Sait Mermer ile Ehl-i Sünnet Üzerine Konuştuk

Çeşitli gazete ve dergilerde İslam düşüncesine dair yazılarıyla bilinen Sait Mermer’e Ehl-i Sünnet ve Cemaat kavramına dair bazı sorular yönelttik. Verdiği derinlikli yanıtların Türkiye’de oluşan Ehl-i Sünnet literatürüne mütevazı bir katkı sunacağına inanıyoruz. Sait Mermer’i kuram ve düşünce dergisi Notlar’da yer alan düzenli yazılarından takip edebilirsiniz.


Ehl-i Sünnet ve Cemaat Nedir?

Önce şunu ifade edelim: Ehl-i Sünnet yolu bir mezhep yolu değildir yani mezhep değildir. Ana yoldur. Bütün mezhepler bu yoldan türer gelir. Doğru yahut yanlış bir yol takip etmiş olsunlar, farketmez. Doğru olanlar, tamam, Ehl-i Sünnet’in ana akîdesini terk etmedikleri için Ehl-i Sünnet caddesinin içinde kaldılar. Sapanlar ise, ana akîdeyi terkettiler, Ehl-i Sünnet dairesinin dışına çıktılar. Dışına çıktılar diyorum, dikkat. Yani evvelden Ehl-i Sünnet’in dışında bir yerlerde fırkalarını, mezheblerini teşekkül ettirmediler. Ehl-i Sünnet’in içindeyken sapma gösterdiler ve bu ana yolun dışına çıktılar. Bu önemli ve kritik meseleye temas ettikten sonra meseleye bir de tarihsel açıdan bakalım: Malum olduğu üzere Tevrat Hz. Musa’ya, İncil ise Hz. İsa’ya verildi. Aynı Dinin rolleri iki farklı peygambere yani Hz. Musa ve Hz. İsa’ya verildi. Ve iki farklı kitapla milletlerine gönderildiler. İşte Hz. Musa ve Tevrat’a tâbi olan Müslümanlar Hz. Musa’nın mezhebinden, Hz. İsa ve İncil’e tabi olan Müslümanlar ise Hz. İsa’nın mezhebinden oldular. Hz. Musa’nın mezhebini terk edenler Yahudi oldular. Hz. İsa’nın mezhebini terk edenler de Hristiyan oldular. Bunu boş/seküler bir alan icat ederek yaptılar yani mezhebsiz bir alan icat ettiler ve bu boş alanı sanal mezheblerle doldurdular. Günümüzdeki Yahudi ve Hristiyan mezhebleri dediğimiz mezhebler de buradan ortaya çıktı.

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den sonra da Hristiyanlaşma ve Yahudileşme devam etti. Yahudilerin Hz. Musa’ya yaptığı gibi Hz. Ömer’in mezhebini terk edenler “Harici”, Hristiyanların Hz İsa’ya yaptığı gibi Hz. Ali’nin mezhebini terk edenler “Şii” oldular. Bu iki aşırı uca tabi olmayıp Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin yolunu devam ettirenler “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” olarak isimlendirildi. İmam Azam Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Malik ve İmam Ahmet Bin Hanbel; Hazreti Ali ve Hazreti Ömer’in ana yolunu devam ettirdiler ve bu hattın içinde kalarak İçtihat ettiler. Hanefilik, Malikilik, Şafiilik, Hanbelilik böyle ortaya çıktı. Bu bağlamda Fatiha Suresi’nin son iki ayetini dikkatli okuyup iyi anlamamız gerekir. Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: “Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanların yani Yahudilerin/ Yahudileşenlerin ve dalâlete uğrayanların yani Hristiyanların/ Hıristiyanlaşanların yoluna değil.”

Bu bağlamda günümüzde Ehl-i Sünnet omurgayı tehdit eden en büyük tehlike nedir?

Günümüzde Ehl-i Sünnet’i tehdit eden en büyük tehlike bir Haricilik biçimi olarak Mealcilik ve uzantılarıdır. Türkiye’de bu projenin, uzantılarıyla beraber serencamını şu şekilde özetleyebiliriz: Batı’da Ateizm, Hıristiyanlığın bir mezhebi olarak üretildi. Hristiyan, Tanrı’yı Hz. İsa’nın bedenine gömerek öldürdü. Ateist, Tanrıyı maddenin bedenine gömerek öldürdü. Yani kim, ben ateistim diyorsa o, Hristiyanlığın ateizm mezhebi üzerinden Hristiyanlığa dâhil olmuş demektir. Hâl böyleyken Türkiye’de ateizm din karşıtlığı olarak yutturulmaya çalışıldı. Bu bir projeydi ve bir Türk’ün İslam’dan direkt Hristiyanlığa geçişi mümkün olmadığı için ilericilik kılıfı altında Türkler ateistleştirilerek Hristiyanlığa geçirilecekti. Ama bu plan tutmadı. Olan, gayr-i Türk unsurların çocuklarına oldu. Onlar genellikle evvelden Hristiyan olup, bir şekilde Müslüman olduklarını ilan eden ailelerin çocuklarıydı. Bunlar Müslüman iken ilerici olmak için ateist oldular. Çoğu ateist olmakla eski dinleri Hristiyanlığa döndüklerinin farkında değillerdi. Kimisi de farkındaydı. Belanın çoğu, farkında olanlardan geldi.

Türkler üzerinde bu plan tutmayınca Din meselesi üzerinden yeni bir plan devreye sokuldu: Mealcilik. Mealcilik, Kur’an-ı Kerim’i Türklerin elinden dolaylı olarak alma projesidir. Türk’ün elinden Kur’an’ı direkt alamazsınız. Bunu ateizm projesiyle tecrübe ettiler. Türk numarayı yemedi. Bunun için evvelâ Türk’ün İslam’la rabıtasını kuran mezhep bağını Türk’den koparma planı devreye sokuldu. İctihad kapısının açıklığı meselesi istismar edilerek yine “zamana ayak uydurma/ ilericilik” tezi üzerinden türedi müctehidler piyasaya sürüldü. Bu, işin birinci devresiydi. İkinci devrede bu türediler mezheb imamlarını eleştiriye tabi tuttular ve taklidin/mezhebin şart olmadığını öne sürdüler. Üçüncü devre, direkt mezhep imamlarının ictihadlarını dayandırdıkları hadîslerin (sözde) metin eleştirisinin yapılması ve bu hadîslerin râvîlerini yalancılıkla suçlama devresi oldu. Dördüncü devre, işin tabiatı gereği hadîsde uydurmacılığın kaynağı olarak okların Hz. Ebû Hureyre’ye çevrilmesi ve Ebû Hureyre üzerinden sahabelerin adaletinin sorgulanması devresi oldu. Ve akabinde beşinci devrede Hz. Peygamber’in de yanlış yapabileceği iddiası…

Peygamberimiz (s.a.v.)’in yok sayılması: Kur’an tek güvenilir kaynaktır, söylemi üzerinden peygambersiz bir din ihdâs etmek ve tabii olarak netice Deizme vardı. Burada durdular mı? Hayır. Kur’an lafzı tartışmaya açıldı: “Lafız peygambere ait, mana Allah’a ait.” dediler. Delilin ne? Yok. Öyle olduğunu düşünüyorum, demek zorunda. Ama yaşadığı varsayılan, hakkındaki tüm haberlerin yalancı râvîler üzerinden geldiği bir peygamber! Böyle bir peygamberin Allah’dan aldığı manayı lafza dökerek tebliğ ettiği böyle bir Kur’an’ın sahihliği nasıl mümkün olabilir? Bu soruyu açıktan sormuyorlar. Karşısındaki insanlara meseleyi buraya kadar getirdim, gerisini sen tamamla demeye getiriyorlar. Karşısındaki tamamlarsa sonuç nereye varır? Dine dâir tüm güvenini kaybeder. Devamında Dinden nefret ve ateizmi bile geçer, anti-teizme ulaşır. Yani ant-i İslam’a. İslam düşmanı bir ateist… Doğrudan, hop diye Hristiyanlığın kucağına düşüş… Yine Batı’ya yönelik inancın tazelenmesi… Bütün hesap bu… Türk, bu lokmayı yutar mı? Yutmaz. Olan, yine gayr-i Türk unsurların Müslüman çocuklarına olacak. Belanın çoğu yine işin farkında olanlardan gelebilir, Allah korusun. Farkında olmayanlara yazık olacak. Bir kuşak heba edilecek belki de.

Peygamber Efendimiz (sav)’in Sünneti/Hadisi günümüze kadar ulaştı mı?

Bu konudaki naklî deliller bir yana bu soruya sadece bir tane aklî delille cevap vermeyi bile yeterli bulurum: Kuran-ı Kerim biz muhataplarına Hz. Musa’nın, Hz. İbrahim’in, vesair Peygamberlerin kıssalarından haber vermekle, o Peygamberlerin unutulmuş, tahrif edilmiş Sünnetlerini/Hadislerini bize bildirmiş olmuyor mu? Bir kavme bir Peygamber geldiği zaman o Peygamber kendisine gelen vahiyle daha önce gelmiş olan Peygamberlerin unutulmuş, tahrif edilmiş Sünnetlerini/Hadislerini ve o Peygamberlere gelen tahrife uğramış vahyin asıllarını o kavme bildiriyor. Kuran-ı Kerim de, Rasul-i Ekrem (sav)’den önce gelmiş olan Peygamberlerin kıssalarını bize anlatmakla o Peygamberlerin unutulmuş, tahrif edilmiş Sünnetlerini/Hadislerini ve o peygamberlere gelmiş olan vahiylerin asıllarını bildirmektedir.

Buradan hareketle akla direkt olarak şu soru geliyor: “Mesela biz Hz. Musa’nın Sünnetini/Hadisini, Kuran-ı Kerim yoluyla biliyoruz ama bir takım safsata üreten iddia sahiplerine göre Resul-i Ekrem (sav)’in Sünnetini/Hadisini bilemiyoruz. Çünkü o bize -sahih- olarak ulaşmadı. Bu mümkün müdür?” Eğer Resul-i Ekrem (sav)’in Sünneti/Hadisi bize ulaşmamışsa Resul-i Ekrem (sav)’den sonra bir kitap ve bir peygamber gelmiş olması gerekmez mi ki kendinden önce gelen bir Peygamberin yani Resul-i Ekrem (sav)’in Sünnetini/Hadisini kıssa halinde bize aktararak bildirmiş olsun. Böyle bir şey (Resul-i Ekrem’den sonra bir Peygamber ve onunla beraber bir kitabın gelmesi) naklen ve aklen mümkün olamayacağına göre Resul-i Ekrem (sav)’in Sünnetinin/Hadisinin bize kadar değişmeden sahih bir şekilde gelmiş olması aklî ve tarihsel bir zorunluluktur. Kur’an nasıl bize kadar bozulmadan gelmişse Allah Rasûlü’nün sünnetinin de bize kadar değişmeden rivayet edilmiş olması, Kur’an’ın değişmeden gelmesi kadar kat’idir. Yani mesela Hz. Musa’nın hadîsi bu çağa ulaştı; Hz. Muhammed (a.s)’in hadîsi ulaşmadı öyle mi? Şu halde bunun ulaşmadığını iddia etmek tamamen bir hezeyandan ibarettir ve bunu iddia edenin aklını kaybetmiş olmasını gerektirir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir