifade etmeyi dileriz. Çok teşekkürler.

Ben teşekkür ederim. Hayırlı çalışmalar dilerim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir