Belağatın Kolaylaştırılması Üzerine Bin İsa Bâtâhir ile Konuştuk

* Kurgu ve Tercüme: Adem Özçelik

Dr. Bin İsa Bâtâhir,  بن عيسى باطاهر  Cezayir doğumlu (1961) bir Arap dili araştırmacısı. Ürdün, Katar ve Yemen’de aldığı akademik eğitimin ardından şimdilerde Şarika Üniversitesi’nde yardımcı doçentlik görevine devam ediyor. Bâ Tâhir’in Esâlîbu’l-İknâ’ fi’l Kur’âni’l-Kerîm, el-Belâğatü’l Arabiyye, el-Mukâbeletü fi’l Kur’âni’l-Kerîm, ed-Devrü’l-Hadârî li’l Arabiyye fî Asri’l-Avleme, Turuku’l-Arz fi’l Kur’âni’l-Kerîm gibi ağırlıklı olarak Kur’ân merkezli belağat eserleri bulunuyor. Dergilerde de tahkik yazılarına rastladığımız dil üstadımızla Teysîru’l-Belâğa fî Kütübi’t-Türâs adlı makalesi (Mecmaullüğa el-Arabiyye el-Erdünî Dergisi, 68. sayı, 2005) üzerinden kurgusal söyleşi gerçekleştirdik. 


Konuya girizgâh olması açısından belağatın geçirdiği merhalelere kısaca değinelim istiyorum.

O halde ilk merhalede Ebu Ubeyde (h.208), Câhız (h.255) ve İbni Kuteybe (h.276) gibi edip âlimleri analım.

Bunlarla üçüncü asrı kapatıyoruz. Sonraki merhalede neler oluyor?

Edebî ve ilmî karakterde mevzular ele alınıyor. Dördüncü asrın münbit ortamında hayli isim çıkıyor. Bunlardan bazısı luğavî yönü yanında Kur’ân’ın icazına eğiliyor.

Rummanî mesela değil mi?

Tabii, vefatı hicri 386 olduğu için icaz-ı Kur’ân’la ilgilenen çağdaşlarının ilki o. Akabinde Hattabî (h.388) ve Bakillanî (h.403) gelir.

Bunlar dışındakiler?

Onlar edebiyatla daha umumî manada ilgileniyorlar. Kudâme bin Cafer (h.337), Abdullah bin Mutez (h.296) ve Ebu Hilal Askeri (395) mesela.

Hızlı geçiyoruz bu kısmı. Sonraki merhalede neler yapılmış?

Sonraki merhale belağatın altın çağı. Gerek konu içeriği gerek metot bakımından birçok yenilik getirilmiş. Bu noktalarda altın çağı en iyi temsil eden şahsiyet, belağatçıların şeyhi Abdulkâhir Cürcanî’dir (h.471).

Evet, birazdan ona geleceğiz. Dördüncü merhalede kimler var?

Ebu Yakub Sekkakî (626) ve Hatip Kazvini (739) gelir. Bu dönemde ıstılahlara sınır çizilmiş, belağat nihai şeklini almıştır.

Yani sonrakiler onların izinden mi gitmiş?

İbnül Esir (h.637), Hâzim Kartâcennî (h.684) ve Yahya bin Hamza el-Alevî (h.749) gibi yenilikçi birkaç ismi saymazsak, evet, sonraki belağî çalışmalar, Sekkakî’nin izleğinde devam eder.

Sonraki belağat çalışmalarının donuk geçtiğini, âlimlerin tekrar ve ta’kide (karmaşık metin dili) düştükleri söyleniyor.

Evet, bu doğru, lakin araştırmacının insaflı bir şekilde kadim belağat mirasına bakması, sözkonusu ta’kid ve kapalılığın ardındaki sebepleri görmesi gerekiyor. Özellikle de belağatın felsefe ve kelamla alakasını. Bu noktada Kazvini kelamî medreseyi temsil ederken İbnül Esir edebî ekole, Alevî ise ikisinin sentezine öncülük ediyor.

Az sonra ta’kidin belağattaki sebeplerini konuşacağız. Öncesinde şeyi sorayım: Günümüzdeki kolaylaştırma mevzusunda bahsettiğiniz bu insaflı inceleme neden gerekli ki?

Çünkü sadece belağatla ilgili değil, mesela nahvin kolaylaştırılmasında da aynı faktör geçerli. En başında sözel üslup dediğimiz olgu, modern dilbilimin, yani lengüistiğin sahasına giriyor ve o edebî olduğu kadar eleştiri noktasına da gelmiş durumda. Nakdü’l-Edebî (Eleştirel Edebiyat) denilen ilim örneğin. İşte Batı’daki üslup araştırmalarındaki değişimler, geçmiş dönem belağatına hücuma ve çağdaş belağata çağrıya sevkediyor insanları.

Gayet iyi anlaşıldı üstadım. O zaman konumuzun da özünü teşkil eden ta’kid konusuna, felsefenin belağata etkisine ve öne çıkan kolaylaştırma çabalarına geçelim. Öncelikle ta’kid meselesine erken dönem kitaplarında rastlıyor muyuz, onu sorayım.

Önemli nokta. Geçmişte kimi belağatçılar, Abdulkâhir Cürcani sonrasi belağata nüfuz eden ta’kid ve kapalılık konusuna işaret etmişler. Örneğin Kazvini, Telhis kitabının mukaddimesinde şunu söyler: “Sekkaki’nin Miftahu’l-Ulûm’ü belağat ilminde yazılan en önemli eserlerden biri olmakla birlikte, gereksiz ayrıntı, uzatma ve ta’kidden korunmuş değildir.” Yine Alevî Tırâz’da belağat ilmi konularının son derece ince ve kapalılık dolu oluşundan bahseder.

Sözkonusu zorluğa kabaca neler sebep olmuş peki?

Tabii en büyük pay felsefe ve kelamın etkisi, ardından belağatın kelamcı ve usülcülerin çevresinde gelişmesi, çoğu belağat âliminin Arap olmayanlardan çıkması, belağatın Kur’ân’ın icazı olgusuyla alakası ve özellikle hicri beşinci yüzyıldan sonra edebiyata ve Arapçaya ilginin azalması…

Ovv, tek tek bunları konuşmak lazım. Evvela kelamcı ve usülcülerin ortamında gelişmesi nasıl bir zorluğa yol açmış belağatta?

Bu âlimlerin çoğunun gerek umumî gerek kelamî felsefeyle ve tabii mantıkla ciddi irtibatı mevcut. Mesela Mutezilî Cahız kelam ilmine olduğu kadar, Yunan felsefesine de vakıf biriydi. Aynı şekilde Abdulkâhir Cürcani, Fahrur Razi, Sekkaki, Kazvini, Taftazani ve Kartâcenni usülcü ve mütekellim şahsiyetlerdir. Belağat, kaideleri ve usülüyle son şeklini alana kadar bunların elinde gelişti.

Sanki Arabiyat içinde bu saha usül ilmi mesabesinde.

Kur’ân’ın icazına vakıf olmak, lügatın güzellik ve sihrini görmek, kelamda fesahatı kazanmak isteyenler için doğru, dediğin gibi.

Ama diğer taraftan toplumda hatip ve beliğ kişiler var. Onların pozisyonu ne?

İşte bahsettiğim kelam ve münazara ilminin önde gelenleri, birçok hatipten, birçok beliğ kimseden daha beliğ ve fasih. Cahız bu gerçeği, Bişr bin Mutemer’den (h.210) naklediyor.

İlginç. Ve tabi ta’kid ve kapalılığın buradan sızdığını söylüyorsunuz. Somut bir konuya uyarlayalım mı bu dediğinizi?

Tabii ki. Sekkaki’nin belağat ilimlerinden bahsederken üslubundaki mantıkî ruhu ve manevî ta’kidi açıkça görebiliriz. Burada maanî ilminde edebi zevke sahip olmayanın bazı hükümlerdeki taklidini ele alır. Konunun hareket noktası, asıl ve tafsilatında mücerret aklın kaynak olduğu herhangi bir sanattır.

Eyvallah. İlk sebep için bu kadar detay yeterli. İkinci olarak belağatçıların çoğunun Arapların dışından çıkmasını gösterdiniz.

Bunu ben değil, İbni Haldun, hem de daha umumî manada, bütün İslam tarihindeki âlimleri içine alacak şekilde söyler. Çoğunun acemler içinden yetişmesini medeniyet (hadâra) gerçeğine bağlar. Özetle dil bozulunca örneğin, nahvî kaideler vazetme gereği duymuşlardır. Yine örneğin, bidat ve dinden sapmanın çoğalmasıyla birlikte imanî akidelerin delille savunulması yoluna gidilmiştir.

Ona göre bu olumsuz durumun Arapça özelindeki tezahürü nedir?

Bunu genel bir kuralla ifade eder: “Acem faktörü (veya yabancı kelime potansiyeli) arttıkça Arapça yozlaşmaya başlar.” Zaten az önce isimlerini saymadığımız dilcilerin çoğu Arap olmayanlardan.

Şimdi bir çelişki yok mu? İbni Haldun ilimlerin gelişmesi ve kuralların oluşturulması bağlamında bunu bir avantaj olarak görüyor, dediniz.

Bir açıdan öyle evet, fakat diğer açıdan sanat ve edebiyat alanından uzaklaşmaya da sebep olmuş bu durum. Emin Havlî bunu güzel özetler: “Yabancıların felsefî etkisi baş gösterdikçe, sanatın ruhundan ve Arapçanın güzelliğini idrakten uzaklaşılır.”

Yabancı faktörü kaçınılmaz olarak lahna ve Arapça ifade biçimlerine ters düşmeyi mi gerektiriyor?

Doğrudan değil tabii, lakin dilin güzelliğini gölgeleyecek bir yola aracılık ediyor. Taftazanî’nin kelamcı ve filozoflara göre hareketi tarifi bu durumun tipik örneği. Önceki belağatçıların meseleleri illetlendirme, câmi ve mâni tarifler ortaya koyma, dahası, aklın çelişik görmeyeceği genel kanunlar oluşturma gayretleri.., bütün bunlar fikirde derinleşmeye, hüküm çıkarmada detaycılığa sebep olmuş.

Böylece üslupta ta’kid ve kapalılık kaçınılmaz hale gelmiş.

Aynen öyle. Sonuçta bu zorlukları aşmak için şerhler, telhisler kaleme alınmış.

Burası da tamamdır. Belağatın Kur’ân’ın icazıyla irtibatını söylediniz. Ben tam anlayamadım. Nasıl bir zorluğa yol açsın ki bu? Daha da öncesinde konu bu kadar önemli mi belağat içinde?

Elbette önemli. Cürcanî’nin Delâilü’l-İcaz’ından Razî’nin Nihâyetü’l-İcâz’ına, İbni Zemlekânî’nin Tibyan fî Ulûmi’l-Kur’ân’ından Alevi’nin Tıraz’ına temel belağat eserleri Kur’ân’ın icazı konusuyla yakından ilgilenir. Hatta kitaplarında konuya müstakil bahis açmadılar diye Sekkakî ve İbnül Esir gibilere eleştiri getirir Alevî. Çünkü belağatın hedefi ve hareket amacı bu konudur.

Gayet güzel işte. Bunun nesi zorluğa neden olmuş?

Sorun sonraki kuşaklarda. Vahyin nüzulüne şahitlik eden ilk dönem Arapları tabiî dil melekeleriyle anlıyorlar icazı. Arapların bu melekeyi kaybettiği sonraki dönemlerde konu artık fikrî bir mesele halini alıyor ve birçok ilmî mesele, metot geliştiriliyor onu yeniden anlayabilmek için.

Kelamcılar arasında icazu’l-Kur’ân üzerine hayli tartışma yaşanmış, bunu biliyorum.

Özellikle Mutezile kelamcıları arasında. İşte Belağat ilmiyle icazü’l-Kur’ân bahsi arasındaki bu irtibat ve haliyle karşıt görüştekileri susturmak için geliştirilen deliller ve ta’liller önemli bir ta’kide neden oluyor.

Sanki Cürcanî’nin Delâilü’l-İcaz’ında bu zorluğu seziyor okur. Söyleşi için okuduğum kadarıyla söylüyorum. Ta’kide meyil zahir.

Bunun sebebi olarak Mahmud Şakir, Cürcani’nin Mütezilî Kadı Abdulcebbar’ın görüşlerini çürütme çabasını gösteriyor. Özellikle lafız meselesinde böyle bir niyet sözkonusu.

O zaman desenize üstad, icaz belağatı olduğu kadar kelam araştırmalarını da etkilemiş bir konu. Buradan geçiyoruz edebiyatın ve Arapçanın önem kaybetmesine. Bununla neyi kastediyorsunuz?

Edeb-i Arabî dediğimiz alan, hicri beşinci asırdan sonra zayıflamaya başladı. Araştırmacılar bundan böyle belağat kaidelerinde eski örnek ve şahitler dışında yaşadıkları edebî ortamda delil olacak referanslardan yoksun kaldılar. Müteahhirin kitaplarında gördüğümüz üzere, böylelikle edebî güzellikten uzaklaşıldı. Ders anlatımında olmazsa olmazlardan biri olan kaidelere yoğunlaşıldı. Bu da kuşkusuz bahsettiğimiz ta’kidi doğuran etmenlerden birisi.

Genel anlamda edebiyat böyle. Peki, Arapçaya ilgi nasıl kayboluyor?

Yine Emin Havlî’nin sözünden hareket edersek, ilk üç asırdan sonra Arap dilinin toplumsal hayattan değişen düzeylerde uzlete çekildiğini görürüz.

Fakat yine de medrese müfredatlarında ciddi bir belağat eğitimi sözkonusu değil mi?

Sorun tam da bu. Az önceki durumun bir neticesi olarak, Arap belağatı öğretim metoduna bürünüyor. Aklî çıkarımlara ve muttarit kaidelere bağlı teorik alan haline geliyor. Yani sadece eğitim amaçlı, edebî hüviyetinden uzak, sözel estetiğinden azâde bir saha.

Söylediğiniz boyutta bir uzletin yaşanmadığını düşünüyorum ben. Toplumsal ve hatta siyasî bir yozlaşma, sadece Arapça için değil, bütün bir medeniyet yekünü için sözkonusu, doğru. Yine de bence sizin bahsettiğiniz boyutta değil.

Aslında benim değil, Emin Havlî’nin bahsettiği.

Doğru, ondan alıntı yaptınız. Neyse işte. Çünkü Arapça ilmî, tarihî ve luğavî sahada diriliğini korumuş. Birçok ciddi âlim yetişmiş hicri beşinci yüzyılla dokuzuncu yüzyıl arasında mesela. Bunların belağatla, edebî yazımla güçlü bağları mevcut. Sonra öğretimsel metot belağatı niye olumsuz etkilesin ki?

İbni Mutez’in Bedî’ı, Hafacî’nin Sırru’l-Fesâhat’ı, İbni Ebi’l-Hadid’in Felekü’d-Dair’i, Şirazî’nin Miftahu’l-Miftah’ı… Özellikle bu eserleri oku, tekrar konuşalım. Öğretimsel metot edebî yönü nasıl baskılıyor, açıkça görürsün.

Acziyetle başımı öne eğiyorum o zaman. Hemen felsefenin belağata etkisine ilişkin sorulara geçiyorum. Genel bir şemsiye sunması açısından şunu öğrenmek isterim: Belağatçıların belağat araştırmasından hedefleri nelerdir?

Çok önemli bir soru. Üç hedefin öne çıktığını söyleyebilirim: Dinî, öğretimsel ve eleştirel. Dinî hedef malum, Kuran’ın icazı etrafında şekilleniyor. Öğretim hedefi, lahnın ve dilsel bozulmanın sonrasında yeni nesle sözel ve yazınsal sanatları belletmeye dayanıyor. Eleştirel hedef ise, güzel kelamı güzel olmayandan ayırmanın, kaside, hutbe ve risalelerin estetik sırlarını bilmenin ölçülerini sunuyor.

O zaman hedeflerin farklılığı, klasik belağatta ilmî ve talimî (öğretimsel) ayırımını gösteriyor, yanlış mıyım?

Harikasın. İlmî belağat, kaidelerin ta’lil ve tefsirine odaklanır. Haliyle burada kolaylaştırma falan aranmaz. Sekkakî’yi bu kısma örnek verebiliriz. Talimî belağat ise, kaideleri kolaylaştırma ve basitleştirme yoluna gidiyor. Kazvinî ve Alevî’nin metodu bu kabilden.

Sahiden teşekkür ediyorum. Hani cuk oturdu denir ya. Böylelikle belağatta ta’kid ve zorluğun nedenleri konusunu bitiriyoruz. Esas konumuz olan kolaylaştırma (teysir) mevzusuna gelelim.

Yalnız baştan iki noktada bir ayırım yapmamız gerek. Kadim zamanlarda ve günümüzdeki kolaylaştırma olgusunu bir kere ayıralım. İkinci olarak belağatın felsefesiyle felsefî belağatı ayıralım.

İlginç. Ayırıma gidecek farklılık var mı devirler arası yenileşme çalışmalarında?

Abdulkerim Halife’nin güzel bir cevabı var buna. Özetle diyor ki, Arapçanın teysiri, tecdidi veya ihyası olsun; hepsi önceki dönem âlimlerinin gözünde (bugünkünden) farklı amaçlara matuftur.

Peki, felsefi belağatla belağat felsefesi ayırımı nedir?

Felsefî belağat, felsefe ıstılah ve tasavvurlarıyla mezcolmuş, adeta felsefenin cüzü haline gelmiş belağat demek. Belağatın felsefesi ise, belağî kaidelerin illetlendirilmesi, esrarının ve gerek estetik, gerek düşünsel değerlerinin araştırılmasıyla ilgilenir. Din felsefesi, ahlak felsefesi diye başka alanlarda da aynı tesmiye yaygın.

Belağattaki felsefe etkisi derken, Yunan Aristo’nun ağırlığından bahsediyoruz herhalde. Biz de bunun başını kim çekiyor?

Konuyla alakalı yazılanlar genelde Abdulkâhir Cürcani’nin Yunan felsefesinden etkilenen belağatçıların başını çektiğini söyler. Yine Hâzim Kartâcennî Minhacü’l-Büleğâ’sında Aristo’nun edebiyat eleştirisiyle ilgili teorilerini Arap şiirini anlama metodu olarak uyarlamak ister. İlletlendirmelerin, detaylı taksimlerin ve terimsel ağırlığın yoğun oluşu, belağatta olduğu kadar nahivde ve usül ilimlerinde de Yunan felsefesinin etkisi. Haliyle belağat aslî edebî hüviyetinden çıkıyor.

Başlangıçta besin kaynakları neydi ki?

Kur’ân, hadis ve gerek nesriyle, gerek nazmıyla Arap kelamıydı.

Modern araştırmacıların konuya bakışını öğrenebilir miyiz peki?

Hayli şey yazılıyor bu noktada. Bazıları insaf sınırını aşıyor. Şunu sormak lazım: Kadim belağatı donuklukla ve akametle suçlamanın, bu ilmin bütün öncülerinin gayretini küçümsemekten başka ne yararı olabilir?

Bütün öncüler niye dediğiniz? Ben az önce tam da böyle savunma yapmıştım aslında.

Farkımız şurada: Bütün diyorum, çünkü bahsettiğimiz felsefe, kelam ve mantık etkisinde olan belağatçıların çoğu aslında fakih, usülcü ve kelamcı.

Yani?

Yanisi, bahsettiklerimiz zaten nazım ve edebî yazım üstadı olan edip ve şairlerden değil.

Tamamdır, şimdi oldu. Böyle bakmamıştım ben. O Halde modern dilciler arasında birkaç bakış açısı sözkonusu.

İki bakış açısından bahsedebiliriz. Birincisi, Taha Hüseyin’in başını çektiği ve Yunan mantığının ciddi şekilde Arap belağatını etkilediğini savunan kesim. Taha Hüseyin talebeleri üzerinden bu fikri yayıyor.

Tam olarak ne diyor Taha Hüseyin?

Diyor ki: Abdulkâhir Cürcanî, hicri beşinci asırda Arap beyanının medar-ı iftiharı olan Esrârü’l-Belağa kitabını ancak Aristo’yu şerheden biri olarak kaleme aldı. Kitapta, sonraki altıncı asrın takrirî metoduna yön veren izleri görürüz. Delâilü’l-İcaz kitabı da benzer şekilde Arap nahvinin kurallarını Aristo’nun dil ve üslup görüşleriyle başarılı şekilde sentezlemiştir.

Emin Havli de herhalde aynı görüşte, başlangıçtaki nakillere bakılırsa…

O bu görüşü daha ileri taşıyor. Cahız’dan ve İbni Teymiye’den delil getirerek tesirin boyutunu şiir ve yazıma taşıracak şekilde bir sonuca gidiyor. Bir diğer isim Berkukî, Kazvini’den sonra gelenleri belağatın sırlarını felsefeyle yoketmekle ciddi şekilde itham eder.

Son dönemin önemli dilcisi Şevki Dayf ne diyor mevzuyla alakalı, biliyor musunuz?

O da aynı görüşte. Aristo felsefesinin Abdulkâhir Cürcani’ye Ebu Ali el-Farisi ve İbni Cinnî gibi üstatları aracılığıyla geçtiğini belirtiyor. Şevki Dayf’a göre, Abdulkâhir Cürcani’in ele aldığı bütün konular, dile tahammülünün üstünde şeyler yükleyen felsefî giriftlikte mevzular. Dili mantıkçıların diliyle aynı.

Kimin dili?

Dayf’a göre Cürcani’nin dili.

Anladım. Şevki Dayf zaten tecdid taraftarı biri olduğu için doğal tabii böyle bakması. Peki, bu yönelime karşı olan grup neyi savunuyor?

Onlar geçmiş belağatı müdafaa edenler. Bunlara göre, felsefe ve kelamın Arap belağatındaki etkisi gayet sınırlı ve belki de Abdulkâhir Cürcani için tesir sözkonusu bile değil. Yani Ahmed Bedevi gibi bu görüş savunucuları, Cürcani’nin Aristo’nun Hitabet ve Şiir Sanatı kitaplarıyla alakası olmadığını söylerler.

Ama iki düşünürün kesişen yargı ve anlatımları mevcut değil mi?

İstiare meselesinde mesela böylesi bir benzerliğin, dillerin doğasından kaynaklanan ortaklıklar olduğuna yorar bu görüştekiler. Kaldı ki zıt şeyleri savundukları olur iki düşünürün. Ahmet Bedevî, belağatta aslî öneme sahip mananın anlaşılması meselesi üzerinden nasıl ters düştüklerini anlatır kitabında.

O zaman değişir, evet. Günümüz isimlerinden başka var mı kadim belağatı tesir noktasında savunanlar?

Muhammed Zağlül Sellam’ı anabiliriz bunlar dışında. Kendisi Arapça dil zevkinin ve üslup estetiğinin gelişmesinde Kur’ân’ın belirleyici dahli olduğunu söyler. Ona göre Aristotalyen belağatın etkisi sınırlıdır. İbrahim Sellâme de Arap belağatının Yunan’dan ayrıldığı ve Kuran-ı Kerim merkezli olduğu noktasında Zağlul’la hemfikirdir.

Önceki görüşte olduğu gibi bunlar arasında da aşırıya gidenler var mı?

Yani muhakkak. Fadl Hasan Abbas örneğin. Taha Hüseyin gibi Aristo’nun Arap belağatında etkisini savunanlara şiddetle karşı çıkar. Araştırmaları sonucunda Abdulkâhir Cürcani’nin Yunan felsefesinden tümüyle uzak olduğunu görmüştür.

Son olarak, iki tarafı cemedenler var mı diye sorayım.

Bu konuda Ahmet Matlub’un tavrı gösterilebilir. Şöyle diyor kısaca: Biz ne hararetle savunanlar gibi, ne de şiddetle reddedenler gibi düşünmüyoruz. Evet, Abbasi döneminde Arapların yaşadığı hayat, farklı medeniyetlerle yakın temas halindeydi. Kelamcıların belağattaki tesirini inkâr edemeyiz, fakat bu ciddi boyutta olmamıştır. Çünkü Bişr Bin Mutemer, Cahız, Kudame ve Abdulkâhir gibi belağat âlimleri edebiyatın altın çağında yaşamışlardır. Dolayısıyla belağat böylesi etkilenimden uzaktır.

Peki, siz nasıl düşünüyorsunuz sonuç olarak?

Ben de bir tesirin olduğunu kabul ediyor, fakat bunun çok ciddi olmadığını düşünüyorum. Dinî ve kültürel hususiyetler, Arapların Kur’ân ve sünnet gibi kendi kaynaklarının da hususî olmasını gerekli kılıyor. Bununla birlikte her asrın kendi şartları vardır. Hicri beşinci asırdan sonra Kur’ân’ın icazı konusu ve edebî güzelliğin anlaşılması yeni ilmî nazariyelere ihtiyaç duymuştur. Kısmen bu noktaya değindik az önce. Bu ilmin gelişimine ivme kazandıran bir durum aynı zamanda.

Evet, biraz bahsetmiştiniz.

Tabii şu da var: Felsefî etki, belağatı geliştirmekle birlikte, hiç belağatla alakası olmayan terimlerin çıkmasına, kelam ilminde bilinen taksimlerin alınmasına neden olmuştur.

Eyvallah. Bu kadarlık yeterli üstadım, çok teşekkürler. Söyleşinin ikinci kısmına geçelim istiyorum: Geçmişte belağatı kolaylaştırma çalışmaları mevzusu. Haliyle her müellif öncekilere bir şey eklemek durumunda kitabında ve bir konu anlatım tarzına sahip. Var mı mukaddimelerde kolaylaştırmayla ilgili atıflar?

O açıdan var, evet. Açıkça teysir ve tebsîd kelimeleri geçer. Kazvini’yi ele alacak olursak, Telhis’ında Sekkaki’nin Miftahu’l-Ulum’ünün, sahasının birçok açıdan en meşhur kitabı olduğunu söylemekle birlikte, fazlalıktan, uzatmadan ve ta’kitten uzak olmadığını belirtir. Yine İbnül Esir ve onun izinden yürüyen Alevî şiir ve metin izahlarına yoğun yer vermekle belağatı kolaylaştırmayı amaçlarlar. Bunun için edebî zevke dönmek gereklidir onlara göre.

Sekkaki’nin Miftah’ı üzerine çalışan başka müellifler var mı kolaylaştırmayı gündeme getiren?

Bedreddin İbni Malik var. Alanın temel eserlerinde, özellikle Sekkaki’nin Miftah’ında kapalılığı görüyor ve onu hülasa eden bir kitap kaleme alıyor.

Hangi asır âlimi o?

Yedinci asır. Hicri 686’da vefat ediyor. Tahkik, tehzip, tertip noktasına gayet güzel bir eser çıkarmış Miftah’tan.

Cürcani’nin kitabını kolaylaştıranlar var mı, zorluğu farkederek?

Onu yeni tertiple ele alanların başında Razi gelir. Daha doğrusu, Delalil ve Esrar olmak üzere iki kitabının özlerini alarak yeniden kitaplaştırıyor.

Kelamcı yanı da var. Bir şeyler de katmıştır…

Tertip ve tehzibi güzel, lakin kelamî damar evet, üslupta kendini hissettiriyor. Ama mesela, İbnüz Zemlekânî, Delail’i Razi’ninkinden daha basit hale getirebilmiş. Yalnız o da nahvî meseleleri gereğinden fazla işler.

Buraya kadarı tamam. Konunun başında bazı çağdaş yazarlar, insaf sınırını aşan şeyler söylüyor, demiştiniz. Burayı biraz açar mısınız?

İnsafızlık şurada: Gördüğümüz gibi eskilerden her belağatçı kendi anlayışına ve en önemlisi kendi kültürel çevresinin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde bir teysir ve basitleştirme yolu izlemiş belağatta. Pek tabiidir ki asırlar birbirinden farklıdır. Bugünün perspektifinden o devirleri mahkûm etmek, donuklukla itham etmek insaflıca olur mu?

Bu açıdan hayır, olmaz.

Üzücü olan, Avrupa’da belağat tarihinin de farklı merhaleler geçirmiş olması. Aristo’dan günümüze dek gelişen, çeşitlenen ilmî ve edebî metotlar sözkonusu. Buna rağmen günümüzde o eski birikimi yenileyerek bir şeyler katan Avrupalı araştırmacılar, kadim miraslarına olumsuz yaklaşmıyorlar.

Gerçekten de üzücü bir durum, haklısınız. Buradan şu soruya geçeyim: Önceki belağatçıların yenileştirme gayretleri ne tür eserlerle tezahür ediyor?

Nasıl, anlamadım?

Demek istiyorum ki yenileştirme çabaları sonucunda hangi formatta kitaplar yazılıyor?

Evet, iki telif metodunda toplayabiliriz bu kitapları. Birincisi, telhis denilen özetlemeler, ikincisi şerhler. Telhislar ya taklidi oluyor -ki metnin mazmununu merkeze alarak nakle veya metnin ana fikrini çıkarmaya odaklanıyor- ya da ibdaî oluyor.

İbdaî telhisların özelliği nedir?

Onlar metne karşı konumlanır. Eksiklerini düzeltir ve gerekli eklemeleri yapar. Özellikle Cürcanî’den sonra bu tür özetler yaygınlaşmıştır.

Ya şerhler?

Belağatta şerh yazma geleneği müteahhirin âlimler döneminde sıklaşır. Onlar yoğun olarak Kazvini’nin Telhis’ı üzerine farklı metotta şerhler kaleme almışlardır.

Şerh yazımına eleştirel bakan araştırmacılar var mı?

Birçok araştırmacı dersem, yalan olmaz. Mesela Muhammed Reşid Rıza, son dönem beyan ilmi müelliflerinin bu ilmi teorik ilimler gibi işlemelerini eleştirir. Nasıl sözlük maddelerini açıklıyorlarsa, beyan ıstılahlarını da öyle açıklamışlar Reşid Rıza’ya göre. Dolayısıyla dil zevkinin bozulmasında şerhlerin etkisi büyük. İnsanlar böylelikle Taftazani’nin haşiyelerini basıp okur olmuş, Abdulkâhir’inkiler ise unutulup gitmiş. Bu yargı, bütün şerhlere teşmil edilemez bence.

Kolaylaştırma noktaları neler, onu soralım. Yazım metodu açısından konuştunuz, bir de hangi noktaların kolaylaştırıldığını dinleyelim sizden.

Dört nokta olarak cevaplayabilirim sorunu: Metotta kolaylaştırma, mevzularda kolaylaştırma, ıstılahlarda kolaylaştırma ve örnek metinlerde kolaylaştırma.

Metodik basitleştirmeyi somut bir kitaba uyarlasak…

Mesela Abdulkâhir’in izlediği metot, güçlü ikna dili ve ince tahlilleriyle sonraki kuşakları hayli etkilemiş. Buna rağmen baplandırma ve tertip eksikliğinden olsa gerek, meseleleri ele alırken kapalılık ve zorluk yaşandığı söylenebilir.

Bunları kimin hangi eseriyle aşacağız peki?

Razi’nin Nihâyetü’l-İcaz’ıyla. Kitaba yeni tertip ve başlık sistemi kazandırarak belağat öğrencilerinin istifadesini kolaylaştırmış, rahmet olsun.

Bir örnek yeterliydi. Mevzuî yenilikte kimin eseri öne çıkıyor?

Çok var. İçlerinden Bedreddin İbni Malik’in el-Misbâh’ını gösterebilirim. O da müteahhirin müellifleri gibi önceki eserlerdeki yoğun taksimi ve ıstılah farklılıklarını görüyor ve yeni bir eser tarzıyla bu olumsuzlukları gideriyor.

Istılahta yenilikler sanıyorum, işin en zor ve önemli kısmı.

Haklı olabilirsin. Gerçekten de belağat terimlerinde ciddi sınırlama ve mahiyeti açıklama farklılığı göze çarpar. Kazvini, ardından İbnül Esir ve onun izinden giden Alevi önemli takdiri hakeden âlimlerdir bu konuda.

Bir terim üzerinden konuşsak…

Daha baştan belağat terimi. Cahız’dan Rummani’ye, Askeri’den Sekkaki’ye kadar birçok belağatçı, belağat kavramını farklı tarif eder. Cahız’ı ele alalım. O bir kelamın belağat ismini hakedebilmesi için…

Üstadım, afedersiniz, bölüyorum. Hiç girmeyelim detaya. Değinmek yeterli.

O zaman şu kadarını söyleyeyim: Abdulkâhir’den önce belağatın tarifi, gayesi üzerine kuruludur. Ki bu gaye de kelamın muhatabın kalbinde etki uyandırmasıdır. Abdulkâhir’den sonra bileşik bir ilmî hal alır belağat mefhumu. Sadece muhatap değil, kelamın söylendiği makam da önemlidir. Ki buna mukteza-ı hal denir.

Gayet güzel anlattınız, son olarak örnek metinlerdeki yeniliği gündeme getirmiştiniz. Örnek metin dediğiniz, Kur’ân’dan konu misalleri mi?

Onu en üst dereceye koysalar da onunla sınırlı değil. Şiiri ve düzyazısıyla edebî metinler de referans örnektir.

Ama yanlış hatırlamıyorsam, edebî örneklere önemin kaybolmasından bahsetmişiniz konuşmamızın baş taraflarında…

İyi bir dinleyiciyle karşı karşıyayım. Bu doğru. Özellikle Sekkaki’den sonra teorik maddelerin edebî maddelere baskın çıkmasıyla edebî nasların azaldığını gözlemliyoruz. Ancak buna rağmen, İbnül Esir gibi bazıları çıkıp belağat eğitimini kolaylaştırmak adına şiirlerin ve nesrin referans gösterilmesine gayret ediyor. el-Meselü’s-Sair kitabında edebî metinleri yoğun şekilde örnek vererek tahlil etmiş ve yeni nevilere ayırmıştır.

Gerçekten uzun oldu, yorduk sizi. Son olarak önceki yenilikçi belağatçılardan üç isim aklımıza kalması gerekseydi, kimler olurdu? Gerçi cevapların içinde kısmen belirttiniz, altını çizmiş olalım yeniden.

Şu üç isim aklında kalsa yeterli: Kelamî medresenin öncüsü Kazvinî, edebî medresenin öncüsü İbnül Esir, ikisini cemeden Alevî…

Müthişsiniz gerçekten. Çok istifade ettik, teşekkür ediyoruz. Zaman ayırdınız, Allah razı olsun.


Makalenin Arapça aslı: https://www.majma.org.jo/ojs/index.php/JJaa/article/view/474/153

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir