Ehl-i Hadisin İsyanları*

Berâ Nezâr Rayyân [**]

Çev. Şuayip Seven [***]


Bugünün entelektüelinin günümüz hadisçileri hakkında bildiği tek şey herhalde yöneticilere itaat, emirlerine teslim, onların arzularına göre fetvalar ve onlara karşı sözlü de olsa muhalefeti haram saymaktan ibaret olsa gerek. Onların bu tutumları bazen muhalif görüşte olanları yöneticilere ihbar etmeye ve tutuklatıp işkencelere uğratmaya kadar gitmektedir. Peki kendilerini nisbet ettikleri gerçek ehl-i hadis ulemesı onların yöneticilere gösterdiği aşırı iltifatı ve yağcılığı yapmışlar mıydı? İlk dönem ehl-i hadis uleması, bugünün hadisçilerinin zalim, günahkâr yöneticilerine -içlerinden birisinin söylediği gibi hergün canlı yayında yarım saat açıktan günah işleseler bile itaat ederim- dedikleri gibi itaat ederler miydi?

Günümüz hadis ulemasının her türlü zulümleri işleyen yöneticilerin lehine bitmez tükenmez fetvalarının tam aksine, el-Ḥasan el-Baṣrî (ö. 110) ve Süfyân b. ʿUyeyne (ö. 198) gibi ehl-i hadisin ilk temsilcileri “üç kişiyi eleştirmek gıybet sayılmaz” fetvasını vermişler ve bunların arasında “zalim yöneticileri eleştirmeyi” de zikretmişlerdir. [4] Günümüz hadisçileri ise zalim yöneticilerin menfaati için insanları gammazlamaya ve ispiyonlamaya cevaz vermektedirler. Ve bunu Hz. Peygamber’in sahih ve açık “bozgunculuk maksadıyla söz taşıyan, kovuculuk ve gammazlık yapan (nemmâm) cennete giremez.” [5] hadisine rağmen yapmaktadırlar.


Tarihi Arka Plan


Hiç kuşkusuz selef ulemasının zalim yöneticilere karşı tutumu tek tip değildi. Bunu onların bu tür yöneticilere yönelik silahlı ayaklanmaya karşı takındıkları farklı tutumlarında görmek mümkündür. Çoğu klasik dönem uleması silahlı ayaklanmayı haram saymış, ancak münkerin inkarını ve zulme karşı sılahsız muhalefetin vacip olduğunu da söylemeden geri durmamışlardır. Bunların içinde ehl-i hadis uleması yöneticilere karşı muhalefette şanlı bir geçmişe sahiplerdir. Bu makalede bu şanlı tarihin bir kısmını arz etmeye çalışacağız. İlk dönem “Ehl-i Hadis’i” siyasi yönetime karşı mesafeli tutum almaya, tabir yerinde ise, sol bir çizgi takip etmeye götüren nesnel sebeplerden de bahsetmek istiyoruz.

Muhaddislerin yöneticilere uzak durmalarına sebep olmuş amillerin başında onların hadis usulünün ana taşıyıcı unsuru olan “ravi eleştirisi” prensibine tabi olmalarını sayabiliriz. Nitekim hadis ilmi eleştirel bir ilimdir ve amacı da, hadis terminolojisi kitaplarında ifade edildiği üzere, sahih hadisi sahih olmayandan ayırmaktır. Bunu sadece üstün eleştirel bir ruha sahip insanlar yapabilir. Bu eleştirel ruh sayesinde ravileri, senedleri, hadis metinlerini değerlendirmişlerdir; başkalarının ardından konuşmayı ve ayıpları açığa vurmayı yasaklayan klasik islami literatüre takılmadan, ravilerin durumlarının açıklanmasının gerekliliği prensibine bağlı kalmışlardır. İşte bu durum bu mesleği yapan insanlarda doğal bir eleştirel meleke geliştirmiştir. Bu eleştirel meleke onlara yanlış yapanlara karşı acı hakikati haykırma cüreti kazandırmıştır.

Muhaddislerin yöneticilerden uzak durmalarının başka bir sebebi de yöneticilerin yakınında olmanın hadisin sıhhat şartlarından biri olan ravinin âdil olma özelliği ile çelişiceği düşüncesidir. Zira yöneticinin yanında olan onun şüpheli malından istifade eder ve bu durum onun kişiliğine tesir eder. Nitekim cerh ve tadil kitapları “sultanlardan mükafat” alanlara yönelik eleştirilerle doludur. Rivayetler Aḥmed b. Ḥanbel’in (ö. 241), amcası İsḥâḳ b. Ḥanbel’in arakasında namaz kılmamasını ve amcası ile birlikte onun iki oğulları ile hiç konuşmamasını, onların yöneticilerden mükafat almaları ile açıklamıştır.[6]

Muhaddislerin yöneticilere karşı gösterdikleri bu katı tavır ancak onların Hz. Peygemberin mirasına olan sadakatları ile açıklanabilir. Onlar Hz. Peygamber’in ve onun râşid halifelerinin sîretini kendi zamanlarındaki zalim, rüşvetçi ve vurdum duymaz yöneticiler ile karşılaştırdıklarında kapanmaz bir uçurumla karşılaşmışlardır. İşte bu gerçek onların kendi zamanlarındaki yöneticilerin kötü uygulamalarına göz yummamalarını sağlamıştır.


Erken Dönem Muhalif Hareketler


Hadisçiler siyasi otoriteye karşı eleştirel tutum için ilk rol modellerini yöneticiler karşısında hakikati haykıran sahabilerde bulmuşlardır. Bu sahabiler yöneticilerde Rasulullah (a.s)’ın kendilerini bıraktıkları yoldan ufak bir sapma gördüklerinde her zaman hakikati haykırmışlardır. Burada kimi sahabenin “büyük fitne (el-fitne el-kubrâ)” diye bilinen ʿUs̠mân b. ʿAffân (ö. 35) döneminin sonlarına doğru sahabe arasında baş gösteren olaylardan nasıl uzak durduğunu da örneklerle göstereceğiz.

Ebû Ẕer el-Ġıfârî (ö. 32), Aḥmed b. Ḥanbel’in Müsned’inde yaklaşık 300 hadisi vardır, büyük fitne’nin vuku bulmasından önce sahabenin arasında siyasi muhalefeti ile meşhur olmuş bir sahabidir. O, ʿUs̠mân b. ʿAffân ve Şâm valisi Muʿâviye b. Süfyân’ın (ö. 60) altın ve gümüş biriktirme meselesi hakkındaki tutumlarına getirdiği eleştiri ile bilinir. El-Buḫârî (ö. 256) bu durumu Zeyd b. Vehb’in (ö. 96) dilinden şöyle aktarır:

Rebeẕe’ye, Medine’nin doğusu istikametinde 200 km uzaklıkta bir yere uğradım ve birden Ebû Ẕer (r.a) ile karşılaştım. Ona ‘seni buraya kim düşürdü?’ diye sordum. O da şöyle cevap verdi: ‘Ben Şam’daydım. Benim ve Muʿaviye’nin arasında “Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele” (et-Tevbe 9/34) ayeti hakkında anlaşmazlık çıktı. Muʿâviye bu ayetin ehl-i kitap hakkında nazil olduğunu söylerken, ben ayetin hem bizim hem onların hakkında nazil olduğunu söyledim. Çıkan anlaşmazlık üzerine beni ʿUs̠mân b. ʿAffân’a bir mektup yazarak şikâyet etti. Bunun üzerine ʿUs̠mân b. ʿAffân bana yazılı direktifte bulundu ve Medine’ye gelmemi istedi. Medine’ye geldikten sonra insanların aşırı ilgisi ile karşılaştım. Sanki beni daha önce hiç görmemişler gibi beni görmek ve yanımda olmak istiyorlardı. Bu durumu Us̠mân b. ʿAffân’a aktardım, o da istersem biraz Medine’nin dışına çıkabileceğimi söyledi. Beni buraya getiren sebep işte budur. Başıma habeşi bir emir tayin etmiş olsalardı, yine de dinler itaat ederdim.’ ” [7]

Benzer bir durumu meşhur zâhid sahâbî Ebû’d-Derdâ (ö. 32)’nın Muʿâviye’ye karşı tutumunda görmekteyiz. O bir alışveriş şekli hakkında Muʿâviye ile görüş ayrılığına düşmüştü ve kendi görüşünü savunmak için Rasûllâh’tan duyduğu hadisi rivayet ettikten sonra Muʿâviye’ye yönelik olarak şöyle seslendi: “Muʿaviye’yi kim aklayacak? Ben ona Rasûllâh’ın hadisinden bahsediyorum, o ise bana kendi şahsi görüşünü anlatıyor. Ben bundan sonra senin bulunduğun yerde yaşamayacağım.” [8]

Ebû Hurayra’ya gelince, o da eski dönem şianın ve başkalarının yaymak istedikleri gibi Emevi yönetimine şaklabanlık etmiş birisi değildi. O da Emevi yönetiminden memnun değildi ve bu memnuniyetsizliğinde israrcı olmuştu. Emevi yönetiminin aşırı baskıları sebebi ile memnuniyetsizliğini açıkça dile getirememişti. Biz onun Emevi yönetimine karşı duyduğu memnuniyetsizliği onun Muʿâviye’nin son dönemlerine işaret eden el-Buḫârî’deki şu ifadelirinde görmekteyiz:

Allah’ın Rasûlû’nden iki kısım bilgi edindim. Bir kısmını insanlarla paylaştım. İkinci kısmı da insanlarla paylaşsaydım, boğazım kesilirdi.” [9]

Ḥâfız İbn Ḥacer el-ʿAsḳalânî (ö. 852) Ebû Hurayra’nın insanlarla paylaşamadığı ikinci kısım bilgiyi şöyle izah etmiştir: “Alimler Ebû Hurayra’nın insanlarla paylaşamadığı hadislerin kötü yöneticilerin isimlerini, onların neler yapacağı ve ne zaman zuhur edecekleri bilgisini kapsadığını söylemişlerdir. Ebû Hurayra bu yöneticilerden bir kısmını dolaylı yolla belirtmek istemiş, başına bir sorun geleceği korkusu ile açıkça isimlerini vermemiştir. Nitekim o, “Allah’ım 60. yıldan ve bir çocuğun yönetiminden sana sığınıyorum”, diye dua etmiştir. Bununla Yezîd b. Muʿâviye’nin yönetimini kasdetmiştir. Zira Yezîd’in başa geçmesi hicri 60 yılında olmuştur. Allâh Teâlâ Ebû Hurayra’nın duasını kabul etmiş ve Ebû Hurayra Yezîd’in başa geçmesinden bir yıl önce vafât etmiştir.” [10]


Sahâbenin İsyanları


Sahabenin siyasi oteriteye olan muhalif tutumu kıymetli sahabi ve Hz. Peygamber’in kızının oğlu Ḥüseyin b. ʿAlî’nin, Yezîd b. Muʿâviye’ye karşı hicri 61 yılındaki isyanı ile zirveye ulaşmıştı. Ardından sahâbî Süleymân b. Ṣurâd el-Ḫuzâʿî, ki kendisi Hz. Peygamber’den hadisler rivayet etmiştir, Irak’ta “tevvâbîn ordusu’nun” [11] başında emrindeki 4 bin askerle birlikte hicri 64 yılında Emeviler’in zulmüne karşı ayaklanmıştır.

Bu konuda kıymetli sahâbî Abdullâh b. Zubeyr’in (ö. 73) Abdulmelik b. Mervân (ö. 86) ve vâlisi el-Ḥâccâc b. Yûsûf es̠-S̠eḳafî’ye (ö. 95) meydan okumasını ve tarihçilerin ve araştırmacıların ilgisini çekmiş diğer başka büyük ayaklanmaları zikredebiliriz.

Sahâbe döneminde idareyi güç kullanarak değiştirme girişimlerinin en büyüğü hadis/sünnet traraftarlarının başkenti olan Medine’deki sahâbîlerin hicri 63 yılında Yezîd b. Muʿâviye’ye karşı başlattığı ayaklanmadır. Bu ayaklanma hakkında eẕ-Ẕehebī şöyle demektedir: “Hüseyin’den sonra Yezid b. Muʿâviye’ye karşı ayaklanmalar devam etmiştir. Bunların arasında Medine ehlinin iʿlâʾi kelimetullâh için kalkıştıkları ayaklanma da vardır.” [12]

El-arra ayaklanması” diye isimlendirilmiş bu ayaklanmaya muhacirler için Abdullâh b. Muṭîʿ el-ʿAdavî, ensar için ʿAbdullâh b. Ḥanẓala el-Enṣârî kumandanlık yapmıştır. Bu ayaklanma ʿAbdullâh b. Muṭîʿ’in başkanlığındaki bir grubun, Yezîd’in şarap içtiği, namazı bıraktığı ve Kurʿan’ın hükümlerini çiğnediğini görmeleri üzerine başlamıştır. [13] Bu şekilde Medineliler Yezid yönetimine karşı ayaklanmışlar ve ʿAbdullâh b. Muṭîʿ’a Hz. Peygamber’in minberinin yanında beyat etmişlerdir. Hz. Peygamber’in mescidini de karargah edinmişlerdir. Medinelilerin çoğu Şam’dan gelen Yezîd’in ordusuyla savaşmışlardır. İbn Kes̠îr bu el-arra savaşında hayatını kaybedenlerin sayısı hakkında İbn Şihâb ez-Zuhrî’den (ö. 124) şunları aktarmaktadır: “Muhacir, ensar ve mevâlinin ileri gelenlerinden 700 kişi ve bunlara ilaveten köle olup olmadığını tam bilmediğim 10 000 kişi”.[14]

el-Ḥarra vakasının yol açtığı bu dehşetten dolayı Medine’nin büyük hadisçisi ve imamı Saʿîd b. Müseyyib’in (ö. 94) Emeviler ile ilişkisi bozulmuş, Emevi yönetimine karşı eleştirel tutumundan dolayı işkencelere maruz bırakılmıştır.

Medinelilerin bu ayaklanmasına öncülük etmiş ve hayatını kaybetmiş meşhur muhaddislerin arasında Maʿḳal b. Sinân el-ʾEşcaʿî de vardı. Eẕ-Ẕehebî, Maʿḳal b. Sinân’ı şöyle tanıtır: “O, Hz. Peygamber’in sahabisi olmuş ve hadis rivayet etmiştir. Mekke’nin fethinde Eşcaʿ kabilesinin sancağını taşımıştır… . Yezid b. Muʿâviye’nin yanına gittiğinde, onun bir çok münker işler yaptığını görmüştü. Daha sonra Medine’ye döndü ve Yezid’e karşı ayaklandı. el-Ḥarra ayaklanmasına katılanların içinde en yaşlı olanlar arasındaydı.[15]

Medinelilerin “el-arra” isyanına katılanlar arasında Ebû Nuʿaym el-ʾİsfehânî’nin (ö. 430) “Bedir gazvesine katılmıştır” dediği [16] Abdullâh b. Zeyd b. ʿÂṣım el-Enṣârî de vardı. eẕ-Ẕehebî ise ʿAbdullâh b. Zeyd b. ʿÂṣım’a evinde misafir olan Hz. Peygamber’in nasıl abdest aldığını rivayet ettiği için “abdest hadisinin sahibi” demiştir.[17] Mesrûḳ b. el-ʾEcdaʿ el-Hemdânî de bu isyana katılanlar arasındaydı. Onun hakkında İbn Saʿd abakât’ında “salih hadisler rivayet etmiştir” demiştir.[18] eẕ-Ẕehebî ise onu “örnek alınacak bir otorite” olarak tavsif etmiştir.[19]


Alimlerin İsyanı (evratu’l-urrâʾ)


Tâbiʿîn dönemi hiç kuşkusuz isyancı muhaddislerin zamanıdır. Ehl-i hadisin “s̠evratuʾl-ḳurrâʾ” diye bilinen büyük isyanı bu dönemde olmuştur. “El-kurrâʾ” kelimesi o dönemde şeriat alimleri için kullanılan genel bir ifadeydi. Zira henüz fıkıh, kiraat ve hadis gibi bir birinden ayrı disiplinlerden o dönemde söz etmek mümkün değildi. Bundan dolayı bu isyana katılanların çoğu muhaddisler, fakihler ve kiraat uleması olmuştur.[20]

Bu isyan Irak’ta, özellikle iki büyük şehir Baṣra ve Kûfe’de ortaya çıkmıştır. ʿAbdurraḥmân b. el-Eşʿa³ el-Kindî (ö. 84) komutasındaki ayaklanmaya çok sayıda İslam âlimi katılmış ve Abdulmelik ve onun Irak valisi el-Ḥaccâc’ın yönetimine son vermek istemişlerdir. Onlar Allah’ın Kitabı, Hz. Peygamber’in sünneti, zalim yöneticilerin görevlerine son verilmesi ve dinden çıkanlarla savaşılması üzerine ahitleşmişlerdir. İbn Kes̠îr’in dediğine göre İbn Eşʿa³ ile birlikte 33.000 süvari ve 120.000 piyade asker vardı.[21] İbn Kes̠îr, İbn Eşʿas̠’ın tarafında savaşan askerlerin toplam sayısını 100.000 paralı ve bir o kadar da mevâli asker şeklinde belirtmiştir.[22]

Eẕ-Ẕehebî (ö. 749) siyer aʾlâm en-nubelâʾ adlı kitabında, islam alimlerini böylesi bir ayaklanmaya sevk eden sebepler arasında şunları söylemektdir: “İbn Eşʿas̠ ile birlikte kendilerini Allâh’a adamış islam alimleri, el-Ḥaccâc’ın namazı vaktinde kılmaması, zulmü ve zorbalığı dolayısı ile isyan etmişlerdir.”[23] İsyana katılanların sayısını tarihçi ve hadisçi Ḫalîf b. Ḫayyâṭ (ö. 240) tâbiʿînden Mâlik b. Dînâr’dan (ö. 127) yaptığı rivayetle şöyle belirtmektedir: “İbn Eşʿas̠ ile birlikte 500 alim savaşma maksadı ile isyana kalkmışlardır.”[24]

İsyancı alimler Basra ve Kûfe’yi ele geçirdiler ve el-Ḥaccâc önderliğindeki Emevi idaresini buralardan kovdular. Emevi yönetimi birbirini takip eden çatışmalarda almış olduğu ağır darbelerden dolayı neredeyse Irak’ın hepsinden çekilmek durumunda kaldı. İbn Kes̠îr’in de belirttiği gibi bu isyana destek veren Iraklılar, çoğunlukla el-Ḥaccâc’ı destekleyen Şamlılara galib gelmiştir.[25]

İbn Eşʿas̠’ın isyanına katılan büyük hadisçilerin başında kıymetli sahâbî Enes b. Mâlik (ö. 93) vardı. Enes b. Mâlik, binden daha fazla hadis rivayet eden sahabiler arasında sayılır (muks̠irûn). 90 yaşını aşmış olmasına rağmen muhaddis ve çeşitli ulemadan oluşan tabiʿînler ile birlikte İbn Eşʿas̠’ın isyanına katılmıştır.

İsyancılar arasında Enes b. Mâlik’in oğlu ehl-i hadis alimi en-Naḍr b. Enes ve meşhur sahâbi Saʿd b. Ebî Vaḳḳâṣ’ın oğlu Muḥammed de vardı. Muḥammed b. Saʿd’in hadis rivayetlerine el-Buḫârî, Muslim ve diğer hadis alimleri kitaplarında yer vermişlerdir. Eẕ-Ẕehebi onun hakkında şöyle demiştir: “O güvenilir bir otoritedir (el-imâm eiḳa)… Çok miktarda güvenilir rivayette bulunmuştur. İbn Eşʿa ile birlikte el-Ḥaccâc’a karşı ayaklanmıştır. Deyru’l-Cemâcim[26] çatışmasında esir düşmüş ve el-Ḥaccâc tarafından öldürülmüştür.[27]

Ḳurrâ isyanına katılanlar arasında diğer bir meşhur saḥâbî Abdullâh b. Mesʿûd’un oğlu Ebû ʿUbeyde, müfessir ve muhaddislerin imâmı ve kiraat alimlerinin şeyhi Mucâhid b. Cebr (ö. 104), kendi zamanında Mekke’nin şeyhi diye bilinen büyük oterite ʿAmr b. Dînâr (ö. 126), Ḳâḍı Âmir b. Şarâḥîl eş-Şaʿbî (ö. 106), meşhur fakîh ve muhaddis ʿAbdurraḥmân b. Ebî Leylâ ve hakkı söylemekten çekinmemiş ve bunun için hicri 95 yılında el-Ḥaccâc tarafından şehid edilmiş büyük imam Saʿîd b. Cubeyr de vardı. Hadis ilmi ile biraz ilişkisi olmuş herkes bu isimlerin hadis literatüründe ne kadar büyük bir öneme sahip olduklarını bilir.

Bu alimler arasında kimse yoktur ki, el-kutub es-sitte’de (el-Buḫârî, Muslim, Ebû Dâvud, et-Tirmiẕî, en-Nesâʾî ve İbn Mâce) ve diğer hadis kaynaklarında bir hadisi olmasın. Çok sayıda hadis rivayet etmiş bu alimlerin isimleri en kıymetli hadis senedleri arasında parlamakta ve onların ilimlerini ve cesaretlerini hatırlatmaktadır. Onların çoğu zalim yönetime karşı başlattıkları bu isyanda şehid düşmüşlerdi.

Bu alimlerin gösterdiği cesaret örnekleri savaş meydanında yapılan konuşmalarda görülmektedir. İbn Kes̠îr, isyancılar arasındaki alimlere kumandanlık yapan Cebele b. Zaḥr’ın (ö. 83)  şöyle dediğini nakleder: “Ey insanlar! Şayet savaşmayıp kaçacak olursanız, hiç kimsenin kaçışı sizin kaçışınızdan daha kötü olamaz. Dininiz ve dünyanızı kurtarmak için savaşın.” [28]  Saʿîd b. Cubeyr (ö. 95) de insanları benzeri ifadelerle uyarmıştır. İbn Kes̠îr eş-Şaʿbî’den (ö. 103) ise şu rivayette bulunmaktadır: “Size karşı gösterdikleri haksız uygulamara, zayıfları aşağılamalarına ve namaz ibadetini itibarsızlaştırdıklarına karşı, bunlarla savaşın! [29]

Bu ifadeler isyanın sebeblerinin siyasi zorbalık ve toplumsal adaletsizlik olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu hadis alimleri işte bu sorunların izalesi için isyan ateşini tutuşturmuşlar ve göğüslerini siper etmişlerdi.

Hicri 83 yılında gerçekleşen Deyru’l- Cemâmim savaşı hicri 81 yılında başlayan isyan hareketlerinin son halkasını oluşturuyordu. İslam alimlerinin öncülük ettiği bu isyan esnasında 80’den fazla yerde çatışma gerçekleşti. İbn Eşʿas̠ ve alimler bu çatışmalarda çoğu sefer galip gelseler de, sonunda Deyru’l-Cemâcim’de yenilgiye uğramışlar ve isyanları bu şekilde sona ermiştir.


İsyanlara Destek


Tâbiʿinin büyüklerinin yaşadığı zaman dilimi sünni ekolün toplumsal adaletsizlik ve buna mukabil silahlı ayaklanmalara karşı tutumu bakımından bir dönüm noktasını teşkil eder. Zira “isyancı alimlerin” el-Ḥaccâc’ın elinde Deyru’l-Cemâcim’de yaşamış oldukları hezimet adaletsizliğin kılıçla mücadelesi fikrini dumura uğratmıştı. Bu yenilgiden sonra artık zalim yöneticilere karşı isyanı haram kılan fetvalar kendini göstermeye başladı. “İrcâ teorisi” yani “yaşanılan haksızlıkların hesabını ahirete Allah’a havale etme fikri” ile cebriye mezhebi yani “insanın iradesinin Allah tarafından belli bir istikamete yönlendirildiği ve bunun dışına çıkamayacağı” algısı yayılmaya başladı. Bu görüş ve mezheplerin çıkışını ayaklanmaların acı hezimetinin bir sonucu olarak görmek mümkündür.

Âlimlerin desteklediği ayaklanmaların peş peşe hezimetle sonuçlanması silahlı mücadele fikrine darbe vurmuş olmasına rağmen yöneticilere karşı siyasi muhalefet fikri “iyiliği emret kötülüğü yasakla” Kurʾânî prensibi dolayısı ile ayakta kalmayı başarmıştır. Yöneticiler ile barışçıl ve uyumlu geçinme düşüncesinde olan alimler bile “zalim hükümdarın karşısında gerçeği haykırma” prensibine sahip çıkmışlardır. Bunu kendi dönemindeki hadisçilerin önderi konumunda olan İbn Şihâb ez-Zührî’nin Emevilere karşı tutumlarında da görmekteyiz. O, ailesinin tam aksine Emeviler ile uyumlu bir ilişkiyi tercih etmiştir.

Tâbiʿin döneminin sonlarından itibaren silahlı mücadele kendisini yavaş yavaş barışçıl siyasi muhalefete bırakmıştır. Buna rağmen bazı ehl-i fıkıh ve ehl-i hadis temsilcilerinde silahlı mücadele fikrinin devam ettiğini görüyoruz.

Hanefi mezhebinin kurucusu ve “Müsned Ebî Ḥanîfe’nin” sahibi Ebû Ḥanîfe en-Nuʿmân (ö. 150), Zeydiye mezhebinin kendisine nisbet edildiği Zeyd b. Alî b. el-Ḥuseyn b. Alî b. Ebî Ṭâlib’in Kûfe’de hicri 122 yılındaki Emevi halifesi Hişâm b. ʿAbdilmelik’e (ö. 125) karşı isyanına destek vermiştir. Zira Zeyd insanları şu şiarlar için çağırıyordu: “Biz sizi Allah’ın Kitabına, Nebisinin sünnetine, zalimlere karşı cihada, mazlumları savunmaya ve yoksullara yardım etmeye… davet ediyoruz. Zeyd’in bu çağrısına 15.000, bir rivayete göre 40.000 insan olumlu cevap verdi.” [30]

Zeyd’in ayaklanmasının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra Ebû Ḥanîfe bu defa da muhaddis imam Muḥammed b. ʿAbdillâh b. Ḥasen b. el-Ḥasen b. Alî b. Ebî Ṭâlib’in (ö. 145) Abbâsi halifesi el-Manṣûr’a (ö. 158) karşı ayaklanmasına destek vermiştir. Muḥammed b. ʿAbdillâh “en-Nefs ez-Zekiyye” diye tanınmış ve hadisleri Ebû Dâvûd, et-Tirmiẕî ve en-Nesâʾî tarafından zikredilmiştir.

Ebû Ḥanîfe kendi adına nisbet edilen Müsned’inde ʿİkrime ve İbn ʿAbbâs üzerinden Hz. Peygamber’den şöyle bir rivayette bulunur: “Şehitlerin efendisi Hamza ile zalim hükümdar karşısında hakkı söyleyen ve kötülüğü yasaklayan adamdır.” [31] Ebû Ḥanîfe kâdılık görevini çok defa reddetmiştir ve bunun için işkencelere maruz kalmıştır. Bazı rivayetlere göre Mansur, Ebû Ḥanîfe’yi kendi yönetiminde görev almadığı ve muhalif durum sergilediği için zehirleyerek öldürmüştür.

Mâliki mezhebinin kurucusu ve temel hadis kaynaklarından olan el-Muvaṭṭaʾ isimli hadis eserinin sahibi İmâm Mâlik b. Enes (ö. 179) da en-Nefs ez-Zekiyye’nin isyanını desteklemiştir. O, “zorlamayla boşanma olmaz[32] hadisini rivayet ederek Abbâsi halifesi el-Manṣur’un insanları “halifeye karşı ayaklanırsak hanımlarımızdan boşanmış sayılalım” diye yemin ettirmesinin  hukuki bir karşılığının olmayacağını ima etmiştir. Bu şekilde yemin zoru ile bir hükümdara beyat edilemeyeceğini ve insanlara “boşanma korkusu olmadan” istedikleri takdirde en-Nefs ez-Zekiyye’ye beyat edebileceklerini ifade etmiştir.

Medine valisi, İmâm Mâlik’i bu görüşünden dolayı tutuklamış ve işkenceye maruz bırakmıştır. Omuzundan yaralanan İmâm Mâlik bayılmıştır. Buna rağmen geri adım atmamıştır. Mâlik’in haksız idarecilere karşı muhalefetin gerekliliği fikrini tarihçiler şöyle kaydetmiştir:

Ben seleflerim Saʿîd b. Museyyeb (ö. 94), Muḥammed b. el-Münkedir (ö. 130) ve Rabîʿa b. Abdirraḥmân’ın (ö. 130) maruz kaldığı işkenceye maruz kalıyorum. Benimle onların davası aynıydı. Bu davada işkenceye maruz kalmayan kimselerde hayır yoktur![33]


İsyan Düşünceleri


İmam eş-Şâfiʿî’ye gelince o, Şâfiʿî mezhebinin kurucusu ve içinde kitaplarında zikrettiği hadislerin bir araya getirildiği bir müsned sahibidir. Şâfiʿî kaynakların ittifakla söylediğine göre Abbasi halifesi Raşîd (ö. 193) adamlarını yaklaşık 184 yılında Yemen’e göndermiş ve orada İmâm eş-Şâfiʿî’yi habsettirmiştir. Bazıları İmâm eş-Şâfiʿî’nin Yemen’den hareketle Abbasi yönetimine karşı bir ayaklanma planladığını jurnallediği için, halife Raşîd, İmâm eş-Şâfiʿî’yi öldürtme girişiminde bulunmuştur.

Aslında hangi hükümdar olursa olsun İmâm eş-Şâfiʿî’den intikam almak istemesine çok şaşırmamak gerekir. Zira İmâm eş-Şâfiʿî fıkhî ve siyasî görüşleri bakımından oldukça özgürlükçüydü. O, kime karşı olursa olsun, kendini kollamak amacıyla eline silah alıp mücadele etme de dahil, barışçıl siyasi muhalefeti desteklemiştir. Muhalefet, açık bir haksızlığı gidermek maksadıyla eline silah alırsa, Şâfiʿî’ye göre, sadece söz konusu haksızlık giderilmelidir, muhalefete silahla karşılık verilmemelidir. Muhalif görüş haksız ve düşmanca bir eyleme giriştiği takdirde, aynı şekilde karşılık görür. Herhangi bir sebepten dolayı silahlı mücadeleyi bırakan muhalefete karşı silahlı mücadeleyi sürdürmek helal olmaz.

Eş-Şâfiʿî muhalif görüşle silahlı mücadeleyi sıkı şartlara bağlamıştır. Buna göre muhalefeti silah gücü ile bastırmak ancak onların yönetime karşı savaşmak amacıyla silah kullanmaları durumunda mübahtır. O, siyasi idareye karşı ayaklanan ancak dürüst olan insanların şahitliğini kabul etmiş ve devlet hazinesinden hak ettikleri payı almaları gerektiğini savunmuştur. İsyancıların maddi ve manevi haklarının heder edilmesini onaylamamıştır. İmâm eş-Şâfiʿî bu konuda Ali b. Ebî Ṭâlib ve Ömer b. Abdulʿazîz’i  (ö. 101) örnek almıştır. [34]

İslam’ın ilk iki yüz yılı için şöyle bir değerlendirme yapmak yanlış olmasa gerektir. Hicri ilk yüzyılda silahlı mücadele fikrinde olan İslam alimlerinin, hicri ikinci yüzyılda silahlı mücadele ve barışçıl mücadele taraftarları olarak ikiye ayrılmışlardır. Ancak onlar hiçbir zaman zalim hükümdarlara tabi olmamışlar ve onları hatalı oldukları halde kollayıp savunmamışlardır. Siyasi muhaliflerin, aşırıya da gitmiş olsalar, kanlarını helal saymamışlardır.

İlk dönem alimlerin büyük bir kısmını siyasi idareye karşı mesafeli ve temkinli olduklarını görüyoruz. Birbirlerini hükümdarlardan uzak tutmak için şu tavsiyede bulunmuşlardır: “Allah’a itaata çağıracağını iddia ediyorsan bile hükümdarın yanına yaklaşma!” Alimler siyasi ve ekonomik baskı ile hükümdarların boyunduruğuna girmekten çekinmişlerdir. Yine şu ifadelerde onların hükümdarlara uzak tutumlarını görüyoruz: “Hükümdarlara yakınlaşan alim ne kötü alimdir!”, “Sultanların işleriyle elini kirletmeyen alim, ne güzel alimdir!”. İslam alimleri sultanlardan hediye almayı da malına fesad karışmış olma korkusu ile uygun görmemişlerdir. Bundan dolayı bazı alimler ve muhaddisler güvenilir büyük isimlerin hadislerini, onların sultanlarla olan ilişkisinden dolayı kabul etmemişlerdir. Örneğin hadis ilminin önderlerinden biri olan Süfyân b. Uyeyne, “Hükümdarın işleri ile elini kirletti” diye eleştiriye maruz kalmıştır. [35]


Zulüm ve Direniş


Hicri üçüncü yüzyıla gelince sünnet ilimlerinin altın çağıyla karşılaşırız. Hadislerin  toplanması, ayıklanması ve kitaplarda toplanması bu devirde olmuştur. Bu yüzyıl ehl-i hadis’in siyasi statükoya karşı meydan okuyuşunun önemli bir safhasını teşkil eder. Hadis alimleri siyasi muhaliflere önderlik etmiş ve muhalefet sancağını taşımışlardır. Abbasi yönetimi, Mutezile mezhebine boyun eğmişti ve insanlara özellikle “Kur’an’ın yaratılmış olduğu “ mutezilî fikrini dayattılar. İslam tarihine “ḫalḳu’l-qurʾân fitnesi” ya da “ḫalḳu’l-qurʾân mihnesi” diye geçen bu olaya karşı muhalefetin en büyük simgesi kendi zamanının hadis otoritesi İmam Aḥmed b. Ḥanbel olmuştur.

Mihne, Meʾmûn (ö. 218) döneminde başlamış, el-Muʿtaṣım (ö. 227) ve el-Vâs̠iḳ (ö. 232) döneminde şiddetlenmiş ve el-Mutevekkil (ö. 247) döneminin başında  sona ermiştir. Burada ilginç olan ehl-i hadise karşı bu zulmün öncülüğünü Muʿtezile’nin yapmış olmasıdır. Aynı Muʿtezile bundan belli bir zaman önce görüşlerinden dolayı sonu ölüme varan benzer zulümlere uğramışlar ve bazı ehl-i hadis bu zulümleri desteklemiş ve iyi bulmuştur.

Bugün o hadis ulemasını, günümüzün “siyasi islamcılarının” yerine ve Muʿtezile’yi günümüzün “sivil hareketi” yerine koyduğumuzda, tabi burada son iki grup arasında büyük fark olduğunu ve Muʿtezile’nin İslam Şeriatını temel kaynak gördüğünü hatırlatmamız gerekir, ne kadar acı, komik ancak gerçek benzerliklerle karşılaşacağız. Statükonun o zamandan beri bazen bir gruba yakın olup diğerini boğazladığını, bazen de aynı yönetim ya da farklı bir yönetici dün zulmettiğine bugün sahip çıktığını, dün desteklediğine de bugün zulmetmeye başladığını görürüz.

Her halukarda tarih bize ehl-i hadisin zulme maruz kaldığını hatta zincirlenerek ölüme sevk edildiklerini bildiriyor. İmâm Aḥmed b. Hanbel herkesçe malum büyük bir direniş göstermiştir. Bu sıkıntılı süreci aktaran rivayetler arasında İmâm eş-Şâfiʿî’nin öğrencisi İmâm el-Buveyṭî’nin (ö. 231) ölümünden bahseden haberler çok etkileyicidir. İmâm el-Buveyṭî demir zincirlerle Mısır’dan Irak’a getirilmiş orada ölene kadar hapis tutulmuştur. Ancak ölmeden önce bize şu ölümsüz cümleyi bırakmıştır: “Allâh’a andolsun ki, gelecek nesillerin, bu dava uğruna çok sayıda insanın zincirlere bağlı şekilde öldürüldüklerini öğrenmeleri için, ben de bu demir zincirlere bağlı bir şekilde öleceğim.[36]

Ḫalḳu’l-ḳur’ân mihnesi” hakkında anlatılanlara ve özellikle ehl-i hadisin yaşadıklarına bir çok rivayette yer verilmektedir. Ancak bunlar arasında eẕ-Ẕehebî’nin “büyük şehid imam” diye isimlendirdiği Aḥmed b. Naṣr el-Ḫuzâʿî’nin (ö. 231) kıssası özel bir öneme sahiptir. El-Ḫuzâʿî bazı destekçilerinin finansal katkıları ile silahlı ve gizli bir siyasi hareket kurmuştu. Abbasi halifesi el-Vâs̠iḳ’a karşı ayaklanmaya hazırlanırken yakalandı ve el-Vâs̠iḳ’ın önünde öldürüldü. Bazı rivayetler el-Vâs̠ıḳ’ın onu bizzat kendi elleri ile öldürdüğünü anlatır.

Burada önemli olan ehl-i hadis ulemasının el-Ḫuzâʿî’nin öldürülmesi karşısında takındıkları tutumdur. Onların çoğu hükümdara karşı isyanı kabul etmedikleri halde el-Ḫuzâʿî’nin tutumunu övmüşler ve hayatını feda edişini yüceltmişlerdir. Aḥmed b. Ḥanbel onun hakkında şöyle demiştir: “Allah kendisine rahmet eylesin! Ne kadar da cömert bir insan! Davası uğruna canını kurban etti”. [37] Cerḥ ve taʿdîl ilminin imamı Yaḥyâ bi el-Maʿîn ise el-Ḫuzâʿî’ye rahmet okumuş ve ölümünü “Allah’ın bahşettiği bir şehidlik” olarak nitelemiştir. [38]

Sonuç olarak hadis ulemasının hicri birinci asırda silahlı isyan taraftarı olduklarını, ikinci asırda ise silahlı isyan ve barışçıl siyasi muhalefet arasında gidip geldiklerini müşahede ediyoruz. Bu tereddütlü tutum hicri üçüncü asırda da devam etmiştir. Ancak silahlı mücadelenin terkine ve barışçıl siyasi muhalefete doğru büyük bir eğilim oluşmuştur.

Akamete uğramış onca isyanların acı tecrübesi karşısında ehl-i hadisin siyasi iktidara karşı silahlı mücadeleyi terk etmesi anlaşılır bir durumdur. Ancak anlamakta güçlük çektiğimiz bugün hadis ehlinin statüko destekçisi, taraftarı ve eylemlerinin savunucusu konumuna düşmesidir. Zulme sessiz kalmaları anlaşılır gibi değildir. Tarih selef hadis uleması ile günümüz hadis uleması arasında ne kadar derin bir uçurum olduğuna tanıklık ediyor!


* [Çev.: Bu makale evrâtu ehliʾl-ḥadî³…ʿindemâ teḳaddeme’l-muḥaddiûn mevâḳibe’l-ʾiḥticâc ve muʿâraḍati’l-ḥukkâmiʾẓ-ẓalame“ başlığı altında ilk defa 02.10.2019 tarihinde https://www.aljazeera.net/‘in kültür sayfasında yayımlanmıştır. Dipnotlardaki ilgili kaynaklara yönelik detaylı atıflar ve kısa açıklamalar tarafımıza aittir. Filistinli yazar makalesinde son yıllarda Arap dünyasındaki bir kısım din alimlerinin siyasi duruşları ile ilk dönem ehl-i hadisin vermiş oldukları siyasi mücadele arasındaki farka vurgu yapmakta ve ilk dönem ehl-i hadis ulemasının sanıldığının aksine zalim idarecilere karşı sessiz kalmadıklarını, mücadele ettiklerini savunmaktadır.]

** [Öğretim Görevlisi, Gazze İslam Üniversitesi.]

*** [Dr. Öğr. Üyesi, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Hadis Anabilim Dalı.]

[4] Ebû Bekr Aḥmed b. Mervân ed-Dînûrî, el-Mucâlesetu ve cevâhiru’l-ʿilm, thk. Ebû ʿUbeyde Meşhûr Âli Selmân (Beyrut: Dâr İbn Ḥazm, 1419/1998), 4/196.

[5] Ebû Abdillah Muḥammed b. İsmâʿîl el-Buḫârî, el-Câmiʿ eṣ-Ṣaḥîḥ, nşr. Ebû Suheyb el-Kuramî (Riyad: Beytu’l-Efkâr ed-Devliyye, 1419/1998), “Zekât”, 4 (No. 1406).

[6] Ebû Fedâʾ İsmâʿîl b. ʿUmar b. Kes̠îr, el-Bidâye ve’n-nihâye, thk. Alî Şîrî (b.y.: Daru İḥyâ’t- Turâ³i’l-Arabî, 1408/1988), 10/362.

[7] el-Buḫârî, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ, Zekât“, 4 (No. 1406).

[8] Ebû Bekr Aḥmed b. el-Ḥuseyn el-Beyhaḳî, es-sünenu’l-kubrâ,  thk. Abdullâh b. ʿAbdulmuḥsin et-Türkî (b. y.: Merkez hicr li’l-buḥûs̠ ve’d-dirâsâti’l-ʿarabiyye ve’l-islâmiyye, 1432/2011), 11/60 (No. 10592).

[9] El-Buḫârî, “ʿİlm”, 42 (No. 120).

[10] Aḥmed b. ʿAlî b. Ḥacer el-ʿAsḳalânî, Fetḥuʾl-bârî, (Beyrut, 1379), 1/216.

[11] Şemsu’d-dîn Ebû Abdillâh Muḥammed b. Aḥmed eẕ-Ẕehebî, Siyeru eʿlâmi’n-nubelâ, thk. Şuʿayb el-Arnavûṭ (Beyrut: Muʾessesetu’r-risâle, 1402/1982), 3/396.

[12] Eẕ-Ẕehebî, Siyeru eʿlâmi’n-nubelâ, 4/38.

[13] İbn Ke³îr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 8/255.

[14] İbn Ke³îr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 8/242.

[15] Eẕ-Ẕehebî, Siyeru eʿlâmi’n-nubelâ, 2/578.

[16] Ebû Nuʿaym Ahmed b. Abdillâh el-İsbahânî, Ḥilyetu’l-evliyâ ve ṭabaḳâtu’l-eṣfiyâ, (Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, 1394/1994), 5/322.

[17] Eẕ-Ẕehebî, Siyeru eʿlâmi’n-nubelâ, 2/379.

[18] Muḥammed b. Saʿd b. Muniʿ ez-Zuhrî, Kitâbu‘ṭ-Ṭabaḳâti’l-Kebîr, thk. Alî Muḥammes Umer, (Kahire: Mektebetu’l-Ḫancî, 1421/2001), 8/205.

[19] Eẕ-Ẕehebî, Siyeru eʿlâmi’n-nubelâ, 4/65.

[20] [Çev.: Araplar okuma yazma bilmediklerinden dini ilimler ile uğraşan kimselere ‘okuyanlar’ anlamında urrâʾ ifadesini kullanmışlardır. Daha sonra Kur’an ve Hadis’den hüküm çıkaranlar için urrâʾ yerine faḳîh ifadesi kullanılmıştır.], bkz. Abdurraḥmân b. Ḫaldûn, Muḳaddime, thk. Ebû Abdurrâhmân ʿÂdil b. Saʿd (Kahire: Ed-Dâr eẕ-Ẕehebiyye, t. y.), 484

كانوا يسمون لذلك القراء أي الذين يقرأون الكتاب لأن العرب كانوا أمة أمية. فاختص من كان منهم قارئاً للكتاب بهذا الاسم لغرابته يومئذ. و بقي الأمر كذلك صدر الملة. ثم عظمت أمصار الإسلام و ذهبت الأمية من العرب بممارسة الكتاب و تمكن الاستنباط و كمل الفقه و أصبح صناعة و علماً فبدلوا باسم الفقهاء و العلماء من القراء 

[21] Ebu’l-Fidâʾ İbn Kes̠îr el-Ḳuraşî, el-Bidâye ve’n-nihâye, thk. ʿAlî Muḥammed Muʿavviḍ, ʿÂdil Aḥmed ʿAbdu’l-Maḥmūd, (Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye), 9/39.

[22] İbn Kes̠îr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 9/44.

[23] Muḥammed b. Aḥmed eẕ-Ẕehebî, Siyeru Aʿlâmi‘n-nübelâ, thk. Şuʿayb el-Arnavûṭ, (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1402/1982), 4/183.

[24] Ebû Bekr Aḥmed b. ʿAlî b. S̠âbit el-Ḫaṭîb el-Baġdâdî, Târîḫu Medîneti’s-Selâm, thk. Beşşâr ʿAvvâd Maʿrûf, (Beyrut: Dâru’l-Ġarb el-İslâmî, 1422/2001), 15/531.

[25] İbn Kes̠îr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 9/46.

[26] [Çev.: Manastır anlamanına gelen deyr ve ahşaptan yapılmış kadehler ya da kafa tasları anlamına gelen cemâcim kelimelerinden oluşan Deyru’l-Cemâcim, Kûfe’nin hemen dışında ve Basra istikametinde bir yere verilen isimdir. Bu mevkiye neden Deyru’l- Cemâcim ismi verildiği hakkında farklı görüşler olsa da, buranın İbn el-Eşʿas̠ ve el-Ḥaccâc arasındaki çatışmadan daha önce aynı ismi taşıdığı bilinmektedir. Bkz. Şihâbu’d-Dîn Ebû Abdillâh Yâkût b. Abdillâh, Muʿcemu’l-Buldân (Beyrut: Dâr Ṣâdır, 1397/1977), 2/503-504.]

[27] eẕ-Ẕehebî, Siyeru aʿlâmi‘n-nübelâ, 4/349.

[28] İbn Kes̠îr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 9/44.

[29] İbn Kes̠îr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 9/44.

[30] İbnu’l-Es̠îr el-Cezerî, el-Kâmil fi’t-târî, (Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, 1407/1987), 4/446.

[31] Ebû Nuʿaym Aḥmed b. Abdillâh el-İsbâhânî, Musnedu’l-İmâm Ebî Ḥanîfe, thk. Nazr Muḥammed el-Fârayâbî, (Riyad: Mektebetu’l-Kev³er, 1415/1994), 187

[32] Mâlik b. Enes b. Âmir el-Eṣbaḥî, el-Mudevvenetu’l-kubrâ, (Beyrut: Dâru’l-kutubi’l-ʿilmiyye, 1415/1194), 2/79.

[33] Eẕ-Ẕehebî, Târîḫu’l-İslâm, thk. ʿUmer ʿAbdu’s-Selâm Tedmürî, (Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, 1411/1990), 11/331.

[34] Muḥammed b. İdrîs eş-Şâfiʿî, Kitâbu’l-Umm, (Beyrut: Dâru’l-Maʿrife, 1393/1973), 4/218.

[35] İbn Ebî Ḥâtim, el-Cerḥ ve’t-taʿdîl, (Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, 1371/1952), 1/53.

[36] Ḫalîl b. Eybek as-Ṣafedî, el-Vâfî bi’l-vefeyât, thk. Aḥmed el-Arnavut, (Beyrut: Dâru İḥâi’t-türâs̠i’l- ʿArabî, 1420/200), 29/165.

[37] İbnu’l-Cevzî, Menâḳıbu’l-İmâm Aḥmed b. Ḥanbel, thk. Saʿd Kerîm, (Dâru İbn Ḫaldûn), 347.

[38] eẕ-Ẕehebî, Siyeru Aʿlâmi‘n-nübelâ, 11/167.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir