Muhammed Enes Topgül ile Rivayetten Râviye Kitabını Konuştuk

Söyleşi: Adem Özçelik 

Kitabınızın hikâyesiyle başlayalım. Rivayetten Râviye adlı kitabı yazma fikri nasıl doğdu?

Cevap: Öncelikle kitap etrafında böyle bir söyleşi yapma fikrinizden dolayı sizlere teşekkür ederim. Aslına bakılırsa bu çalışmanın akademik olarak gündemime girmesi ile neşredilmesi arasında yaklaşık 10 senelik bir süre söz konusu. Hadis râvilerinin Şiîlikle ithamlarına dair yüksek lisans tezimi çalıştığım 2009-2010 yıllarında Sünnî Ricâl kaynaklarında ağır Şiîlik ithamlarına maruz kalan bazı râviler hakkındaki ithamların doğru olup olmadığını tespit için Şiî kaynaklara başvuruyordum. Ancak Sünnî kaynaklarda itham edilen haylice râvinin Şiî kaynaklarda yer almadığını tespit ettiğimde hayli şaşırmıştım. Çünkü bu eserler genellikle daha fazla sayıda râvinin Şîa’ya mensup olduğunu gösterme eğilimini taşıyordu. Tez süresinde zaman yetmezliği dolayısıyla bu konunun üzerine çok fazla gidememiştim. Ancak tezi bitirdikten sonra konu üzerine bir müddet düşünüp bu nitelikteki bazı râvilerin rivayetlerini inceleyince ithamlarda rivayetlerin etkili olduğunu görmüştüm. Rivayetlerin, râvilerin tenkit edilmesinde başat etken olduğunu görmem adalete dair yapılan tespitlerin de zabtta olduğu gibi hayli denetlenebilir bir zemine dayandığı anlamına geliyordu. İkinci olarak değerli ağabeyim Mustafa Macit Karagözoğlu’nun doktora tezinde rivayet-râvi ilişkisi Duafâ literatürü çerçevesinde inceleniyor ve adaletin tespitinde rivayetlerin rolüne de dikkat çekiliyordu. Onun çalışması rivayet-adalet ilişkisi hakkında birtakım yargılara varmama imkân verdi. Son olarak gayretli öğrencim ve artık meslektaşım Muhammet İkbal Aslan ile birlikte merhum A‘zamî’nin Menhecü’n-nakd’ini çevirmiştik ve bu kitapta da konuyla ilgili bazı dikkatler vardı.

2010 senesinden itibaren konunun teori ve pratiğine dair okumalar yapmıştım ve özellikle özel okumalarımızda bulduğum her fırsatta bu meseleyi hoca ve meslektaşlarımla paylaşmıştım. Ne var ki rivayetlere dair bölümü büyük oranda 2011-2013 arası yazdığım kitap bir türlü ilerlemiyordu. Çünkü 2012-2018 arasında doktora tezim, bazı makale ve tercümeler benim bu kitaba yoğunlaşmamı engelledi. Son olarak ufak bir kitap çalışmam da bu metne sarf edeceğim mesaiyi böldü. Hâsılı ara ara bazı rivayetleri çalışıp farklı okumalarda rastladığım bilgileri temel sorularım etrafında kaydetmeye devam ettiysem de çalışmanın yarı ölü yarı diri taslağı yaklaşık sekiz sene boyunca bekledi. Meselenin metodik altyapısını kurmak ve teorisini kaleme almak için 2015-2017 arasında belli başlı Suâlât ve Ricâl türü eserler ile önemli gördüğüm bazı çağdaş çalışmaları okuyup notladım, ama ana mesaimi bir türlü kitaba veremedim. 2018 Şubat’ında İslâm Araştırmaları Merkezi’nde (İSAM) özel bir oturumda kitabın kafamdaki taslağını bir grup araştırmacıya sunma imkânı buldum. Bu beni kitaba yeniden ısındırdı. Sonrasında çalışmanın hayli geciken ilk kısmını TÜBİTAK desteği ile Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunduğum 2018-2019 seneleri arasında yazabildim. Oradaki bazı meslektaşlarımla da meseleyi tartıştım. Ancak yazımı oldukça uzun bir zaman dilimine yayılan çalışmamda üslup birliği, kaynak kullanımı, iç atıflar, özellikle imla, eser ve râvi adlarının yazımında görülmesi arzulanan iç tutarlılık gibi konularda bazı sorunlar vardı. Yaklaşık altı ay da metnin hoca ve arkadaşlarım tarafından okunup tashih edilmesi ve yayına hazırlanması süreci ile geçti. Özetle hayli karmaşık bir sürecin ardından kitap akademinin istifadesine sunulabildi.

Girişte cerh-ta‘dîl ilmine dair klasik ve çağdaş bazı görüşlerin gözden geçirilmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Cevap: Maalesef ülkemizde cerh-ta‘dîl ilmine dair yapılan çalışmalar hem kemmiyet hem de keyfiyet açısından yeterli değil. Bundan dolayı ne şekilde oluşturulduğu, yani hangi metoda, esaslara ve delillere dayandığı belli olmayan bazı yargılar, üzerinde yeterince düşünülmeden tekrarlanmaya devam ediyor. Bunlardan biri de “cerh-ta‘dîl’in sübjektif olduğu” iddiası.  Ülkemizde cerh-ta‘dîlle ilgili görüş ortaya koyan hemen herkesin akıllarına ilk gelen bu yargı ciddi anlamda problemli görünüyor. Zira râvinin zabtı söz konusu olduğunda bu tarz bir şeyi dile getirirken defalarca düşünmek gerekir. Çünkü erken münekkitlerin işlettikleri metot (muâraza) objektif ya da olsa olsa ictihâdî olarak adlandırılabilir. Ancak ben cerh-ta‘dîl faaliyetlerini -yeni bir kavram kargaşasına düşmemek adına- “denetlenmeye müsait” ve “denetlenebilir” gibi tabirlerle niteledim kitapta. Muâraza yönteminde münekkitler durumunu inceleyecekleri râvinin tüm rivayetlerini derliyor, ardından bu rivayetleri onun hocasından nakleden diğer kimselerin rivayetleriyle karşılaştırıyor ve hata oranının azlığını dikkate alarak râvi ve rivayet hakkında bir yargıya varıyorlardı. Eğer haber diğer kimselerinki ile örtüşür bir şekilde naklediliyorsa ve rivayetlerin genelinde bu uyum söz konusu ise râvi güvenilir, rivayet sahih kabul ediliyor, aksi takdirde hatanın oranına göre râvi ve haber hakkında bir hüküm veriliyordu. Bundandır ki münekkitlerin râvi değerlendirme ve illet tespiti yargıları arasında %90’ın üzerinde ittifak var. Şimdi bu eylemin sübjektivitesinden nasıl bahsedilebilir bilemiyorum. Sistemin söz konusu nesnelliği klasik ve modern dönemde hem ilel hem de râvi tenkidi hakkında gündeme getirilen puslu tasvirin yanlışlığını ortaya koyuyor. Şöyle ki, gerek ilelin gerekse râviler hakkındaki yorumların ilham ya da kontrolsüz şahsi kanaate dayandığı düşüncesi veya münekkit âlimin otoritesine havale edilmesi sıklıkla karşılaşılan bir durum. Tenkitlerin arkasında bizzat rivayetlerin, yani rivayetleri derleme, birbirleriyle karşılaştırma, terimleri buna göre şekillendirme gibi ciddi bir işçilik ve sürecin yer aldığı görüldüğünde ise puslu tasvirin yerini berrak, net ve tabii ki denetlenmeye müsait bir manzaranın aldığı görülüyor.

Akla gelebilecek tek soru, bu eylemi yapan kişinin mesleki ehliyeti ya da mezhebî eğilimlerinin tenkitteki etkisi olabilir. Cerh-ta‘dîl faaliyetini yapan âlimlerin sayısının hicrî 2. ve 3. asırlarda iki elin parmaklarını geçmemesi, bu ilmin ileri derecede ihtisas gerektirdiğini gösterir. Yani her muhaddis bu faaliyeti yapamıyor, yapanlar ancak ileri düzeydeki ilel ve rical bilgileri ile diğerlerinden ayrılıyorlar. İkinci olarak bu münekkitler herhangi bir râviyi mezhebî eğiliminden dolayı değil hadis ilmine ehliyeti açısından ele alıyorlardı. Bunun bazı istisnaları olabilirse de bu yargıyı nakzedecek yoğunlukla örneği klasik kaynaklardan çıkarmak görebildiğim kadarıyla mümkün değil.

Anladığımız kadarıyla râvilerin ehliyeti için zapt şartı nesnel kriterlere bağlanmış durumda. Fakat bir râvinin adaletine yönelik eleştiriler daha karmaşık. Özellikle erken dönem tenkitlerinin arka planlarını netleştirmek adına siz ne öneriyorsunuz?

Cevap: Evet, burası doğru. Benim iddiam tıpkı zabtta olduğu gibi bir râvinin adaleti açısından tenkidinde başat unsurun rivayetler olduğu. Bunu hicrî 2. asırda adalet meselesinin tartışıldığı iki temel mesele olan yalancılık ve bid‘atçılık ithamları üzerinden takip etmek mümkün. O dönemde râviler ilim halkalarında tanınmayan, ehlince bilinmeyen ya da münekkit bilginlerin zayıflığı ya da uydurmalığı hakkında bir yargıya vardıkları haberleri naklettiklerinde ciddi sorunlarla karşı karşıya kalıyorlardı. Eğer haber bunun yanı sıra herhangi bir marjinal dinî görüşü destekliyorsa sorun daha içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Tabii ki yalancılık ve bid‘atçılık ithamlarının bir kısmı birebir intibalarla da elde ediliyordu. Örneğin herhangi bir râvinin hadiste yalan söylediğini işitmek onu itham etmek için yeterliydi. Yine bir râvinin Şiî cemaatlerle içli dışlı olduğu, Şiî temelli isyanlara katıldığı, ashâb hakkında eleştiride bulunduğu ya da fazilet tartışmalarında Hz. Ali’yi Hz. Osman’ın önüne geçirdiği tespit edildiğinde bu durum mezkûr râvinin Şiîlikle itham edilmesinde etkili olabiliyordu. Ancak ben bazı verilerle de desteklenen bu iki kuvvetli ihtimale rağmen -münekkit âlimlerin görüşmedikleri ve haklarında bir yargı serdederken herhangi bir erken âlime atıf yapmadıkları râviler hakkında çokça beyanda bulunmuş olmalarını dikkate alarak- tenkitlerde metinlerin daha etkili olduğu kanaatindeyim. Aslında bu bir metot önerisi değil, sadece kaynakları farklı bir açıdan okuma teklifi. Ricâl kaynaklarına bu şekilde bakıldığında aslında pek çok ıstılahın rivayetlere dayandığı görülüyor. Münekkitler teorik olarak meseleyi uzun uzadıya anlatmadılarsa da onların yargılarının arka planının ortaya koydukları faaliyetleri üzerinden netleştirilmesi mümkün. Zaten ben de bunu yapmaya çalışmıştım.

Kitapta Şiîlikle itham edilen râvilere önemli bir yer ayrılmış. Bunlar örneğin Kütüb-i Sitte’de ne kadar yer tutuyor ve dahası, varlıkları sonraki hadis rivayet kültürüne nasıl etki etmiş?

Cevap: Açıkçası bu kitapta Şiîlikle itham edilen râvilerin sayısı veya rivayetlerinin temel kaynaklardaki dağılımlarına yoğunlaşmadım. Ancak Kütüb-i Sitte’de rivayetleri bulunan 210 kadar râvinin Şiîlik ithamına maruz kaldığını, bu gruptan ise yaklaşık 80 kadarının farklı oranlarda Şiî eğilimler taşıdığını söyleyebilirim. Erken devir rivayet mantığı açısından bir haberin isnadında zayıf ya da bid‘atçı olmakla itham edilen birinin olması, tek başına o rivayetin reddi için yeterli değil. İşin ehli muhaddisler her bir rivayeti, bir rivayet ağının içerisinde değerlendiriyorlardı. Eğer rivayet konu hakkındaki diğer rivayetlerle ya da hocadan nakilde bulunan diğer kişilerinin haberleriyle uyumlu ise onu kabul ediyorlardı. Bundandır ki Buhârî ve Müslim başta olmak üzere bizim en temel hadis kaynaklarında Şiî eğilimli râvilerin haberleri yer alır. Önemli olan o rivayetin, bütün rivayet kümesi içindeki durumunu, müellifin o haberi eserinin hangi kısmında (yani asıl kısmı mı, mütâbaât kısmı mı vs.) ve ne amaçla naklettiğini bilmektir. Ancak sonraki dönemlerde bu râvilerin temel metinlerdeki varlığı bir sorun olarak görülmüş ve çeşitli savunmalar yapılmış. Klasik/müesses usûl ile erken dönem pratiği arasındaki farklardan biridir ehl-i bid‘atten hadis rivayeti meselesi. Usûl istikrar bulup da “bid‘atçılardan haber alınmaz” yargısı yerleşince bu sefer dönüp Buhârî’deki râviler hakkındaki ithamları geçersiz kılma çabası gündeme gelmiş. Bu tavrın tipik bir örneği olarak büyük Buhârî şârihi İbn Hacer’in Fethu’l-Bârî’ye yazdığı mukaddimeye bakılabilir. Her bir olguyu kendi bağlamında değerlendirmek zorundayız kaynaklarımızı iyi anlamak için.

Peki, cerh-ta‘dîl alanında Türkçe çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Yanılmıyorsam, bu konuda erken dönem metinlerinden yeterince faydalanılmadığını belirtiyorsunuz. Buna benzer başka eksikler gözünüze çarptı mı?

Cevap: Cerh-ta‘dîl sahası ile ilgili yeni ve problematik çalışmalara ihtiyacımız var. Mesela Halil İbrahim Turhan ve Mustafa Tatlı gibi arkadaşların konuya dair çalışmaları hayli seviyeli. 1990’larda ve 2000’lerde yapılan çalışmaları ise kaleme alındıkları zamanki akademik gündem ve seviyeyle değerlendirmek gerek. Artık genel nitelikli çalışmalardan ziyade çok daha spesifik etütler yapılması gerekiyor. Erken dönem kaynaklarını kullanamamak, aslında o kaynaklardan haberdar olmamakla ilgili. Yoksa bu kaynaklar yıllardır piyasada. Mesela klasik hadis usûlüne eleştirel bir gözle yaklaşıp yeni bir metot önerisinde bulunan bir hocamız üç ciltlik bir proje olarak tasarladığı kitaplarının birinde cerh-ta‘dîl’e 100’den fazla sayfa ayırır, ancak ilginç bir şekilde hem o ciltte hem de diğer ciltlerde mesela Yahya b. Maîn’in hiçbir kitabına atıf yapmaz. Ahmed b. Hanbel’in ise sadece el-İlel’inden haberdar gibidir. Hâlbuki bu isimler olmadan cerh-ta‘dîl konuşmak imkânsız. Görebildiğim bir diğer problem geç dönem usûl kaynaklarındaki anlatı ile erken dönem metinleri arasındaki mesafenin tayin edilememesi. Bundan dolayı geç dönemde istikrar bulmuş terimler ile erken Ricâl kaynakları okunduğunda aslında çoğu kavram anlaşılamıyor, yani yanlış anlaşılıyor. Bu durum da kaynaklardan istifade oranını azaltıyor. Bir diğer eksiklik ise cerh-ta‘dîl kaynaklarının sadece râvi hakkında veriler içeren metinler olarak görülmesi. Hâlbuki bu kitaplar erken dönem İslâm toplumunu çözümlemek için pek çok bilgi sunar. Dolayısıyla bu kitaplara sadece râvi bilgisi için değil, genel olarak kültür tarihi konuları için de başvurulmalıdır.

Son olarak, genel tavsiyelerinizi alalım istiyorum. Genç yaşına rağmen hayli üretken bir akademisyen-yazarsınız. Ülkemizdeki hadis talebelerine neler önerirsiniz?

Cevap: Üretkenlik meselesinden pek emin değilim açıkçası. Çünkü klasik bir İslâm âlimi ile karşılaştırıldığımızda altyapı eksikliklerimizin bulunduğu, yazma eylemi için hayli geciktiğimiz ve yaptığımız üretimin de kemmiyet bakımından hayli zayıf olduğu açıkça görülür. Öte yandan Batıdaki prestijli bir üniversitede İslâmî ilimler sahasında çalışan bir akademisyenle karşılaştırıldığımızda da akademik özgeçmişlerimizin, yani yazıp çizdiklerimizin yekûnu ve kalitesinin zayıf olduğu ortada. Kendimizi her iki grupla karşılaştırırken de yaşadığımız dönemi ve coğrafyayı, yetiştirilme tarzımızı, eserlerimizin mahiyetini dikkate almak durumundayız. Bunların dışında üniversitelerimizin kurgusu da akademik üretimi zorlaştıran bir diğer faktör. Çünkü işinizi layıkıyla yapmak için çırpındığınızda öğretim faaliyetleri kişiyi çok meşgul ediyor, dolayısıyla ancak fırsat bulduğumuz boşluklarda, ara tatillerde, yaz döneminde vs. yazı-çizi işlerine bakabiliyoruz. Muhtemelen dikkatimi çok fazla okul dışına kaydırmadığım ve düzenli olarak çalışmaya gayret ettiğim için ufak-tefek bir şeyler yazabildim. Ancak önümüzde çalışılması gereken yüzlerce konu var…

Az önce zikrettiğim sorunlara rağmen genç ilim taliplerine tavsiye mahiyetinde birkaç şey söyleyebilirim. Öncelikle bir ayağımız her zaman klasikte olmalı ve oradan hiçbir zaman kalkmamalı. Bu devamlılığı sağlamanın en iyi yolu, düzenli olarak hoca ya da arkadaş gruplarıyla klasik metinleri müzakereli olarak okumak. İkinci olarak sadece Arapça değil, dünyayı takip edebilmek için en az bir Batı dili çalışmamız gerek. Çünkü metodik anlamda Batılı çalışmalardan istifade etmek durumundayız. Üçüncü olarak okuma eylemini geniş tutmamız lazım. Sadece kendi çalıştığımız alanda değil, öncelikle diğer İslâmî ilimlerde, ardından da sosyal bilimlerde esaslı bir altyapıya sahip olmalıyız. Özellikle aslî okumalarımızın yanında her hafta bir de roman veya hikaye okumalıyız. Yazdıklarımızı okunabilir kılmak isteğimiz öncelikle düzgün bir üslupla yazmamıza bağlı. İyi yazı yazma eylemi ise ancak iyi bir okuyucu olduğumuz takdirde mümkün.

Muhammed Enes hocam, zahmet verdik. Teşekkür ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

Ben teşekkür ediyor ve hayırlı çalışmalarınızın devamını diliyorum.  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir