Prof. Recep Alpyağıl ile Kütüphane Sohbeti

Kıymetli hocam, birçok kitabı olan bir yazar olarak şu soruyla başlayalım. Temel derdiniz nedir, neden yazıyorsunuz?

Öncelikle teşekkür edeyim. Sizin gibi arkadaşlar tarafından dikkate alınmak, böyle bir söyleşiye konu olmak benim için ayrı bir keyif. İnsanı yazmaya iten şey nedir? Teknik bir tabirle söyleyeyim; felsefe tarihinde soru-cevap diyalektiği vardır. Bu diyalektiğe göre söylenen her şey bir mesele, bir dert üzerine söylenmiştir. Bu anlamda benim eserlerime temel teşkil eden ve onları üretmeme imkân tanıyan temel sorularım, meselelerim var. Buna şöyle bir hüsn-i ta’lîl ile cevap verirsek; Şeyh Galip Hüsn-i Aşk’ta mert oluşla, dert ve dertli oluş arasında bir etimolojik alaka görüyor. Her merdin mutlaka bir derdi vardır mealinde bir şey söylüyor. Bu anlamda her kişinin mutlaka bir derdi vardır demek mümkün.

Bana gelirsek, benim temel derdim nedir? Öyle zannediyorum ki kişinin kendisini anlamlandırması en temel derdi. Bundan daha büyük bir dert düşünemiyorum. Var olan bir insanın varlığını, yaşadığı zaman dilimini ve kendisini anlamlandırması, anlamlı ve tutarlı bir hayat sürebilmesi en temel mesele gibi görünüyor. Bununla bağlantılı olarak, eğer temel dert bu şekilde kendi kendimi anlamlandırmak ise eskilerin tabiri ile söylersem, mefhum-ı muhalefetten hareketle bu benim kendimi anlamlandıramadığım anlamına mı gelir? Yahut bir takım anlamsızlıklar vardı da ben onlar için bir anlam mı arıyordum?

Bunun iki cevabı var azizim. Birincisi; zâtîdir ki her merdin mutlaka kendini anlamlandırma derdi vardır. Ârızî olan cevap ise şu; içinde yaşadığımız bağlamın, coğrafyanın size dikte ettiği bir takım dertler var özellikle akademisyen kişiliğiniz söz konusu olduğunuzda. Türkiye’deki akademinin en temel problemlerinden birisi, mesela sosyal bilimler söz konusu olduğunda, tırnak içerisinde söylüyorum; öztürkçe tabirle ‘özgün bir şeyler üretebilmek.’  Bir süre sonra akademisyen olarak iktibaslardan uzak, ne kadar özgün şeyler üretebiliyorum sorusu ortaya çıkıyor. Tabii bunları deştikçe bu derdin arkasında başka dertlerin oluğunu fark ediyorsunuz. O dertlerin her birisi de bir şekilde kitap olarak ortaya çıkmış oluyor. Biraz uzatarak cevap verdim ama şunu söylemek mümkün; benim her bir çalışmam aslında kendime verdiğim bir sorunun cevabıdır.

Mesela ilk neşrettiğim çalışmalardan birisi; Kimin Tarihi? Hangi Hermenötik? kitabımdır. Kuran’ı anlama yolunda felsefi denemeleri muhtevi bu eser doğrudan doğruya benim zihnimdeki kişiyle -artık birinci ya da ikinci şahıs fark etmez- bir tür konuşmam, bir tür hesaplaşmam ve ona verdiğim cevaplardır. O kitap doğduğunda ilahiyat sahasında en fazla tartışılan konular, Kuran-ı Kerim nasıl anlaşılmalı, tarihsel mi değil mi, hermenötik gibi meseleler nerede durmalı benzeri sorunlardı. Bu tartışmalar aynı zamanda bir şekilde benden cevap istiyordu. O kitabı bir tür cevap olarak telakki etmek mümkün.

Peki, sizin için okumak ne anlama geliyor?

Aslında bunu ilk sorunuza referansla cevaplayabilirim. Her kitap bir sorunun cevabıdır. Yani bir soru ve bir derdiniz varsa, bu sizi bir cevaba götürecektir. Klasik tabirle söylersek, kitap bir kaynak ise benim sorularımın cevabını bulduğum yerler olarak onları görmek mümkün. Benim her kitapla ilişkim böyle. Eğer sorunuz yoksa, zihninizde zaten kitaplar kendiliğinden önemini yitirecektir. Özetle söylersem, dertleriniz o dertlerinize derman olarak düşündüğünüz kitaplar için okumalısınız.

Çocukluğunuza gidelim biraz. İlk okuma sürecinden bahseder misiniz? Okumayı size sevdirenler, ilk etkilendiğiniz kitaplar, yazarlar kimlerdi acaba?

Bu açıdan bakıldığında kendimi şanslı olarak görüyorum. Niye diye sorarsanız, rahmetli babam bütün hayatı boyunca imamlık yapmış, kendi camiasında hoca olarak bilinen bir kimseydi. Odasında küçük bir kitaplığı vardı. Kitapla ilk tanışıklığım babamın kitaplarını karıştırmak suretiyle gerçekleşti. Osmanlıca ve Arapça kitapların ağırlıkta olduğu bir kütüphaneydi. Bu süreçte okuduğum değil, belki okutulduğum diyebileceğimiz kitaplar vardı. Bir tane ilmihal kitabı vardı babamın bana okuttuğu. Onun haricinde Latin harflerinden de önce Osmanlıca okumaya başlamıştım. O dönemden okuduğum ve en net aklıma geleni söyleyeyim; Müzekkin Nüfus. İlk tanıştığım eserlerdendi. Onun da içinde sevdiğim hikâye bölümleri vardı. Şöyle düşünün; yedi yaşında bir çocuk olarak o hikâyeleri okumayı severdim. Yine hatırladığım, babamın Latin harfleriyle yazılan nadir kitaplarından birisi; Abdullatif Harpûtî’nin vaazlarını içeren bir kitabı vardı. Onun yine hikâyeler kısmını okuyarak başladım. Kitaplarla ilk tanışıklığım böyle başladı diyebilirim.

 

Kitap okuyanların farklı dönemlerde farklı türlere merak saldığı olur. Siz geçtiniz mi benzer süreçlerden? Mesela bir dönemin çizgi romanları, bol resimli hayat ansiklopedileri, hidayet veya cihat romanları furyası vardı.

Hangi aşamaya nazaran sorduğunuza göre farklılaşır bunun cevabı. Erken dönem için mi soruyorsunuz, orta yaş için mi, akademisyenlik sonrası için mi, bunların her birisi farklıdır. Elbette okuduğum kitap profilinde hem yaşıma göre hem konumuma göre farklılaşmalar var. Mesela ortaokul zamanı söz konusu olduğunda, hatırlıyorum Ahmet Günbay Yıldız’ın tüm serisini okumuştum. Yine o zamanlar iki gecede zevkle okuduğum romanvari eserler vardı. Biraz daha yaş ilerlediğinde Seyyid Kutup’un, Muhammed Kutup’un kitaplarının yaygın olduğu dönemler vardı. O kitapların o zamanlarda ağır kitaplar olduğunu fark etmiştim. Sorunuza tam cevap mı bilemiyorum, ama kişisel olarak bu türden eğilim kitapları diyebileceğimiz -ortaokul dönemini bir kenara bırakırsak- bu zamana kadar popüler kitaplara meylettiğimi söylemek neredeyse imkânsız. Kendi gündemi, kendi derdi olan, kitap takip ederse de o gündem ve soru etrafında takip eden birisiyim.

Yine de bu piyasada yer tutmuş, popüler olmuş kitapların çok kötü olduğu anlamına gelmez tabii söylediğim. Kişisel olarak bunun bir parçası değilim sadece. Bazı kitaplar bazı rüzgârlarla beraber geniş kitleye yayılır. Bunun politik, tarihsel ya da beklentilere bağlı farklı sebepleri olabilir. Demek ki ortada bir ihtiyaç var. Bu ihtiyaç bazı kitapların çok çabuk gün yüzüne çıkmasına ve yine düşmesine sebebiyet vermiş olabilir.

Pek çok insan okuduğunu unuttuğundan ya da kitapla gerekli bağı kuramadığından yakınarak kitaplardan soğuyabiliyor. Sizin bu noktada kişisel öneriniz var mı? En ideal okuyup anlamanın ön şartları nelerdir size göre?

Ben genelde –meli, -malı türünde cümleleri çok az kullanan birisiyim. Yani ‘şöyle yapılmalı, böyle yapılsa daha iyi olur’ türünden cümleler kullanmaktan özenle kaçınırım. Bunun temel sebebi şu: Kişilerin beklenti ve ilgi durumlarına göre farklı okuma durumları olabilir. Benim için anlamlı olanın başkası için de anlamlı olacağını düşünmek sorunlu gibi görünüyor. O nedenle mümkün mertebe buyuran ifadeler kullanmamaya çalışıyorum. Ama tecrübemi, siz nasıl yapıyorsunuz diye sorarsanız, kuşkusuz etkili okumanın çeşitli yolları var. Bunu cevaplamadan önce benim de kütüphanem de yıllarca açıp baktığım, ‘ben bunu okudum mu’ dediğim kitaplar var. Açıp baktığımda hatırlıyorum, çünkü çizmişim, kenarına notlar almışım. Burada iki şey var: Bir kitabı unutmuş olmak, o kitabın sizde etkili olmadığı anlamına gelmiyor. Ne kadar siz onu aktif olarak hatırlamıyor olsanız bile o sizin bilgi hafızanız içerisinde bir yerde var. Eski tabirle söylersek, sizin tekevvününüzde bir yerde duruyor. Pasif olması onu okumadığınız ve etkili olmadığı anlamına gelmiyor.

Etkili okuma nasıl olabilir diye sorduğunuzda, herhalde en güzel şeylerden birisi, bir metni okuyup eski tabirle söylersek, onu mütalaa etmek, yani oradan elde ettiğiniz temel bir fikri başka insanlarla beraber tartışmak ve konuşmaktır. Bunlar okuduğunuz metinleri daha kalıcı hale getirmiş oluyor zannediyorum. Kuşkusuz notlar tutmak da önemli. Şimdilerde ne kadar yapılıyor bilemiyorum.

Bir kitaba ulaşmak için yaşadığınız ilginç anılar, zorluklar illa ki vardır. İlk aklınıza gelenleri paylaşır mısınız?

Geriye dönüp baktığımda bir kitaba ulaşmak için yaşadığım unutulmaz anılar var, fakat bunların hiç birisi ekonomik değil. Daha ziyade ulaşımla alakalı. Bunun zihnimde iki tane örneği var; birincisi benim bir çalışmamla ilgiliydi. Belki takip etmişsinizdir, Türkiye’de Felsefe Dili Olarak Türkçe’nin Gelişim Aşamaları ve Felsefe Sözlükleri diye bir çalışmamız var. Orada Latin harfleriyle yazılan ilk felsefe sözlüklerimiz hangileri şeklinde bir projem vardı. Bu sözlükler içerisinde bir esere rast geldim ve bu hiçbir yerde kaydı olmayan bir eserdi. Haydar Tolun’un Felsefe Vokabüleri adındaki eseriydi. Bunu gördüğümde sabaha kadar uykusuz kaldım. Sabah soluğu Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde aldım. Oradaki arama usulü biraz eski bir usuldü. Acaba bulabilir miyim diye tatlı bir heyecanı vardı işin.

Başka bir örnek, Emrullah Efendi’nin bugüne kadar bilinmeyen bir eseri. Felsefeci olduğum için örneklerin felsefe bağlamından gelmesini normal karşılarsınız umarım. Emrullah Efendi bir felsefeci. Onun felsefe tarihine dair aldığı bazı notlar var. Bunlar çok fazla merak edilmekle beraber elde mevcut bir materyal yoktu. Buna dair bir ipucu yakaladığımda yine bu da bende çok bariz bir sabırsızlık meydana getirdi. Hatta bununla alakalı bir süreçte net hatırlıyorum, Kurban Bayramı’ndaydım ve bayram vesilesiyle her taraf kapalıydı. Bayramın bitmesini sabırsızlıkla beklemiştim.

e-Kitaplar hakkında ne düşünüyorsunuz? Malum, dijital okuma imkânları hem ekonomik hem de pratik olarak okuyucuyu matbudan soğutuyor. Siz bu işin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

İki vecihle cevap vereyim; benim okuma alışkanlığım matbu kitaplar içerisinde şekillendi. Tabiatıyla onlara dokunmayı, üç boyutluluğu, bir şeyin buudunun olmasını, kenarlara not almayı önemsiyorum. Bu yüzden kütüphane kitabını bile okuyamayan birisiyim. O kitap bende olmalı ki okuyayım, kenarına not alayım. Bu daha fazla tercih ettiğim bir yol. Tabiatıyla benim kitapla olan ilişkimden kaynaklanan yön böyle. Diğer taraftan, öyle bir zaman diliminde yaşıyoruz ki her şey çok farklı ve hızlı değişiyor. Dolayısıyla yeni kitap okuma türlerinin ve okur profillerinin oluşması çok tabii. Eğer insanlar bunlardan mutlu oluyorlarsa takip etmeleri de tabii gibi görünüyor. Bugünü anlamlandıracak, tarihsel süreçte şöyle bir deneyim yaşanıyor; rulo halindeki papirüsten normal kitap formatına geçiş döneminde yeni çıkan kitabın asla papirüslerin yerini tutmayacağını söyleyenler olmuş. Adeta bugün e-kitap ile üç boyutlu kitapların arasındaki ilişkisini andırır biçimde. Süreç tabii normal kitabın lehinde oldu. Bugünkü süreç için de sezgilerim bana öyle gösteriyor ki uzun vadede ulaşım, taşıma, okuma açısından e-kitap lehine gidecek gibi görünüyor. Ben yine ikisinden de istifade etmeye çalışan birisiyim.

Bunca yıllık tecrübeden sonra illa bazı öz eleştirileriniz, pişmanlıklarınız olmuştur. Yeniden okumaya başlayacak olsaydınız neleri farklı yapardınız? Ne şekilde bir okuma programı belirlerdiniz?

Maalesef yine soruya katılmayan bir dille devam edersem, geçmişime dönük bir pişmanlığım yok. Şunu okusaydım, şunu okumasaydım dediğim bir şey olmadı. Allah’a şükürler olsun ki kendisiyle barışık birisiyim. Hangi konum neyi gerektirdiyse ve ne okunması gerekiyorsa onu yapmışım gibi görünüyor bugünden geriye doğru baktığımda. Yeniden başlamak hususunda da Kuran-ı Kerim’de bir ayet bana her zaman örnek olmuştur. “Onlar dünyaya geri gönderilselerdi, eski yaptıklarını yine yaparlardı.” (En’âm, 28) Ben de öyle düşünüyorum. Herhalde en baştan başlasam yine aynı şeyleri yapardım.

Belki bunun güzel olan taraflarından biri şu; ben hem imam-hatipte hem ilahiyatta formel eğitimi faydalı görüyorum. Çünküsünü söyleyeyim, ilahiyatta biliyorsunuz alet ilimleriyle başlayan, alet ilimleri oturduktan sonra başlayan, daha nazari ilimlerin kurulduğu bir süreç var. Ben de benzer bir süreçten geçtim. Bu yine herhalde pedagojik olarak süreç içersinde arıtılmış bir usul olarak görünüyor. Şimdi de baştan başlasam herhalde yapacağım şey Arapçayı iyice öğrenmek olurdu. Oysa başlangıç sürecimde yine oradan başlamışım zaten. Tabiatıyla yine oradan başlardım. Çünkü o alet ilmini iyi yaptığınızda kemalat da daha iyi oluyor, metinleri daha iyi anlıyorsunuz.

Genellikle kitapla yoğun bir teşriki mesaisi olan kimselerin bazı ailevi problemleri olabiliyor. Eşlerle kitap yüzünden yaşanan gerilimler vesaire… Hem yazar hem okur hem de akademisyen olarak sizin de böyle tatlı anılarınız var mı?

Bu konuda ben biraz şanslıyım. Eşim de kitap okumayı seven, kitaplarla arası iyi olan birisi. Daha çok sorulan soru ‘bu metinler nasıl ortaya çıkıyor?’ oluyor. Şunu söylemek mümkün: Ortaya çıkan her bir metin sizin hasrettiğiniz bir zamanı ifade ediyor. Hasredilmiş her zaman da başkalarından alınmış zamanları ifade ediyor. Demek ki başka zamanlarınızdan kısıyorsunuz ve bu işe sarf ediyorsunuz demektir. Böyle bakıldığında belki çocuklarınızla daha az zaman geçiriyorsunuz demek mümkün. Akademisyenler o yüzden eşlerine ve çocuklarına teşekkür ederler.

Benimkisi tabii birazcık daha farklı bir konuma gelmiş durumda. Kitap merakı, kitapseverlik bibliyofille bibliyomanlığın ayrıştırılamadığı bir yere doğru gidiyor. Dolayısıyla sürekli aldığınız kitaplar ve İstanbul şartları söz konusu olduğunda yer büyük bir mesele. Evde hemen hemen kitabımın olmadığı bir oda yok. Söylemek ne kadar doğru bilmiyorum, ama yattığım yerde bile kitaplar var. Ev hanımı söz konusu olduğunda da bunun pek hoş bir durum olmadığı açık. Kitapların en temel özelliklerinden birisi de toz çekmeleri. Böyle olunca tabii evdeki temizliğe belli bir anlamda mani olmaları problem. Bir tatlı hayal; sadece kitaplarımın olduğu ve güzelce sınıflandırıldığı, rahatça ulaşabildiğim müstakil bir daire. Kitaplarım için en fazla arzu ettiğim şey bu, Allah kısmet ederse.

Belli bir okuma alışkanlığınız var mı hocam? Günün şu saatleri yahut haftanın şu günleri gibi…

Hususi bir zamanım yok. Zihnimin dingin ve açık olduğu her vakit benim için ilimle uğraşmanın bir vakti. Tabiatıyla sürekli kitap ve bilgisayarımla beraber gezen birisiyim. Bu anekdotu da zaman zaman paylaşırım. Oturduğum mahallede bir elektrikçi vardı. Her zaman onun dükkanının önünden geçerdim. Bir gün bana dedi ki “ya hocam, merak ediyorum sizin bu sırt çantanızda ne var?” Bu şu anlama geliyor; ben evden hiç sırt çantasız çıkmıyorum. Özetle kendimi zinde hissettiğim her vakit kitapla uğraşabilirim. Bu da benim için bir külfet değil. İnsanlar için tatile gitmek, eğlenmek ve dinlenerek geri dönmek ne ise benim için de kitaba gitmek öyle bir aktivite. Böyle olunca bunların meyvesi de gelişiyor tabiatıyla.

Türkiye’de kütüphaneleri ve kütüphaneciliği nasıl görüyorsunuz? Bizzat gözlemlediğiniz eskiler artılar neler öğrenmek isteriz?

Bunu da safha safha söylemek lazım; ben genelde bu tür konuları konuşurken iki şeyi esas alarak konuşuyorum; birincisi geçmişte olup bitenlere göre şimdiki hal, ikincisi geleceğe ve muadil memleketlere bakıldığında şimdiki hal ne durumda? Şimdiki hal geçmişte olup bitenlere bakılınca muazzam. Tırnak içerisinde ‘Rönesans’ demek mümkün. Hatta Türkiye’de üniversite tarihi çalışmış biri olarak söyleyeyim, kütüphanelerde, üniversitelerde ve akademide bu kadar ekonomik yatırımın yapıldığı başka bir dönem bilmiyorum. Geçmişe nazarla şimdiki durumumuzu iyi görüyorum. Geçmişte benim asla anlam veremeyeceğim şeyler var. Ama Batı’daki muadil memleketlere bakıldığında epeyce bir mesafemizin olduğunu söylemek rahatlıkla mümkün. Bu sorunun tam cevabı şöyle olabilir; Türkiye’nin belli başlı yerlerinde İSAM’a benzer kütüphanelerin olduğu gün, bu soru tam cevabını bulmuş olabilir. Çünkü geçmişe bakıldığında İSAM tam bir Rönesans tabiri caizse.

Bugünkü ilahiyat camiasının kitapla arası nasıl sizce? Değerlendirmelerinizi duymak isteriz.

Müspet bakıyorum. Ben hayata olumlu bakan birisiyim. Cumhuriyet döneminin en sıkıntılı dönemlerine baktığımda bile oradaki problemlerin nasıl halledileceğine yönelik olumlu bir enerji bulurum kendimde. İlahiyatçılar söz konusu olduğunda yine olumlu görüyorum. Çok sayıda ilahiyatçı var ve bununla beraber çok sayıda okuyan insan var. Bakıldığında geçmişe göre Arapça kitap satan kitapçıların sayısında bariz bir artış var. Her ne zaman gitsem orayı dolu görüyorum. Tabii bu yine her kitabın okunduğu anlamına gelmiyor, ama Türkiye’de yine üretilen makaleler var. Haliyle bir yerde makale üretimi varsa, orada makalenin ön hazırlayıcısı olarak kitap tüketimi olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün görünüyor.

Son olarak, sahanızla alakalı bir yönlendirme ile bitirelim: Din felsefesine dair okuma yapacaklara hangi kaynakları tavsiye edersiniz? Bu alanda özel tavsiyeler de alabiliriz elbette sizden.

Öncelikle size teşekkür etmem lazım. İlk sorunuz harika bir soruydu. Dertten başlanması bence çok isabetliydi. O soru aynı zamanda son sorunuzun da cevabı oluyor. Bazen ilahiyatçı arkadaşlar kapıyı çalıp “hocam, bir ilahiyatçının okuması gereken on kitap söyler misiniz?” diye soru soruyorlar. Kuşkusuz iyi niyetli bir soru. Ama benim onlara dediğim “sizin tüm dertlerinize, sorularınıza şifa olacak bir kitap bilmiyorum.” Varsa bile bu türden kitaplar benim zihnimde ideolojik kitaplar. Uzatmadan söyleyelim, “benim kafamda şöyle bir soru var” dediğinizde şu kitabı tavsiye edebilirim. Başka yönlerinden de bakacaksanız şu şu kitapları önerebilirim. Bu klasik felsefede de böyledir. Platon’un diyalogları üzerinden söylersem, orada bir soru-cevap mantığı söz konusudur. O yüzden sorusu olmayan bir adama kitap tavsiye etmek kadar anlamsız bir şey yoktur. Sorusu olan bir adama sorusundan uzak kitap tavsiye etmek de anlamsız görünüyor.


Video söyleşiyi izlemek isteyenler için: 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir