İbni Haldun ile İslami İlimler Üzerine (1)

Abdurrahman bin Muhammed bin Muhammed b. Haldun. Künyesi Ebu Zeyd. Lakabı Veliyyüddin el-İşbilî. Müstesna bir tarihçi ve ansiklopedist olan İbni Haldun doğup yetiştiği Tunus’tan resmi görevler nedeniyle Fas, Gırnata, Tilmesan ve Endülüs topraklarına seyahat eder. Yüksek devlet mevkilerine duyduğu ilgiye eklenen fesahat ve zekâsı, Endülüs sultanının has meclisine katılmasını sağlar. Hicri 808’de Kahire’de vefat eden İbni Haldun’un “Şerhu’l-Burde”, “Şifaüs Sail fi Tehzibi’l-Mesâil” kitapları ve hesap, mantık ilimlerine dair telifleri arasında en önemlisi kuşkusuz “el-Iber ve Divanü’l-Mübtedei vel Haber fî Tarihi’l-Acemi ve’l Berber” adındaki tarihidir. Üç ana bölüme taksim ettiği tarihin, umrana (medeniyete) tahsis ettiği ilk kısmı, “Mukaddimetü İbni Haldun” namıyla asıl kitaptan daha büyük şöhret ve hüsnü kabule ulaşmıştır. Bu anlamda İbni Haldun sosyoloji tarihinde çığır açıcı olarak bilinir. Aşağıda Mukaddime’nin altıncı faslında yer alan İslami ilimler konusu üzerinden kurgulanmış söyleşiyi okuyacaksınız. İlgili sahayla alakalı hemen bütün âlimlerin ana referansı olması bakımından bu kitapta söylenenler ayrı bir ilgiyi hak ediyor.

Üstadım, İslami ilimler özelinde hayli konu var. İsterseniz ilimlerin ve sanatların doğuşuna ilişkin getirdiğiniz medeniyet açılımına (İbni Haldun’un ilimlerin gelişimi, medeniyet ve kalkınma skalasına paraleldir yönündeki meşhur tezi) ve mütekaddimin- müteahirrin âlimlerin ilimlerdeki ıstılah farklılığı üzerinden Mağrip ve Endülüs’le Şark bölgesinin ilim bir olmasına rağmen, talim noktasındaki metodolojik farklılığına hiç girmeden doğrudan İslami ilimlerin tasnif ve mevzularına girelim. Öncelikle İslami ilimler genel ilimler tasnifinde nereye oturuyor?

İçinde bulunduğumuz medeniyet (umrân. İbni Haldun’un temel kavramı; umrân veya hadâra) kesitinde tahsil ve talim edilen ilimleri iki sınıfta mütalaa ediyoruz: İnsanın kendi düşüncesiyle erişebileceği tabii ilimler ve insanın ancak kurucusundan miras edineceği nakli ilimler. Hikemi veya felsefi dediğimiz ilk kategori…

Bir saniye. Burayı detaylandırırsak esas İslami ilimler konumuza vakit kalmaz. Dileyen Mukaddimenizin altıncı faslının alt başlıklarında yeterli malumata ulaşır. Nakli dediğiniz ikinci kategoriye yoğunlaşalım. Akla burada yer yok mu?

Ferî meseleleri şerî bir asla kıyas ederken yer var akla. Burada icra edilen kıyas, aslî mesele nakle istinad ettiği için dolaylı olarak naklî. Sonuçta bütün naklî ilimler ya doğrudan Kuran ve sünnetten bize tevarüs ediyor ya da bunlara hazırlık sadedinde oluşturuluyor. Bu iki ilim türüne bir de Kuran’ın ve medeniyetin dili olması bakımından Arap dili ilimlerini ekliyoruz.

Sonuçta kaç sınıf ilim ortaya çıkıyor?

Pek çok. Çünkü mükellef kişinin, Allah Teâlâ’nın kendisine farz kıldığı hükümleri bilmesi gerekiyor. Bu hükümler ya bizzat açık nas ya icma veya kıyas yoluyla Kuran ve sünnetten elde ediliyor. Demek ki ilk önce Kuran’ın lafzî beyan boyutuna eğilmek gerekiyor. İşte tefsir ilmi budur. Ardından Allah Teâlâ’dan indiği şekliyle Nebi Aleyhisselamdan bunun nakline, kıraat konusundaki ihtilafa eğilme sırası gelir. Kıraat ilmi bunu yapar.  Onun ardından sünnetin Nebi Aleyhisselama isnadı, onu nakleden ravilerin dediklerine güven noktasında adalet sicillerinin incelenmesi gelir. Hadis ilimleri burada devreye girer. Bunun ardından söz konusu hükümlerin asıllarından kanunî bir bilgi doğuracak formatta çıkarılması (istinbat) zorunludur. Usuli fıkıh ilmi işte budur. Bu çıkarım aşaması bize efâl-i mükellefîn noktasında Allah Teâlâ’nın hükümlerinden haberdar olma imkânını verir. Fıkıh ilmi dediğimiz budur. Sonra bu şerî tekliflerin bedeni boyutu olduğu gibi iman, haşr, azap ve kader hakkında inanmamız veya reddimiz zorunlu olan kalbî boyutları da vardır. İşte itikad ilmi ve söz konusu hakikatleri akli delillerle desteklemek sadedinde kelam ilmi burada devreye girer.

Allah razı olsun, güzel bir çerçeve oluşturdunuz. Taksimin başında lisan ilimlerinden bahsetmiştiniz, onlar nerede duruyor üstadım?

Luğat, nahiv, beyan ve âdâp diye sınıflanan lisan ilimlerini, aslında Kuran ve sünnet incelenmesi kendilerine bağlı olduğu için en öne almak gerek.

Ya tüm bu ilimlerin Müslümanlar dışında diğer milletlere ait olan yekünleri ne olacak?

Bir kere bunlar İslam milletinin harcı. Umumî anlamda diğer milletlerinkiyle paralellik arz etse de hususî manada arada bir zıtlık söz konusu.

Neden? Sonuçta onlar da müselsel bir ilim-irfan zincirinin halkası değil mi?

Çünkü bahsettiğimiz ilimler kendilerinden öncesini nesh etmiştir. Bir daha kalkıp onları araştırmak mahzurludur. Mesela Kuran dışında nazil olan kutsal kitapları incelemek bizzat Nebi Aleyhisselamın ikazıyla yasaklanmıştır: “Ehl-i kitabı ne tasdik edin, ne yalanlayın! ‘Bize ve size indirilene iman ettik, sizin ve bizim ilahımız birdir, deyin’ [Ankebut suresi, 46]” (Buhari) Bunun dışında Hz. Ömer’in elinde Tevrat’tan bir sayfa gördüğünde Nebi Aleyhisselamın nasıl kızıp “ben size onun bembeyaz, tertemiz halini getirmedim mi? Vallahi, Musa eğer yaşasaydı, bana tabi olmaktan başka imkânı olmazdı” dediğini biliyorsundur. (Musannef-i İbni Ebi Şeybe; Müsned-i Ahmed)

Burası zaten konunun aslına müteallik değildi. Genel tasniften sonra ilimler hususuna geçelim. Tefsirle başlayalım, buyurun.

Kuran yaşanan hadiseler gereğince cümle, ayet [veya sure sure] itikadi ve ameli hükümleri beyan etmek üzere indi. Sonradan gelen bazı hükümler bir öncekileri nesh edebiliyordu. Nebi Aleyhisselam Kuran’ın mücmelini, nasih mensûhunu, sebebi nüzûlünü ashabına izah ediyordu. Söz konusu nebevî izahın sahabeden tabiîne, onlardan bir sonraki nesle aktarılması suretiyle oluşan marifet hasılası ilimlere vucut verdi. Taberî, Vakidî ve Seâlebî gibi müfessirler sahabe ve tabiînden nakledilen asârı tedvin eden öncülerdir.

Dediğinizden telif veya tedvinde yekpare bir metodun olduğunu mu anlamalıyız?

Hayır. Anlattıklarım iki tefsir metodunu doğurdu: Seleften nakledilen asâra dayalı naklî metod ve luğat, irap, belağat gibi yönlere dayalı lisanî metod. İlk yönelimde mütekaddimîn âlimler ayetlerin izahına, nasih mensûhuna, sebebi nüzüllerine ilişkin sahabe ve tabiînden pek çok veri topladılar; lakin bu tür tefsirlerde makbulle merdüt, sahihle zayıf bir aradadır. Kritik etmeden her nakli almışlardır.

İlginç. Bunun sebebi neydi ki?

Çünkü Araplar henüz kitap ve ilim ehli değil, bedevî ve ümmî idiler. Yaratılışa, varlığın sırlarına dair bir şey öğrenmek istediklerinde Yahudilere, onların dinine tabi olan Hıristiyanlara sorarlardı. Aslında onlar da kendileri gibi bedevî köylülerdi. Ellerindeki verilerin sağlamasını yapacak durumda değillerdi. Çoğunluğu Yahudiliği benimsemiş Himyeriler olan bu ehl-i kitap taifesi, Müslüman olduklarında ahkâma taalluk etmeyen meselelerde önceki birikimlerini korudular.

Bunlara örnek verebilir misiniz?

Örnek Ka’b el-Ahbar, Vehb b. Münebbih, Abdulah b. Selam. Müfessirler bunların nakillerinde gevşek bir tutum izleyerek tefsirleri bu tür ‘israiliyyat’ ile dolduldular.

Bunları tahkikten geçiren âlimler çıkmadı mı?

Çıktı tabii. Mağribli müteahhir ulemadan Ebu Muhammed b. Atiyye, israiliyyat yoğunluklu tefsirleri süzgeçten geçirerek sıhhate en yakın olanları müstakil bir kitapta topladı. Kendisinden sonra Kurtubi de aynı minvalde tefsir telif etmiştir.

Bu kısım tamamdır. Lisanî metoda geçelim.

Tefsirden öncelikli amaç ilk metod olduğundan lisanî metod ekseriya onun zımnında mütalaa edilir. Özellikle lisan ilimleri müstakil bir dal olmaya başlayınca ve bu yöne ağırlık veren tefsirlerce öne çıkmıştır. Bu türün en iyi örneği Irak Havarizmîlerinden Zemahşeri’nin Keşşaf’ıdır. Dil ve belağat açısından nefis olmasına rağmen, ayetleri yer yer Mutezili fikirlerine göre tevil etmek gibi bir nakısası mevcuttur. İlgili konularda ehlisünnetin delillerini bilen kimseler, Keşşaf’ın belağat zenginliğinden istifade edebilirler.

Onun itizali yorumlarını ayıklayıp serbest bir istifade alanı açacak bir âlim çıkmamış mı?

Son dönemde Irak’tan Şerefüddin et-Tıbî’nin böylesi bir şerhi elimize ulaştı, evet.

Şükürler olsun. Vakit kaybetmeden tefsirin ardından hadis ilimlerine geçelim. Evvela hangi ilimleri kapsıyor bu terkip?

Çeşitli açılardan birçok ilmi kapsar. Mesela nasih-mensuh hadis ilimlerinin en önemlilerindendir. İki haber nefy ve isbatta çatışır da birazcık teville aralarını cemetmek mümkün değilse ve birinin önce varid olduğu biliniyorsa, sonraki neshedici addedilir. Aynı şekilde ravilerin adalet ve zapt yönlerine bağlı olarak isnadların araştırılması, senedin ittisal ve inkita kritiği veya sorunlu bir illete sahip olup olmadığı açısından tahlili.., bütün bunlar hadis ilimlerine örnektirler. Sahih, hasen, zayıf, mürsel, munkatı, mudal, şaz, ğarip.., gibi bu alana özgü ıstılahlar söz konusu incelemeler çerçevesinde oluşturulmuştur.

Bu alanda öncü telifler nelerdir?

Meşhur müsnedler açısından soruyorsan, Medine’nin âlimi İmam Malik’in fıkıh baplarına göre tasnif ettiği Muvattâ’sını, ardından muhaddislerin imamı Muhammed b. İsmail el-Buharî’nin, hemen ardından Müslim b. el-Haccac el-Kuşeyrî’nin Sahihlerini, bunlar sahih hadislerin tümünü kapsamadıkları için üzerlerine yapılan istidrak ve istihrac çalışmalarını; onların peşine Sünen başlığıyla sahih hadislerden daha geniş bir çatıda hadisleri kitaplarına alan Ebu Davud es-Sicistanî’yi, Ebu İsa et-Tirmizî’yi, Ebu Abdurrahman en-Nesaî’yi sayabiliriz.

Hadis metinleri açısından telifat böyle. Peki, hadis metodolojisi dediğimiz usuli hadis açısından öncü telifler neler?

İlk tertip faaliyetiyle göze çarpan, meşhur eserleriyle bildiğimiz Ebu Abdullah el-Hakim. Yedinci asrın başlarında, müteahhirîn âlimlerin öne çıkan telifleri sadedinde Ebu Ömer İbni Salâh’ın ve hemen peşine Muhyiddin en-Nevevî’nin eserlerini gösterebiliriz.

Şimdi işin literal kısmından, kimi zaman dillendirilen bir söylentiyi sormak istiyorum. Mezhep kurucuları olan bazı müctehid imamlar, hadis yönleri zayıf olduğu için mi az rivayete sahipler?

Bunu ancak acımasız biri söyleyebilir. Onlar gibi büyük imamlar hakkında böyle bir şey mümkün olabilir mi? Rivayeti az olanlar, hadisin kabulünde, sıhhat metodunda belli şartlar gözettikleri için haliyle bu kadar rivayette bulunmuşlardır. Almadıkları hadiste bunu haklı kılacak bir illet veya benzeri bir arıza tesbit etmişlerdir. Kaldı ki işin bir de tabii gerekçeleri var.

Nasıl yani?

Mesela Hicaz ehli daha çok hadis rivayetinde bulunur, çünkü Medine hicret yurdudur, sahabe yatağıdır. Oradan kalkıp Irak’a gelenler daha çok cihatla meşgul olmuşlardır. İmam Ebu Hanife’yi ele alalım.

Evet, onun hakkında genelde gündeme gelir bu itham.

Onun rivayeti azdır, çünkü kabul şartları sıkıdır. Muhaddisler arasında mezhebinin yaygın olması onun hadiste nasıl müctehid olduğu gösterir zaten. Onun dışında cumhûru oluşturan muhaddisler hadisleri kabul şartlarını geniş tuttukları için çok rivayette bulunmuşlardır. Sonuçta her iki taraf da ictihadı gereği davranır. Ebu Hanife’den sonraki mezhep öncüleri için de aynı şey söz konusu.

Onlar da sıkı şartlar gözettikleri için mi az rivayette bulundular?

Hayır. Aynı şey geçerli derken, ondan sonrakiler de şartları daha esnek tutarak pek çok hadis rivayet etmişlerdir, demek istiyorum. Tıpkı cumhûr gibi.

Ben farklı anlamıştım. Peki, bir örnek rica etsek.

İmam Tahavî’yi örnek verebiliriz. Müsnedinde binlerce hadis bulunan çok önemli bir isimdir Tahavî.

Buna rağmen niye Sahihayn’ın seviyesine erişebilmiş değil?

Çünkü Buharî ve Müslim’in göz önünde bulundurdukları şartlar üzerine ümmetin ittifakı söz konusu. Tahavî’nin, hali mestur kişiden rivayet gibi ümmetin icma etmediği kimi uygulamaları var. Bu nedenle sadece Sahihayn değil, diğer sünenler de ondan öne alınmış.

Eyvallah, bu kadarı yeterli. Tefsire göre daha detaylı konuştuk hadisi. Fıkha ve usuli fıkha geçelim şimdi. Nasıl tarif ediyorsunuz fıkhı?

Mükelleflerin fiillerinde Allah Teâlâ’nın hükmünün vacip mi, haram mı, mendup veya mekruh mu, yoksa mübah mı olduğunu bilmek, şeklinde tarif ediyorum.

Tarif bu kadar netken, niye selefle sonraki âlimler arasında fıkhî ihtilaflar mevcut?  

Bu kaçınılmaz bir durum. Şerî delillerin ekseriyetini oluşturan Kuranî naslar Arapça. Bu dildeki lafızların doğası gereği birkaç manaya geliyor olması, işin başında ihtilafı zaruri kılıyor. Sünnetin de sübut yolları farklı farklı. Çoğu kez birbiriyle tearuz arz eden hükümler bir tercihe ihtiyaç duyar. Aynı şekilde Kuran ve sünnet dışındaki şerî deliller imamlar arası ihtilaf konusudur. İşte bu gibi sebepler selefle sonrakiler arasında görüş farklılıklarını doğurmuştur.

Bu sadette fakih veya âlim sıfatının kullanımı nasıl bir tarihi arka plana sahip? Bu aslında fıkhın da bir ilim olarak teessüsüne cevap olacak.

Güzel soru. Burada kilit kelime Kuran’ı okuyup özümleyen anlamında “kâri’” veya “kurrâ”dır. Şurası bir gerçek ki sahabenin tümü ehl-i fetva değildi. Bu liyakat, Kuran’ın nasih ve mensûhu, müteşabih ve muhkemi gibi muhtelif vecihlerine vakıf kurrâlara mahsustu.

Ayrı bir isim alacak kadar nadir bir durum mu ki bu?

Evet, çünkü Araplar aslen ümmî bir toplum. Okuyan kimseye bir ayrıcalık olarak bu ad tesmiye olunuyor. Sadr-ı İslam’da durum böyleyken, şehirlerin gelişmesiyle birlikte ümmilîk yerini kitabîliğe terk ediyor. Naslardan hüküm çıkarma ameliyesinin bir sistematiğe bürünmesiyle fıkıh artık müstakil bir dal olmaya başlıyor.

Böylelikle kurrâ unvanının yerini âlim ve fakih alıyor, anladım. Peki, fıkhın re’y ve hadis şeklinde iki ekole ayrılması nasıl oldu?

İşte fıkhın ihtisas alanı halini almaya başlaması, beraberinde bu iki fıkhî yolu doğurdu. Re’y ve kıyas yolunu Irak ehli, hadisçileri Hicaz ehli oluşturuyor. Irak’ta hadisin az oluşu, kıyası sıklaştırmalarını ve bu alanda maharet kesp etmelerini sağladı. Bu yolun öncülüğünü Ebu Hanife ve çevresi üstlenirken Hicaz ehline Malik b. Enes öncülük eder.

Ya İmam Şafii ve Ahmet b. Hanbel?

İmam Şafii, Malik b. Enes’in ardından Irak’a seyahat ederek Ebu Hanife’nin talebelerinden istifade etmiş, neticede iki ekolu mezceden ayrı bir mezhep tesis etmiştir. Ahmed b. Hanbel ise hepsinin ardından hadislere olan vukufiyetiyle temeyyüz eder. Talebeleri Ebu Hanife’nin yetiştirdiği çevreden de istifade etmişlerdir. Neticede bunların oluşturduğu dört mezhep, Müslüman halkların dini pratiklerini belirlemiştir.

Bugün fıkıh adına yapılan ne var, bundan bahseder misiniz?

Bugün fıkıh adına, dört mezhebi nakletmekten başka bir şey yapılmıyor. İctihad iddiasında bulunmak mümkün değil. Ancak mütedavil meseleleri mezheplerin asıllarına göre yeniden düzenlemekten bahsedebiliriz. İstersen oluşum devresinden sonra mezhepler planında telif edilen metin ve şerh çalışmalarını konuşabiliriz.

Yok, oraya hiç girmeyelim üstadım, çünkü daha usuli fıkha, akaid ve kelama, talim ve teallüm usulüne dair görüşlerinizi dinleyeceğiz. Gelecek sefer buradan devam ederiz inşallah. Allah razı olsun üstadım.   

***

İkinci bölüm için tıklayın: https://www.ilimdergisi.org/kurgusal-mulakatlar/ibni-haldun-ile-islami-ilimler-uzerine-2/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir