İbni Haldun ile İslami İlimler Üzerine -2-

Evet üstadım, en son fıkhın güncel vechesini konuşmuş, usûlüne geçeceğimizi söylemiştik. Usûlü fıkhın tarifiyle başlayalım isterseniz, buyurun.

Hüküm ve tekliflerin çıkarılması noktasında şeri delillerin incelenmesidir usûlü fıkıh. Şeri delillerin asılları da malum, kitap (Kuran) ve onun açıklaması olan Sünnet.

Kıyas yok mu?

Sallallahü aleyhi vesellem Efendimiz döneminde hükümler Kuran’dan alınır, gerekli yerlerde Efendimiz kavli veya fiili beyanda bulunurdu. Dolayısıyla başka bir nakle veya kıyasa gerek yoktu. Bunun dışında Sünnet’in hucciyyeti, bağlayıcı bir delil oluşu noktasında…

Üstadım, bi saniye! Kuran ve Sünnet’in bağlayıcılığını anlatmaya lüzum yok herhalde. İcma için bir şeyler söyleyebilirsiniz.

İcmaın şeri delil oluşu, sahabe topluluğunun kendilerine muhalefet edenlere şiddetli çıkışlarıdır. Cemaatin hatada birleşmeyecek denli masum olduğunu hesaba katarsak, bu karşı çıkışın altında sabit bir delilin yattığını anlayabiliriz.

Peki, kıyas nasıl doğdu ve gelişti?

Sallallahü aleyhi vesellem Efendimizin ardından çıkan birçok yeni hadise, mevcut nasların kapsamına girmiyordu. Bu sefer sahabe ve selef âlimleri benzer meseleleri birbirine kıyas etmeye, yakın mevzuları aynı hüküm çatısı altında toplamaya başladılar. Bunların belli şartları var elbette.

Böylelikle dördüncü asıl, yani kıyas literatüre yerleşti, anladım.

Ve sahabenin icmaıyla kıyas şeri bir delil oldu, burası önemli.

Yine de icma ile kıyasa itirazı olanlar var ama?

Cumhûr ulema dört asılda ittifak halindedir. Kıyas ve icmada ileri sürülen bazı aksi görüşler şaz kabilindendir, önemli değil. Onun dışında mezkur dört asıla başka şeyler de ekleyenler olmuş, fakat bunlar da şazlıktan, zayıf gerekçelerden kurtulamamışlar. Bu nedenle tafsile girmeye gerek yok.

Usûlün ilimleşmiş halinden bahsediyoruz şu an. Ya öncesi nasıldı?

Öncesinde bunlar, özellikle lafızların delaletleri ve dille ilgili vesair konular meleke halinde âlimlerde vardı. Ne zaman ki Arap dilinde bozulma baş gösterdi, tecrübeli kişiler belli nakli kıstaslar, kıyas ölçütleri belirlemeye başladılar. Böylece gün be gün bu kıstaslar menzumesi, Allah Teâlâ’nın hükümlerini bilmek isteyen fakihin bilmeye muhtaç olduğu bir alan haline geldi.

Ne bu kıstaslar veya dil mevzuları mesela?

İşte lugat kıyasla sabit olmaz, müşterek lafzın iki manası aynı yerde kastedilmez, “vav” tertip bildirmez, âm bir lafızdan hâssın fertleri çıktığı halde diğerleri için delil olmaya devam eder mi etmez mi? emir vücup mu, mendupluk mu; aciliyet mi yoksa erteleme mi ifade eder, gibi konular. Bunlar usûli fıkhın lügat bahislerini oluşturuyor.

Az önce selefin bu kaideleri kitabi kurallar olarak değil de kalbi meleke olarak özümlediğini söylediniz. Sonrasında nasıl gelişti usûlü fıkıhta telif süreci?

Artık fakih ve müctehidler işlerinin bir parçası olarak mezkur kaideleri öğrenmeye yöneldiler. Bu sadette ilk telif, meşhur er-Risale’siyle İmam Şafii’ye aittir (Allah kendisinden razı olsun.) Ardından hanefi fakihler ve kelamcılar (fukahâ ve mütekellimin) tahkik dairesini biraz daha genişletmişlerdir.

Fukaha ve mütekellimin metotlarını birbirlerinden nasıl ayırıyorsunuz?

Fukaha metodu, misali ve tatbiki bol olduğu için fıkha daha bağlı, ferî meseleleri fıkhî prensiplere bina etmeye daha uygun bir yol. Mütekellimler ise genel eğilimlerinin bir sonucu olarak meseleleri fıkha soyutlayarak adapte ediyor ve mümkün olduğunca akli istidlal metodunu benimsiyorlar.

Bu alana hangi eserler öncülük etmiş peki?

Mütekellimin metodunda yazılmış en iyi eserler el-Burhan kitabıyla İmamül Harameyn’e, el-Müstesfa ile İmam Gazzali’ye ait. Malum, bunlar Eşari. Diğer kitaplar ise, Kadı Abdulcebbar’ın el-Amed’iyle, Ebul Hüseyn el-Basri’nin onun şerhi olarak kaleme aldığı el-Mutemed. Bunlar da malum, Mutezili mezhebinden. Bu dört kitaba mütekellimin metodunun köşe taşlarıdır, diyebiliriz. Sonraları iki büyük kelamcı; Fahruddin İbnül Hatip el-Mahsul ile Seyfüddin Amidi el-Ihkam ile mezkûr dört kitabı özetlemişler.

Fukaha metodunda önemli kitaplar neler?

Birçok önemli eserden söz edilebilir pekâlâ. Ama mütekaddiminden en önemli telifi söylemek gerekirse, Ebu Zeyd ed-Debbusi’nin (h.430) telifi (Takvîmü’l edille)dir. Eser özellikle kıyas bahsindeki tafsilatıyla fukaha ve Hanefi usûlünde çığır açıcıdır. Müteahhirin döneme ait en güzel eser Fahru’l İslam Pezdevi’nin (h.482) usulü (Kenzül vusûl ilâ marifetil usûl)dür. Eser, Hanefilerin en mutemed usül kaynağından biridir aynı zamanda.

İki metodu sentezleyenler yok mu?

İki metodu cemedenlere müteahhirin metodu denebilir. İbnü’s Saâti’nin, (h.694) Pezdevi’nin usulüyle el-Ihkam’ı özetleyerek yazdığı Nihayetül vusûl ilâ ılmil usûl (veya meşhur ismiyle Bedîu’n nizâm el-camiu beyne kitabeyil Bezdevi vel Ihkâm) kitabı buna iyi bir örnektir.

Buradan hilaf ve cedel ilmine geçiş yapsaydık iyi olurdu, lakin bu durumda akaid ve kelama eğilemeyiz. En iyisi onları kitaba havale edip kalan son ilme geçelim. Kelamın tarifiyle başlayalım âdetimiz üzere.

İmanî akidelerin aklî delillerle desteklenişini ve ehlisünnetten, selef güzergâhından sapan bidatçılara reddiyeleri inceleyen ilimdir kelam. İmanın akideleri dediğimizde elbette bunların özünü tevhid teşkil ediyor.

Tevhid derken tam neyi kastediyorsunuz?

Tevhidle kişiye vasıf olacak şekilde kalıcı bir sıfatı kastediyorum. Yoksa sade hükmen tasdik planında bir iman değil tevhid. Aslında ameller ya da ibadetlerden de amaçlanan, bu şekilde itaat ve boyun eğmenin bir meleke halini almasıdır. Kalbin bütünüyle mabud dışındakilerden boşalmasıdır ki müride rabbani denebilsin.

O zaman ilimle hal arasında bir ayrım yapıyoruz, değil mi?

Evet, akaitte ilimle hal arasındaki fark, söz ve vasıf arasındaki farka benzer.

Mesela? Bunu bir uyarlayalım.

Mesela insanların çoğu yetime, miskine merhamet göstermenin Allah Teâlâ’ya yakınlık vesilesi olduğunu bilir. Bu konuda şeri deliller de sıralar sana. Ama gel gör ki yolda bir yetim veya miskin gördüğünde gereken merhamet ve şefkati göstermeden kaçıp gider. Bu demek ki merhamet sıfatı onda hal olarak değil, sade ilim olarak yer etmiş.

Yine de buna katılmayan olabilir üstadım. Çünkü siz mutesavvıfların ilme bakışını baz aldınız. Oysa âlimlerin ekserisi ilmi zaten yakînin yerine kullanırlar. Bu durumda ilim, küllî manaların hakikatlerinin arasını ayrıştırmada nefsin bir sıfatı halini alıyor zaten.

Bak şimdi. Burada iki tür ilim var; vasıflanmadan soyut ve vasıflanmadan kaynaklı ilim. Şâri gözünde ilmin kemali, ancak vasıflanmadan kaynaklanan, meleke halini almış ilimdir. Ancak bu şekilde ibadetlerde devamlılık ve itminân hâsıl olur. Görmüyor musun, ne diyor Efendimiz aleyhisselam “gözümün nuru namaz kılındı.” Demek ki namaz onun için bir sıfata ve hale dönüşmüş. Bir de şu namaza bak: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara, ki onlar namazlarından gafildirler.” (Maun suresi, 4-5)

Yani bütün şerî tekliflerde amaç, nefse kalıcı bir itaat halinin yerleşmesidir. Bundan zorunlu bir ilim doğar ki tevhid ya da akaid-i imanî denilen budur. Burasını anladık.

Sonra senin dediğin, söz konusu ilim veya iman derecelerinin ilk aşamasında olan bir şey. Lisanla uyumlu bir kalbî tasdik. Bu imanın ilk aşaması. Zirvesi ise, bu tasdikin bütün amellerde kuşatıcı bir meleke haline dönüşmesidir. İşte böylesi kâmil iman mümini günaha sapmaktan korur. Ne diyor Efendimiz aleyhisselam “zinakâr, mümin olduğu halde zina edemez.” (Buhari, Müslim) Sonra mesela Hirakl’i hatırla. “Ona (Peygambere) uyan hiç kimse, sonradan ondan nefret edip dinini terketti mi?” diye sorduğunda “hayır” cevabını veren Ebu Süfyan’a ne demişti Hirakl: “İşte imanın neşesi kalbe karıştığında aynen böyle olur.” (Buhari)

Bu kapı iman artar mı artmaz mı meselesine çıkıyor üstadım.

Aynen. Selefin görüşleri bu noktada izaha gerek bırakmaz. Mesela Buhari iman konusunda bir çok alt başlık açar; iman söz ve ameldir, çoğalır ve azalır; namaz ve oruç imandandır.., şeklinde.

Sonraki kelamcılarla selef arasında köklü bir ayrım var o halde.

Hayır, itibar farkı var. Selef imanın kamil noktasını, yani meleke tarafını esas alıyor. İmanın ilk aşamasını teşkil eden kalbî tasdikte bir sorun yok. Kelamcıların dediği gibi, kim isimlerin ilk safhalarını esas alır da bunları tasdike yorarsa karışıklıktan kurtulur. Kim de sonlarını, meleke düzeyindeki kamil imanı baz alırsa farklılığı görür.

O zaman köklü bir ihtilaf değil. Her halükarda imanın özü aynı.

Evet, imanın hakikati bir. Farklılık amellerden hâsıl olan hallerde.

Konu biraz karıştı sanki. Bir istikamete çekme adına tarifteki imanî akideleri sorayım. Nedir bunlar?

İşte onlar da Allah Teâlâ’nın imanın ilk aşamasında (tasdikte) bizleri yükümlü tuttuğu esaslar. Meşhur Cibril hadisinde sıralanan maddelerdir bunlar.

Kelam ilmi nasıl doğdu peki?

Selef bu itikad esaslarını olduğu gibi kabullenir ve detaya inmezdi. Daha sonraları girilen detaylarda baş gösteren ihtilaflar -ki bunların ekserisi müteşabih ayetlerde olmuştur- âlimleri daha fazla nakle, daha fazla akli istidlal kullanmaya sevk etti. Böylelikle kelam ilmi doğmuştur.

Ekseri ihtilafın yaşandığı müteşabih ayetler herhalde sonraki kelamî bünyenin omurgasını oluşturuyor. Biraz açalım mı bu bahsi?

Şöyle özetleyeyim: Kuran’ın birçok yerinde Mabudu Zülcelalin  vasfı sarahaten açıklanır. Bunlarda herhangi bir kapalılık yok. Olduğu gibi iman gerekir. Bunlara karşılık bazı yerlerde teşbihi vehmettiren ayetler yer alır. Selef âlimleri bunlar için aynı imanî tavrı benimsemiş, herhangi bir tevile ya da tafsilata gitmeden olduğu gibi kabullenmişlerdir. Ne var ki zamanla teşbih ayetlerine dalarak bu duru tabloyu bozan bidatçı fırkalar türemiş. Kimi ayetlerin zahirine bakıp el, ayak ve yüz gibi şeylere inanarak Allah’a zatında bir teşbih isnad etmişler, böylelikle O’nu cisim mesabesine indirmişlerdir. Kimisi de sıfatlarda bir teşbih inancına kapılıp yön, istiva, nüzül, ses gibi isnadlarda bulunmuştur.

Mutezile nereye oturuyor burada?

Kelamcılar söz konusu Ehli Sünnet dışı teşbih kabullerinin cirit attığı bir ortamda tenzihe dair reddiyeler kaleme alırken, Mutezile karşıt bir uç olarak doğuyor. Onlar tenzihi büsbütün genelleştirerek Allah’ın ilim, hayat, kudret, işitme ve görme sıfatlarını, hatta kelam sıfatını inkâr ediyor.

Neden?

Çünkü bunları ispat ettikleri takdirde kadimlerin çoğalacağını, şirke düşeceklerini ileri sürüyorlar. Bunlara verilen cevaplara söz uzamasın diye girmiyorum.

İsabet oluyor evet. O halde Kuran mahlûktur, demeleri kelam sıfatını Allah’a yakıştırmadıkları için.

Elbette, bu inancın bir sonucu. Maalesef bu tutum, İslam dünyasında kimi halifeleri de etkisi altına alarak pek çok Ehli Sünnet önderinin kanının dökülmesine, ciddi karışıklıklara sebep oldu.

Ehli Sünnet kelamcıları nasıl bir yol tutuyordu bu arada?

Bu vasatta en calib-i dikkat olan, kelamcıların imamı Ebul Hasen el-Eşari. Mevcut kabullerin itidal noktasını bularak teşbihi nefy ediyor. Tenzihi selefin belirlediği alana hasredip ilim, hayat, irade ve kudret gibi dört manevi sıfatı ve Allah’ın zatıyla kaim görme, işitme ve kelam vasıflarını ispat ediyor. Bu meseleler paralelinde husün-kubuh, salah ve eslah gibi mevzularda bidatçı söylemlere ciddi tenkitler yöneltiyor.

Ondan sonra kim bu misyonu üstleniyor?

Talebesi İbni Mücahid gibi birçok tabisi var Ebul Hasen el-Eşari’nin. Lakin en takdir edilesi gayret onlardan kalan mirasa sahip çıkan Ebu Bekir el-Bakıllani’ye (h.402) ait. Bakıllani onların açtığı çığırda cevheri ferdin ve boşluğun ispatı gibi, araz arazla kaim olmaz, delilin batıl oluşu medlülün de batıllığını gerektirir gibi imanî akideleri destekleyici mahiyette birçok akli mukaddime geliştiriyor.

Ya ondan sonra etkili isim kim?

Ondan sonra İmamül Haremeyn Ebul Meâli (h.478) gelir. Önce kelamî meseleleri aynı minvalde uzun uzadıya serdettiği eş-Şamil’i, ardından onun özeti mahiyetinde el-İrşad’ı telif eder. Ondan sonra mantık ilimlerinin popülerlik kazandığı evre gelir.

Mantık ilimleri felsefeyle aynı kefede mi değerlendiriliyor daha sonra, anlamadım?

Evet, mantık felsefi ilimlerden ayrı şekilde, sadece fikrin sağlamasını yapacak akli bir kriter olarak kabul görüyor. Müteahhirin ekolu böylelikle mutakaddiminden ayrılıyor.

Onları bu kopuşa götüren nedir?

Çünkü öncekilerin kelamî mukaddimelerinin çoğunun felsefecilerin ilahiyât ve tabiiyât bahislerindeki söylemlerinden devşirme olduğunu görüyorlar. Mesela Bakıllani’nin inandığı gibi, delilin butlanıyla medlülün butlanını zorunlu kabul etmiyorlar. Tabii müteahhirin ekolü muhalif kitlesine ciddi biçimde filozofları ekleyip, itikadî noktada filozofların hatalarını deşifre ediyor. İşte böylesi bir ayrım var iki ekol arasında.

Bu ekolün öncü isimler kimler?

Önce İmam Gazzali, ardından İbnül Hatip (Fahruddin er-Razi). Tabii kendilerinden sonra tekrar felsefiyatla kelamı aynı kefede değerlendirenler çıkıyor. Lakin İmam Gazzali’nin telifleri kendisinden sonraki kelamî damara en ciddi etki eden isim.

İmam Gazzali’nin başarısı malum. Yalnız felsefiyâtla kelamî bakış açısını bir addedenler nasıl düşünüyor? Daha doğrusu şu köklü ayrımı öğrenelim: Bir filozofla bir kelamcının fiziki nesnelere bakışı arasında ne fark var?

Gayet güzel soru. Filozof fiziki bir nesneyi hareket ve durağanlık açısından inceler. Mütekellim ise, faile (Yaratıcıya) delalet etmesi açısından bahis konusu eder. Tabiiyâttaki bu fark ilahiyât alanında da caridir. Filozof ilahiyât konusuna mutlak bir varoluş fikriyle, varlığın zatından kaynaklı olması hasebiyle yaklaşır. Kelamcının varlığa bakışı ise, varlığın var kılanı göstermesi yönüyledir. Sanırım yeterince açık.

Kesinlikle, Allah razı olsun. Yavaş yavaş sona yaklaşıyoruz. Birer kitaplık tavsiye isteyebilir miyiz sizden? Mütekaddimin ve müteahhirin kelam metodu iç içe geçti çünkü.

Kelamî meseleleri felsefiyatla ayrılamayacak kadar harmanlayanlar var. Mesela Beydavi et-Tevâli kitabında ve daha sonraki acem müellifler bu sentezci akımı izlemişler. Ama selefin itikadına yakın olan mütekaddimin kelam eserleridir. Bunların aslını el-İrşad kitabı (İmam Cüveyni) oluşturur. Kim de filozoflara mukni cevaplar vermek isterse, İmam Gazzali’nin ve İbnül Hatip’in eserlerini okumalı.

Son olarak şunu sorayım üstadım: Bir İslami ilimler talebesinin kelam tahsiline ne kadar ihtiyacı var?

Nazarî delilleri bilmesinin faydası vardır elbette talebeye. Fakat bence bugün için kelam öğrenmek zaruri bir şey değil. Çünkü mülhidlerin ve bidatçıların etkisi artık sona erdi. Akli delillere Ehli Sünnet âlimleri onları reddetmek için ihtiyaç duyuyordu. Bugün için böyle bir ihtiyaç söz konusu değil. Önemli bir hadise nakledilir. Cüneydi el-Bağdadi’ye kelamcıların hali sorulmuş. “Ne yaparlar peki?” diye sormuş üstad. “Delilleriyle birlikte Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederler” cevabını alınca şöyle demiş: “Ayıbın imkansız olduğu yerde ayıbı nefy, ayıptır.”

Vavv, muhteşem! Bu sözle kapatalım söyleşiyi. Lütfettiniz, her şey için Allah razı olsun üstadım.

 

Söyleşi Mukaddimetü İbni Haldun’un İslamî İlimlerin Tasnifi kısmından seçilip tercüme edilerek kurgulanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir