Tunahan Erdoğan

1983 Antalya doğumluyum. 1995 yılında ilkokulu bitirmemin hemen ardından babam köyümüzde ve bölgemizde gelenek olduğu üzere beni bir cemaatin Kur’ân kursuna okumam için kaydettirdi. Bir taraftan ortaokula devam ederken diğer taraftan yurtta dini dersler almaya başlamıştık. İlmihal bilgilerini ve Kur’ân okumasını öğrenmek ile başlayan bu süreç tecvîd, ezber, sarf ve nahiv ile devam ediyordu. İtiraf etmeliyim ki Emsile kitabını okumak ve ezberlemek bana çok zor gelmişti. Ancak “Devâm mermeri bile keser” kaidesince bir süre sonra zorluk kayboldu. Ardından Binâ kitabı oldukça kolay gelmişti. Avâmil kitabında ise taşlar yerine oturmaya başlamıştı.

Yurtta aldığımız eğitim oldukça disiplinli ve katı idi. Yemek, ders ve ibadet saatleri muntazam idi ve asla sekteye uğramazdı. Ayda bir ev iznimiz mevcuttu. Gerçi okul ile evimiz arasındaki mesafe çok yakın olduğu için teneffüs yahut boş derslerde evimize gitmem mümkündü. O zamanlar ilkokuldan sonra ortaokula başlamadan önce bir yıllık “hazırlık eğitimi” denilen dini dersler veriliyordu. Fakat ben bunu okumak istemediğim için babamla baştan pazarlık yaptım ve uzun uğraşlar sonunda hazırlık okumadan beni yurda kaydetmeyi kabul ettiler. Fakat diğer arkadaşlarıma kötü örnek olmam dolayısıyla sonraki süreçte bazı hocalar bana kafayı takmışlardı. Sonraki bir yıllık sürede hazırlık okuyan arkadaşlarıma yetiştim. İkinci yılda ise onlardan daha başarılı olmuştum. Böylelikle hazırlık eğitimi almaya gerek olmadığını hem kendime, hem aileme, hem de hocalarıma ispatlamış oluyordum. Zaten bizden bir yıl sonra kesintisiz sekiz yıllık eğitim yasalaştığı ve 28 Şubat süreci başladığı için artık yurtlarda hazırlık eğitimi de tarihe karışmıştı.

3 yıl süren ortaokul hayatım boyunca yurtta aldığım dersler ve hocaların sohbetleri benim önceden de var olan dini ilimlere karşı alâka ve muhabbetimi oldukça artırdı. Ortaokul bittiğinde önümüzde iki seçenek vardı. Birincisi liseye yine cemaatin yurtlarından devam etmek, ikincisi okulu bırakıp dini ilimlerin tedrisine cemaatin sisteminde devam etmekti. Hocalarımın telkini ve yönlendirmesi doğrultusunda okul eğitimimi bırakarak rahle-i tedrîsin önüne diz çöktük. Kesin bir kararlılık ile dini ilimleri tahsil etmeye azmetmiştim. O zamanlar bu tercihimin hiç kimsenin tesiri altında kalmadan kendi irademle gerçekleştiğini düşünüyordum. Fakat daha sonra geriye dönüp o yılları gözden geçirdiğimde aslında sistematik bir yönlendirmeye maruz kaldığımı anlamıştım.

Böylece sarf ve nahiv eğitimi alacağım bir yıllık yeni bir dönem başlamıştı. Son derece disiplinli geçen ilk yılda sarf, nahiv ve kırâat eğitimini biraz daha ilerletmiş idik. Fakat açıkça söylemek gerekirse bu eğitim ileri metotlara dayalı bir tedrîsât değildi. Geleneksel ve belli kalıpların ezberlenmesine/tekrar edilmesine dayalı bir tedrîs sistemiydi. Evet, okutulan dersi anlıyor ve anlatabiliyordum. Fakat birlikte okuduğumuz her arkadaş için aynı durum söz konusu değildi. Oldukça otoriter olan hocamıza anlamadığımız yerleri sorup öğrenmemiz ise pek imkan dahilinde değildi. Aynı yurtta bizimle birlikte kalan ve okula giden öğrenciler vardı. Bizim amacımız dini ilimleri en mükemmel şekilde öğrenip söz konusu öğrencilere ve topluma İslâm’ı ve İslâmî ilimleri en güzel şekilde öğretmek iken, onların amacı bir meslek sahibi olmak idi. Bu açıdan kendimizi onlardan ayrıcalıklı ve daha üstün bir konumda görüyor ve kabul ediyorduk. Bu ilk senemden itibaren dışarıdan tamamen tecrit edilmiş bir şekilde yalnızca derslerimize odaklanmıştık.

Bu dönemden aklımda kalan en önemli hadiselerden birisi Arapça sarf okumaya başladığımız ilk gün hocanın bize Latin harfleri ile not almayı kesin bir şekilde yasaklaması olmuştu. Sadece okuyabiliyor, fakat yazmasını bilmiyorduk. Çok zor olsa da her duyduğumuz kelimeyi Osmanlı Türkçesi ile yani Kur’ân harfleri ile yazmaya çalışarak kısa sürede Osmanlı Türkçesi ile yazmayı öğrendik. Bu durum, katı ve disiplinli eğitimin başarısını göstermesi açısından benim için önemli bir ders olmuştu.

Bu yıl, 28 Şubat’ın hemen arkasında bulunan ve sürecin etkilerinin açıkça hissedildiği bir dönem idi. Ancak yemek saatlerinde izleyebildiğimiz haberler vasıtasıyla başörtüsü zulmünü, irticâ vb. söylemleri duyabiliyorduk.

Yurtta kaldığımız sürede kullanılan alanların temizliğini de kendimiz yapıyorduk. Herkesin belli bir bölgesi vardı. Her sabah buranın temizliğini mükemmel bir şekilde yaptıktan sonra derse başlıyorduk. Sırayla yemekhane nöbeti tutuyor, yemek yenilen alanı temizliyor, bulaşıkları yıkıyorduk. Doğrusu bu sistem bizim için oldukça faydalıydı ve bize ciddi bir sorumluluk duygusu kazandırmıştı. Yurt çok düzenli, temiz ve hijyenikti. Herkes işini bir hizmet şuuruyla yapıyordu.

Bir yıllık eğitimi başarı ile tamamladıktan sonra ikinci safhaya geçmiştik. Başka bir hocadan daha üst seviyede sarf (Binâ, Maksûd) ve nahiv (İzhâr, Kâfiye) derslerini okuduktan sonra Hanefî fıkhından Nuru’l-îzâh’ı da okumuştuk. Bu dönemdeki hocamız çok daha disiplinli ve katı idi. Ancak ilim ve donanım bakımından çok daha ilerideydi. Özellikle nahiv ve belagat konularında yalnızca kuralları değil, kuralların arkasında yatan mantık ve felsefeyi de bize öğretiyordu. Bundan dolayı kendisine çok saygı duyuyor ve kendisini seviyorduk. Fakat diğer taraftan okula son derece karşıydı. Yurtta kalan ve okula devam eden öğrencilere karşı da son derece katıydı. Ona göre hayatta en önemli iş dînî ilimlerin tedrîsiydi. Kendisini tam anlamıyla bu işe adamıştı. Öyle ki bir gün kalp krizi geçirmiş, yoğun bakıma alınmıştı. Bunu duyunca çok üzülmüştük. Nasılsa derse gelemez diye her sabah hiç şaşmayan ders saatimiz olan 08:00’da ders halkasına oturmamıştık. Az sonra bir arkadaş “Hoca derse geldi sizi bekliyor!” dediğinde çok şaşırmıştık. Meğer doktora “Ben burada duramam. Talebelerim beni bekliyor!” demiş, doktorun tüm ısrarına rağmen derse gelmişti. Koşarak derse oturduğumuzda bize her zaman yaptığı gibi uzun uzun dersin ve ders okutmanın öneminden bahsetti. Kendisi evlendiği günün sabahında bile ders okutmayı ihmal etmemiş birisiydi. Düğün gününde bile ders halkasından kaldırıp zorla kendi düğününe götürmüşlerdi. Bu kadar ders aşığı bir insandı. Bu hocamız halen hayattadır. Kendisine ilim adına çok şey borçluyum. Dualarımdan eksik etmem. Ancak okula ve okul eğitimine karşı duruşuna katılmam bugün için mümkün değil. Kendisinden ders almaya başladığım ilk gün Açıköğretim Lisesi’ne kaydolmak için izin istediğimde duymadığım söz kalmamıştı. Bu hocamız her sabah 08:00’da derse başlar, kesintisiz biçimde 13:00’a kadar ders okuturdu. İhtiyaç yahut başka önemli bir sebep olmadan asla derse ara vermezdi. “Çocuklar! Demiri ateşe sokup çıkarmakla dövülecek tava gelmez. Tava gelmesi için ateşte uzun süre beklemesi gerekir. İşte ders de böyledir. Derse az bir müddet devam edip teneffüs yapmakla istenen netice hâsıl olmaz!” derdi. Fakat bu sürenin oldukça uzun olduğunu, kimi zaman ihtiyacımızı gidermek için bile izin istemekten çekindiğimizi belirtmemde fayda var.

Bu hocamdan kazandığım güzel bir haslet de not tutma alışkanlığıdır. Bize mutlaka duyduklarımızı kaydetmemizi tavsiye eder, kayıt altına alınmayan bilginin kaybolacağını ifade ederdi. Bu yüzden gecelerimizi hocamızın kitabındaki notları yazarak değerlendirirdik. Oldukça kısıtlı kaynaklar içinde en çok hocamızın kitabında bulunan bu notlardan istifade ederdik. O da önceki hocamız gibi notların Osmanlı Türkçesi ile kaydedilmesi gerektiği konusunda son derece tavizsiz idi. Özel bir ders almamamıza rağmen bugün Osmanlı Türkçesini oldukça ileri seviyede yazabilmemi ve okuyabilmemi hocalarımızın bu tavizsiz tutumlarına borçluyum.

Bu süreçte 28 Şubat’ın etkileri tüm boyutları ile artık hissedilmeye başlanmıştı. Öyle ki kaldığımız yurtta hiçbir Arapça kitap bulunmasına kesinlikle izin verilmediği için kitapları öğle arasında ve akşam geç vakitte dışarıya taşıyor, sabah tekrar getiriyorduk. Bu işi 3 yıl boyunca bizzat ben yapmıştım. Kimi zaman muhtemelen ihbar sonucu kaldığımız yurda polis tarafından baskınlar düzenlenirdi. Bu baskınlar genellikle gece yapıldığı için geceleyin yurttan kaçar, muz bahçelerinde, sokaklarda yahut camilerde sabahlardık. Soğuk kış gecelerinde korku içerisinde ve tir tir titrediğimiz zamanları hiç unutamam. Küçük bir çocuk olarak bu yaşadıklarım hâlet-i rûhiyem üzerinde derin izler bırakmıştır. Fakat ne kadar ilginç ki daha sonra söz konusu günleri çok çabuk unutan cemaatin 28 Şubat’ın olumsuz etkilerini ortadan kaldıran hükümete azılı ve katı bir düşman kesildiğine şahit olduk. Bu dönemde baskılar o kadar artmıştı ki derslere bir aydan fazla bir süre ara vermek zorunda kalmıştık.

Üçüncü tedrîs yılımızda aynı hocadan Kudûrî, Molla Câmî, Telhîsu’l-Miftâh, Kasîde-i Emâlî, Metnü’l-Akâid, Alâka risâlesi, İsâ Gôcî ve Menâr risâlesini okuduk. Yaklaşık iki aylık yaz kampı döneminde İzzî ve Şerhu’l-Akâid’in önemli bir bölümünü de okuduk. Küllî kâidelerin 100 tanesini örnekleri ile birlikte ezberledik.

Tedrisatımızın bu üç yılında katı ve disiplinli bir biçimde okuduğumuz bütün kitapları ezberliyorduk. Öyle ki bir kitabın okuması bitince birkaç günlük bir gözden geçirme ve tekrar süresinden sonra hocanın önüne oturup kitabın metnini -ayetler, hadisler, şiirler, tarifler ve bazı önemli yerler Arapçasıyla birlikte olmak şartıyla- baştan sona hocaya ezberden okuyorduk. Kitabın 150-200 sayfalık olması bile durumu değiştirmiyordu. Mesela eski baskıyla yaklaşık 170 sayfa olan Kazvînî’nin Telhîsu’l-Miftâh isimli kitabını sabah başlayıp öğlene kadar ezberden hocamıza okuduğumu hatırlarım. İzhâr ve Kâfiye gibi nahiv kitapları için de aynı durum söz konusu idi. Bu yöntem kuşkusuz bugün pek çok kimse tarafından tenkit edilmektedir. Fakat ben özellikle gramer kuralları ve alet ilimlerine dair kitapların ezberletilmesinin faydalı olacağı kanaatindeyim. İnsanoğlunun hafızasının ne kadar kuvvetli olduğunu o günlerde anlamıştım. İtiraz etmek gibi bir lüksümüz bulunmuyordu. Bu, vazgeçilmez bir kuraldı. Bazı arkadaşlarımız oldukça zorlanmalarına rağmen bu katı kuralı bildikleri için onlar da ezberliyorlardı.

Son yılımız artık mezun olacağımız seneydi. Bu dönemde Mir’âtü’l-Usûl, Şemsiyye, Şerhu’l-Akâid kitaplarını okuduk. İmâm Rabbâni’nin Mektûbât’ı gibi bazı tasavvufî metinlerden de seçme bölümler okuduk. 2002 yılı Temmuz’unda 4 yıllık medrese hayatımız sona erdi. 3 yıllık okul dönemini de dahil edersek 1995’ten 2002’ye kadar toplam yedi yıllık tahsilden sonra 18 yaşımı doldurmadan hoca olmuştum.

Bu son senemizde bir hocamın benim üzerimde derin izler bıraktığını söylemem gerekmektedir. Zira cemaatte okuduğum ve gördüğüm hocalar arasında en ufku geniş ve en ileri seviyede ilme sahip olanı oydu. Hem klasiği çok iyi biliyor hem de yakın tarihimizde ve günümüzde yaşayan alimleri ve eserlerini biliyordu. Klasik cemaat ve medrese hocalarından çok farklıydı. Muhammed Zâhid el-Kevserî, Mustafa Sabri Efendi gibi alimleri ve eserlerini ilk defa ondan duymuştum. Dış dünyaya onun sayesinde birazcık da olsa gözlerimi açtım demem mümkündür. Hocanın farklılığını keşfettiğimde yurttan dışarı çıktığım ilk gün Unkapanı’na gidip bütün paramı vererek bir sürü kaset satın almış ve arkadaşımdan aldığım walkman ile hocanın derslerini kaybetmemek için kayıt altına almıştım. Bu kayıtları halen saklamaktayım.

Medrese yahut yurt hayatının bana kazandırdığı çok sayıda olumlu şey var. Disiplinli bir öğrenim hayatı, belli seviyede Arapça ve İslâmî İlimler eğitimi, kişisel sorumluluk, temizlik, hijyen, birlikte yaşama kurallarının tatbiki, sigara, alkol, uyuşturucu vb. kötü alışkanlıklar ile kötü arkadaşlardan uzak durma, belli bir manevi eğitim almam gibi hususlar bunlardan bazılarıdır. Medrese eğitimi almamış olsaydım yaşadığım coğrafi bölge itibarı ile kuvvetle muhtemel İslâmî düşünceye sahip biri olmam mümkün değildi. Olumsuz olarak nitelenebilecek bazı hususlar ise yurdun dışındaki gerçek toplumsal hayattan kopukluk, zamanın gerektirdiği okul eğitimini alamayışım, katı, baskıcı, disiplinli eğitim nedeniyle yaşadığım özgüven eksikliği, ailemden uzak yıllar geçirmem gibi hususlardır.

Diğer taraftan yurtta medrese tahsili ile geçirdiğim 3+4 yılın daha sistematik ve metodik bir eğitim ile bana ve arkadaşlarıma çok daha fazla katkı yapması da mümkün idi. Fakat dönemin şartları ve zorlukları bize bundan daha iyisini sunamıyordu. Yine de belirtmem gerekir ki şu anda maddi bakımdan söz konusu medreseler/yurtlar çok daha gelişmiş ve ilerlemiş olmalarına rağmen tedrîsât sisteminde ve metodunda bir ilerlemeden söz etmek imkansızdır. Bilakis bizim okuduğumuz döneme göre bir nebze gerilemeden bile söz etmek mümkündür. Müfredatta en küçük bir değişiklik yapılması yahut mevcut ders kitaplarına küçük bir eklemenin yapılması mümkün değildir. Aynı şekilde ders okutma sisteminde bir yenilik önerilmesi yahut modern tarzda yazılmış daha kullanışlı ve daha faydalı bir kitabın -velev ki gramer alanında bile olsa- okutulmasının önerilmesi imkansızdır. Halbuki bugün üniversitede çalışan ve çok sayıda farklı vakıf ve dernekte söz konusu ilimleri okutan biri olarak denediğimiz başka bazı metotlar yahut kitaplardan daha fazla verim aldığımızı rahatlıkla söyleyebiliyorum. Çok anlamsız bulduğum başka bir husus ise günümüzde tahkikli ve daha mükemmel neşirleri yapılmış olmasına rağmen kitapların Osmanlı döneminde yapılmış baskılardan okutulmasında ısrar edilmesiydi. Bu kesinlikle değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez bir kuraldı. Bu durum aslında şeklen bile olsa geleneğe eklemlenmenin söz konusu yapılarda ne kadar önem arz ettiğini de göstermektedir.

O dönemde hiç anlamadığımız ve anlamlandıramadığımız başka bir konu ise hocaların ve genel anlamda cemaatin açıköğretim bile olsa okul eğitimine, imam hatiplere, diyanete, ilahiyatlara ve diğer cemaatlere karşı katı ve hatta düşmanca tavır, tutum ve söylemleri idi. Arkadaşlar ile kendi aramızda bunun ne kadar yanlış olduğunu, onların da müslüman olduklarını, bu tavrın kardeşliği değil, düşmanlığı pekiştireceğini konuşurduk. İşin ilginç ve tuhaf olan tarafı o dönemde bizim okumamızı istemeyen ve bizi okula değil de medrese eğitimine teşvik edip yönlendiren cemaatin aradan geçen çok az bir müddet sonra kendisinin okullar açması ve gayretinin çoğunu okul eğitimine teksîf etmesi idi.

En önemli olumsuzluklardan birisi ise cemaatin, ümmetin kendi dışındaki asıl büyük kısmından kopuk olması, ümmet deyince sadece cemaatin algılanması, müntesiplerin İslam dünyasının dert ve sıkıntılarından sanki özellikle habersiz bırakılması, İslami ilimler sâhasında -velev ki ehli sünnet bir alim olsun- cemaat dışı insanlardan ve kitaplardan faydalanmanın yasak olması idi.

Medrese eğitiminin bir başka olumsuz tarafı hiçbir ilmin tarihine yönelik dersin bulunmaması idi. Benim için okuduğum ilimlerin tarihleri kapkaranlık bir sayfadan ibaret idi. Zira ne alimlerin ne de ilimlerin birbirlerinden etkilenmeleri, gelişim süreçleri vb. konularda hiçbir bilgiye sahip olamıyordum. Benim için fıkıh en baştan beri kemal seviyesinde fıkıh idi. Kelam, sarf, nahiv gibi ilimler de öyle. Ne zaman ki İlahiyat Lisans eğitimine dışarıdan başladım, bu konuları kavramaya başladım. Bu bakımdan medreselerde ilimlerin tarihlerinin okutulmamasını büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Modern ilahiyat eğitiminin belki de en faydalı yönlerinden birisinin ise ilimlerin tarihsel süreçteki geçirdikleri değişim ve dönüşümlerin takip edilmesi olduğunu düşünüyorum.

Benzer şekilde matematik, felsefe, edebiyat, şiir, sanat, yabancı dil gibi eğitimlerin olmayışını medreseler ve medreselerde okuyan talebeler için büyük kayıp olarak görüyorum. Kuşkusuz bunun en önemli sebeplerinden birisi medreselerin arkasında devlet desteğinin olmayışıdır. Türkiye’deki medreseler arasında bir koordinasyon ve insicâmın olmayışı, her medresenin kendi sistemini mutlaklaştırması, birbirinden bağımsız ve yerel yapıların ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur.

Medresenin yazmaktan çok okumaya yönelik bir fonksiyon icra etmesini de bir tür eksiklik olarak görmek mümkündür. Medresede en başarılı hoca ya da öğrenci en güzel ders anlatan hoca ya da öğrencidir. Yazmak ve eser meydana getirmek günümüz medreselerinin fonksiyonlarından biri değildir dense yeridir. Bu yüzden medreseden mezun olanların akademi ile buluştuklarında en çok zorlandıkları şey yazmaktır.

Bizim okuduğumuz sistemde gördüğüm en büyük noksanlıklardan biri de usûl ilimlerinin üzerinde fazla durulmaması idi. Usûl ilimlerinden kastım başta Usûlü’d-dîn olan kelâm ilmi ile fıkıh usûlü, hadis usûlü ve tefsîr usûlü ilimleridir. Kelâm ve fıkıh usûlünden bazı metinler okutuluyorsa da bunlar da istenilen seviyede ve derinlikte değildi. Hadis usûlü ve tefsir usûlü ise hiç okutulmuyordu. Her medresede olduğu gibi sarf ve nahiv üzerinde fazlaca durulması usûl ilimlerine vakit bırakmıyordu. Gerçi bu ilimleri okutabilecek seviyede hoca bulmak da kolay değildi. Halbuki bu ilimlerin okutulmaması yanlış inanışlar, bazı hurafeler ve ilmî hatalara yol açar. Nitekim bunun izlerini de görüyorduk. Örneğin uydurma hadisleri en büyük hocalar bile sahihmiş gibi okuyup anlatabiliyorlardı yahut kelam ilminde açıkça ifade edilmiş bir konuda bazı hocalar bunun tam aksi görüşler ortaya atabiliyorlardı. Mesela, müslüman olduğunu beyan eden, namaz kılan ve diğer dini ahkâmı icrâ eden birine sebebini dahi belirtmeden münafık, kafir, sapık yahut mezhepsiz damgası kolaylıkla vurulabiliyordu. Bu durumun hâlen devam ettiğini gözlemlemek insana acı ve üzüntü veriyor.

Medresenin kronik bir sorunu da Türkçedir, Türkçenin doğru ve etkin biçimde kullanılamamasıdır. Pek çok kelime, kavram ve terim -Türkçesi mevcut olduğu halde- olduğu gibi alınır yahut ilgili kelimenin mastarı ile ifade edilir. Bu yüzden medrese öğrencisi çoğu zaman okuduğu metni anlamlandıramaz. Kimi zaman da anladığını ifade etmekte ve anlatmakta problem yaşar. Halbuki az bir sözlük yardımı alınması bu sorunu en azından bir miktar azaltacaktır. Bir örnek vermek istiyorum. Kâfiye kitabı okutan yaşlı bir hocamız orada “kelâm”ın tarifini anlatırken “(Aralarındaki) İsnâd sebebi ile iki kelimeyi tazammun eden şeydir” diye tarifi Türkçeleştirir. Hayatında ilk defa “tazammun” kelimesi ile karşılaşan öğrenci hocaya “Hocam, bu “tazammun” ne demek?” diye sorar. Hoca kızar ve bağırarak “Tazammun, tazammun demek!” der. Daha sonra bu arkadaş gülerek bu hadiseyi bize anlatmıştı. Halbuki “İki kelimeyi ihtivâ eden, kapsayan, biraraya getiren şeydir” dese çok rahat bir şekilde anlaşılacak. Fakat hoca da bilmiyor, araştırıp bakmaya da ihtiyaç duymamış. Türkçe konusunda son derece hassas olunması gerekmektedir.

Medreseler iyisiyle kötüsüyle bu memleket insanına çok büyük hizmetler yaptılar. Birden fazla neslin belli seviyede İslâmî şuur kazanmasına vesile oldular. Ancak çağın ihtiyaçları değişiyor. Medreselerin çok fazla sayıda sebepten dolayı bu değişim ve dönüşüme ayak uyduramadığını söylesek herhalde yanlış söylemiş olmayız. Bu bakımdan medreselere ihtiyacın devam ettiğini ve edeceğini, fakat hem tedrîsât şekli ve kalitesi, hem de aralarında koordinasyon ve insicâm sağlanması gibi çok sayıda hususta önemli adımlar atılması gerektiği düşüncesindeyim. Bugün üniversitelerimizde öğretim üyesi olarak görev yapan özellikle medrese eğitimi almış hocalardan bu konuda muhakkak fikir ve yardım alınması gerekmektedir.

1 Yorum Bulundu “Tunahan Erdoğan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir