Ali en-Necdi Nasıf ile Nahiv Tarihini Konuştuk

Tercüme ve Kurgu: Adem Özçelik

Ali en-Necdi Nasıf, 18981982 yılları arasında yaşamış Mısırlı bir dilci. Ezher-i Şerif’te ve Dâru’l Ulûm’da geçen öğrenim hayatından sonra kırk yıl dil üzerine ders ve konferans vermiş. Mecmail-Lügatil Arabiye’de etkin görevler de üstlenen Ali en-Necdi Nasıf’ın Sibeveyh İmâmü’n-Nühât, Min Kazâya’l-Lüğati ve’n-Nahv ve Ebu’l Esved ed-Düelî gibi önemli telifleri mevcut. Kendisiyle yaptığımız kurgusal söyleşiyi sunuyoruz.


Nahvin nasıl bir çevrede doğduğu sorusuyla başlayalım mı?

Bundan önce nahvin Basra ve Kufe diye iki kola ayrıldığını ve Basra’nın kurucu olması açısından Kufe’den önce olduğunu bilmek gerekiyor.

Peki, neden Basra nahvin doğuşuna ev sahipliği yaptı?

Çünkü diğer şehirlerden daha fazla buna ihtiyacı vardı. Canlı hayat buradaydı. Araplar ve acemler buraya akın etmişlerdi. Bölgeye giderek artan bir hicret sözkonusuydu.

Bir rakam veriliyor mu o zamanki şehir nüfusunu anlamak adına?

Tabii. Mesela Ziyad’ın Basra valisi olduğu dönemde savaşan asker sayısı seksen bini bulur. Yaşayan yüz yirmi bin aile var.

Arada ne kadar süre var ki?

Yaklaşık otuz yıl var. Basra’nın şehir olarak kuruluşu hicri 14. Ziyad’ın valiliği ise hicri 45 senesine rastlıyor.

Basralıların yaşantısı nasıl peki?

Araplar ve acemler farklı milletlerden gelen aynı memleket haklı gibi yaşıyor. Yaşam ihtiyaçları onları birbirleriyle anlaşmaya itiyor ki dil olmadan bu mümkün değil. Haliyle bu karışma ortamında bir dilin başat rol oynaması gerekiyor. Bu da tabiî ki devletin resmi dili olan Arapça.

Ama yabancılar fasih dili saf Araplar gibi konuşamaz ki!

Çok doğru. Bunun için ortaya iki Arapça çıkıyor: Biri, saf Arapların konuştuğu, diğeri sonradan Arap olanların, yani müsta’replerin az çok lahn ve tahrif karıştırdığı Arapça.

Bu bozulmanın somut örneği var mı?

Olmaz mı? Mesela Hazreti Ömer’e bir valisi mektup yazıyor. Yazıcının mektupta lahna düştüğünü gören Halife, valisine yazıcısını kırbaçla cezalandırması emrini veriyor.

Lakin birçok rivayet Hz. Ali’nin veya Ebul Esved’in nahvin kurucusu olduğunu söylüyor.

Bu da nahvin Basra’da ortaya çıktığının bir başka delili. İmam Ali, Abdullah bin Abbas ve Ebul Esved ed-Düelî Basra’da ikamet ediyorlar.

Hangisi önce geliyor?

Tabii ki Ebul Esved. İmamla İbni Abbas Büyük Fitne zamanında oraya geliyor. Nahvin üçüne nispetinde hayli ihtilaf yaşamış âlimler.

Makul olan nedir bu noktada?

Makul olan, nahvin bu ortamda doğup geliştiğidir. Araplar acemlerle en çok bu sırada karışmış, dilde lahn en yoğun bu dönemde. Haliyle nahve en çok ihtiyaç bu sırada hissedilecektir.

Fakat üstat, nahvin kurucusu konusundaki ihtilaf hala netleşmedi gibi.

Bak, aslında Ebul Esved’in nahvin kurucusu olduğunda ihtilaf yok. İhtilaf onun hangi saikle bunu gerçekleştirdiğinde: Kendi mi zarureti hissetti, yoksa Ömer, Ali (r.anhüma) veya Ziyad mı ona işaret verdi?

İhtilafın sebebi nedir?

Bu kısmın tafsilatına inersek, nahvin günümüze kadarki sürecini hiç konuşamayız. Haksız mıyım?

İsabet oldu aslında evet, kusura bakmayın.  

Yalnızca şu kadarını bilelim: Ebul Esved gibi Arapça vukufiyeti, beyan estetiği ve dil zevki birçok sahih rivayetle ispatlanmış birinin, belli araştırma ve birikimle çeşitli gramer kuralları oluşturması çok tabii bir şeydir.

Çok doğru. O halde Ebu Esved’in talebelerine geçelim. Sibeveyh’e kadar süreç nasıl işlemiş?

Bir kere talebeler gelip kendisinden gramer kaidelerini öğreninceye kadar Ebul Esved nahvi falan kurduğunu bilmiyor. Ondan alanlar bir sonraki kuşağa, onlar bir sonrakine derken nahvin temeli günbegün güçleniyor.

Süreci zaman sıralamasına göre baştan hızlıca bir görsek üstadım…

Önce Ebul Esved geliyor haliyle. Vefat tarihi 69. Hazreti Ömer’den, Hz. Osman’dan rivayette bulunmasına ve Hazreti Ömer’in Basralılara irabı öğretmesi için kendisini görevlendirmesine rağmen Ebul Esved’in Hazreti Ali’ye bağlılığı çok fazla. Nahvi tesis etmesi ve Mushaf’ı noktalama ve harekelemesiyle öne çıkar.

Ya kendisinden bu ilmi alanlar?

Doğrudan kendisinden öğrenim görenler Yahya bin Yamur, ki vefatı 129. Ve Meymun el-Ekran ile Anbese el-Fil. Ne var ki bunların nahiv icraatlarından haberdar değiliz. Sibeveyh’in kitabında ne bahisleri ne rivayetleri geçmez.

Anladım. Sonrakiler kimler?

Ebu İshak el-Hadrami var, Yahya bin Yamur’un talebesi. Vefatı 117 yılı.

Neler yapmış Ebu İshak?

Nahvi detay bölümlere ayırmış, kıyası işleme koymuş. Kitabı da bulunuyor. Sibeveyh bir ayetteki farklı kıraatinden bahseder.

Ebu Amr bin el-Alâ yok mu? Yedi kıraat imamından.

O Yahya bin Yamur’dan da Ebu İshak el-Hadramî’den de nahiv almış biri. 68’de Mekke’de doğduğu için Enes bin Malik’e ve Hasan el-Basrî’ye okuduğu vaki.

Kıraat ashabından olduğu için etkisi daha büyüktür değil mi?

Muhakkak. Sade kıraatlarda değil, nahiv ve lügatta, Arap günleri ve şiirde de Basralıların imamı. Sibeveyh kırktan fazla nakil yapar kendisinden.

Ve işte Sibeveyh’e geliyoruz.

Hayır, ondan önce iki öncü var. Halil ve Yunus bin Habib.

Evet, bu Halil’in ismine sık rastlıyoruz. Nedir onu önemli kılan?

Uzun ismiyle Halil bin Ahmed el-Ferahidî’yi önemli kılan şey, bizzat çöllere ve köylere giderek yerel halktan dili alması. Adam zaten ilimlerde öncü kabul edilir.

Kitabu’l-Ayn onundu galiba, ilk Arapça lügatımız.

Bu kitapla mesela mucem telif ve tedvininin öncüsü. Onun dışında nahiv usülü ve ileline dair müthiş keşifleri var. Sibeveyh beş yüzden fazla yerde ondan nakilde bulunur. Vefatı 175.

Yunus bin Habib’in konumu nedir?

O da Ebu Amr’dan ilim almış. Halil’den on yıl önce, 90’da doğar. Nahivde kıyasçı biri. Tek kaldığı birçok görüşü mevcut. Sibeveyh kendisinden iki yüz kadar nakilde bulunmuştur.

Sibeveyh hangisine daha uzun süre talebelik etmiş?

Sibeveyh’in Halil’le ilişkisi çok daha uzun. Hatta Halil’in en sevdiği talebesi.

Herhalde Arap değil Sibeveyh.

Evet, Fars şehirlerinden biri olan Beydâ’da doğuyor. Asıl ismi Amr bin Osman bin Kanber. Basra’da yetişiyor ve ikamet ediyor. Vefat tarihi 180.

Yazdığı el-Kitab’ı ölümsüz kılan ne?

Aslında Sibeveyh kitabını isimlendirmemiş. Belki de dönüp gözden geçirmeyi düşünüyordu, fakat bu mümkün olmadı. İsa bin Amr bundan başka onun iki kitabına el-İkmal ve el-Cami ismini verir.

O zaman eserine el-Kitab denmesi mecazi bir ifade.

Haklısın. Nahivciler arasında mutlak olarak el-Kitab denince onunki anlaşılır. Sanki o gerçek, diğerleri mecazen kitapmış gibi.

Kitabının dağınık oluşundan bahsedilir sıkça.

Çünkü Sibeveyh burada belli kaideler vazetmez, belli şartlar koşmaz ve ıstılahların tarifleriyle ilgilenmez. el-Kitab aksine birçok bilginin barındığı kaynaktır. Bunları tahlil edip sıhhat ve zaafını göstermek için okura sunar. Şeyhlerinden, özellikle Halil’den birçok yerde görüş aktarır. Zaman zaman bunları eleştirdiği veya tamamladığı da olur.

Kuran ve sünnetten delil getirir mi?

Kuran’dan getirdiği yerde ihtiyaç varsa, kıraatı da belirtir. Hadisle de istişhad eder, lakin hadis olduğunu belirten bir işarette bulunmaz. Hükümleri delillendirmek adına naslarla yetinmez, farazî durumlara ve aklî temsillere de yer verir.

Söylediklerinizden kitabın nahivle sınırlı olmadığı anlaşılıyor.

Kesinlikle. Sarf ve nahivle sınırlandırmamıştır Sibeveyh kitabını. Başka ilimlerle ilgili kıymetli bilgiler de verir. Mesela Abdulkahir Esrâru’l-belâğa ve Delâilü’l-icaz kitaplarında Sibeveyh’ten nakiller yapar. Keza Sealibî Esrârul’-arabiyye’de nakillerde bulunur kendisinden.

Peki, hayatında kitabı kimlere okudu?

Maalesef bu gerçekleşmedi. Ne kendisi birine okuyabildi kitabını ne başkası kendisine. İnsanlar ancak Ali Ebul Hasen el-Ahfeş’e okuyabilmişlerdir Sibeveyh’ten sonra.

O halde Sibeveyh’in ilmi Ahfeş’e miras kaldı diyebilir miyiz?

Pek tabii. Tıpkı Halil’in ilmi Sibeveyh’e tevarüs ettiği gibi.

Çok güzel. Böylelikle Sibeveyh’ten Abbasi Devleti’nin yıkılışına kadarki sürece geçiyoruz.

Gerçi bu süreçte Sibeveyh’in kitabı ellerinde olan nahivciler zorluk yaşamamışlardır. Kitap onlara gerekli metodu, illetleri, şahitleri, eleştiri ve hilaf noktalarını sunmuştur.

Ahfeş de böylelikle Sibeveyh’in ravisi ve taşıyıcısı oluyor sonraki kuşaklara.

Zaten bunu söyler. “Sibeveyh kitabına aldığı her konuyu bana arzetti” der. Ahfeş lakaplı Said bin Mes’ade’nin hem Basralılar hem Kufeliler arasında değeri büyüktür. Yaklaşık olarak 215 yılında vefat etmiş.

Müstakil görüşleri var mı Sibeveyh dışında?

Var. el-Mekayîs ve el-İştikak kitaplarında bunları ele alır. Mesela adet isimlerinin cemisini caiz görür. Halbuki onun dışındaki nahivciler sadece yüz ve bin sayılarının cemi olmasını caiz görmüşlerdir.

Tasrif kitabı da vardı herhalde ilk sarf eserlerinden sayılan.

Yok, o Mazinî’ye ait. Ahfeş’e Sibeveyh’in kitabını okuyan kişi. Lügat, cedel ve münazarada öncüdür.

Kitap Ahfeş’in değil mi? Hatta İbni Cinnî üzerine şerh yazmış.

Tamam işte, o et-Tasrif kitabı Mazinî’ye ait. İlelü’n-nahv ve Tefâsîru Kitabi Sibeveyh eserleri vardır ayrıca.

Anladım. Basralı nahivcilerden öne çıkan isim başka yoksa Kufe ekolüne geçelim.

Müberred ile Zeccac var bir de son olarak. Mazinî’nin talebesi olan Müberred 286 yılında vefat ediyor.

Doğru, el-Kamil eseri meşhur.

Bunun dışında el-Muktadab ve İrabu’l-Kur’ân kitapları vardır. Zeccac da onun talebesi. En meşhur eseri el-İştikak.

Eyvallah üstadım. Kufe nahvine geçerken doğuş devresine ilişkin bir fotoğraf sunabilir misiniz? Malum, hep Basra’dan bahsettik.

Kufe’nin nahivle meşguliyeti Halil’in hayatında başlar. Yani Ebul Esved’in vefatından yaklaşık 90 yıl sonra. Ki onun vefatı 69 senesi.

Bu zaman zarfında ne yapıyordu Kufeliler?

Yoğun şekilde Kur’ân’a ve şiire eğilmişlerdi. Biliyorsun, yedi kurranın üçü burada yetişmiştir: Asım, Hamza ve Kisaî. Üçü de ikinci asırda yaşamıştır. Nahiv daha sonra, Basra’dan gelerek burada gelişir. Dört ismi burada özellikle anmak gerekir: Muaz bin el-Herra, Kisaî, Ferra ve Sa’leb.

Kisaî’yi az çok biliyoruz da Muaz’ı öne çıkaran ne?

Onun tasrif ilminin kurucusu olduğu söylenir. Zaten Kisaî’nin ve Ferra’nın hocası. 187’de vefat ediyor. Yine de Kisaî Kufe nahvinin en büyük imamıdır. Kufe’de yetişmesine rağmen çöl ve köylerden ciddi şekilde lügat verisi toplamış.

Basra medresesiyle bağlantısı var mı peki?

Halil’den ders alması yönüyle var. Ahfeş de kendisine Sibeveyh’in kitabını okutmuş. Onun da talebesi Farra diye bildiğimiz Ebu Zekeriya ed-Deylemî’nin Maâni’l-Kur’ân, el-Müzekker ve’l müennes, el-Maksûru ve’l memdûd adlı telifleri bulunur.

Maâni’l-Kur’ân Sa’leb’in değil miydi?

Onun da var, fakat Ferra’nınki daha meşhur. Sa’leb’in İhtilâfü’n-nahviyyîn kitabı meşhurdur. O da Kufe’nin nahiv imamlarından. 291 yılında ölüyor.

İki ekolün bariz simalarına değindikten sonra burada bir toparlama yapmak istiyorum. Nahvin Basra’da doğduğunu söylediğiniz. Bu sırada Kur’ân’a ve şiire yönelmiş olan Kufeliler ancak ikinci asrın ortasında nahivle meşgul olmaya başlıyor ve Mesela Kisaî Basra’ya giderek Halil’den nahiv öğreniyor, Ahfeş’ten Sibeveyh’in kitabını okuyor. Ferra da aynı şekilde Basra’nın nahvini alan Kufe imamlarından.

Doğru.

O zaman şunu anlıyorum: Demek ki Kufe nahvi dediğimiz şey, Basra’nın bir şubesi.

Başlangıçta öyle evet, fakat usül ve eğitim metodu açısından ondan ayrılıyor.

Neden, daha doğrusu nasıl?

Çünkü sonuçta Kufe imamları farklı. Rivayet ve re’y kaynakları değişik. Basra daha kalıcı ve etkin olsa da nihayetinde belli başlı iki nahiv medresesi çıkıyor ortaya.

En önemli farklar neler mesela ikisi arasında?

Mesela Basra şeyhleri ancak sahrada yetişen halis Araplardan rivayette bulunur. Güvenmedikleri şahitleri kabul etmezler. Sibeveyh bu nedenle güvenilir, yani sika sözcüğünü sıkça kullanır istinbatlarında. Kufeliler ise rivayet ve referans bağlamında daha müsamahalıdırlar. Diğer taraftan, Basralılar kaideleri lügattaki ekseriyet üzerine bina eder, bunun dışındaki referanslardan uzak dururlar. Bu re’y de olsa farketmez.

Ekseri kullanıma ters olanlara karşı tavırları nasıldır peki?

Bunları bazı kere tevil eder, bazı kere zaruri durumlardan sayarlar. Bir kenara ayırıp şaz saydıkları da olur.

Kim getirmiş bu esası?

Ebu Amr. Bir keresinde vazettiği Arapça kurallarla ilgili kendisine sorulmuş, “bütün bunlar Arap diline giriyor mu,” diye. “Hayır,” cevabını vermiş. “Peki, Araplar sana muhalefet ettiğinde tavrın ne oluyor? Öyle ya onlar hüccet sayılır,” diye sorduklarında şunu söylemiş: “Ben ekseriyete göre hareket eder, muhalif olanlara lügatlar adını veririm.”

Gayet açık örnek. Kufeliler buna göre daha serbestler herhalde.

Aynen öyle. Lügatı buldukları yerde alırlar. Kendilerine arzedilen her nesir ve nazım verisini, yani şahidi kabul ederler ve bundan diğerlerine uygulanacak bir hüküm çıkarırlar.

Somut bir nahvî meseleye bahsettiğiniz ihtilafı uyarlayalım mı?

Olur. Mesela Basralılar failin fiilden öne geçmesini caiz görmezler. Buna ters düşen şiir örneği zaruret haliyle izah edilir. Kufeliler için şahit varsa mesele bitmiştir; fail fiiline takaddüm eder.

Bunu neye bağlıyorsunuz siz?

Herhalde Kufelileri tilavet ve rivayete bu denli eğilmeye iten, onlara miras kalan nassın zahirine güvenme durumudur. Buna bağlı olarak nassın zahirine karşı başlatılan tevil ve inkâr operasyonlarına tavır koyma hali.

Yalnız az önceki sözünüz dikkatimi çekti benim. Kufelilerin ilk süreçte Kur’ân’a ve şiire yoğunlaştığından bahsettiniz. Basra’da Ebu Musa el-Eşari döneminde yüzlerce hafız yok mu?

Elbette var. Yaklaşık üç yüz kadar. Ben Basra’nın bu konuda Kufe’nin çok gerisinde kaldığını söylemiyorum. Daha açık ifadeyle şöyle diyeyim o zaman: Kufe afiyeti tercih etti ve hıfzettiğine kanaat getirdi. Bu nedenle tekrara yoğunlaştı. Basra ise hıfz ve nahvi tesis gibi iki şeyi kendinde topladı. Kufe’den bir şey almaya ihtiyacının olmaması bu yüzdendir.

Şimdi gayet güzel anlaşıldı, teşekkürler. Simâ ve kıyas konusunda farklılık var mı iki medrese arasında?

Basralılar çakışma durumunda simâı kıyasın önünde tutarlar. Kufeliler ise daima kıyası üstte tutar, şahit desteği olmasa bile. Mutlak surette haberin mübtedadan önce gelmesini engellemeleri bu sebepledir.

Anlamadım, ne sebeple?

İşte mübtedaya dönen zamirin öne geçme tehlikesi sebebiyle.

Doğru, o da var. Buraya kadar tamam. Diğer nahiv medreselerine geçelim şimdi.

Var mı başka medreseler?

Kitaplar bile var el-Medarisü’n-nahviyye diye.

Belli ki medrese kavramına açıklık getirmemiz gerek. Medrese demek, her birinin şahsi hususiyetlerini korumasıyla birlikte ortak usül ve metotlara bağlı kalan alimler, edipler ve sanat erbabı demektir. Basra ve Kufe’deki ilk nahivciler bu kapsama dâhiller.

Sonrakiler niye bu kapsama dâhil olmasın ki?

Onlara gelene kadar zaten nahiv usül ve füruuyla oluşmuş. Onların yaptığı, iki medrese arasında tercihte bulunmak. Bazısı Basra’yı asıl kabul eder, gerekli yerde onu Kufe usulüyle tamamlar. Bazısı tam tersi.

Bir nevi mezhepler arası telfik yani.

Kesinlikle. Üçüncü asırdan bugüne kadar yapılan budur. Şu durumda bunlara medreseler ismini verebilir miyiz? Bağdat Medresesi veya Mısır Medresesi denebilir mi?

Denemez, ama bir dakika, bu ciddi bir hata. Hayli yaygın kullanımdan bahsediyoruz. Niye böyle desinler ki?

Şöyle bir izah getirilebilir: İlk dönem nahivcileri, kitaplarında birtakım görüşleri Bağdatlı olarak vasıfladıkları kişilere isnat ederler. Bazı araştırmacılar buradan sözkonusu Bağdatlıların üçüncü bir medrese oluşturduklarını anlamıştır.

Böyle olmasının engeli ne ki?

Çünkü bahsettiğimiz Bağdatlıların Kufeliler olduğunu, Bağdat kullanımının ikametlerinden ileri geldiğini, bu durumda kendilerine Kufeliler dense, karışıklık çıkacağını gösteren deliller var.

Örnek verebilir misiniz?

Mesela Ahfeş, Kisaî ile münazarasından sonra Sibeveyh’in kendisine Bağdatlı ile arasındaki konuşmaları aktardığını söyler. Burada bahsedilen Bağdatlı kişi Kisaî değil de kimdir? Yine Müberred, “Bağdatlıların kitapları arasında Yakub bin es-Sikkît’in mantık kitabı gibisini görmedim” der. İbni Sikkît malum, Kufeli. İbni Cinni keza aynı görüşün savunucuları olarak bir yerde Kufelilerin, başka yerde Bağdatlıların adını verir.

Burası anlaşıldı. İki medresenin toplum nezdindeki kabul durumu nedir? Gerçi Basra’nın etkin ve kalıcı olduğunu söylemiştiniz.

O halk açısından. Halkın nezdinde Basra medresesi daha değerli. Halifeler katında ise Kufe medresesi daha değerli.

İlginç. Bunda neyin etkisi olabilir?

Bir kere Kufe Bağdat’a daha yakın. Seffah’a biat orada gerçekleşiyor. Bu dönemde Basra’da İbrahim bin Abdullah’ın ortaya çıkıp kardeşi Muhammed’e biata çağırdığını görüyoruz. İbrahim’e birçok Basralı teveccüh gösteriyor. Haliyle Bağdat’a yönelen Kufelilere halifelerin kapısı açılıyor. Çocuklarının eğitimini Kisaî, Ferra ve İbni Sikkît gibi imamlar üstleniyor.

Bu yönüyle Kufe daha baskın o halde.

Tabii. Giderek Kufeli nahivcilerin insanlar gözünde değerinin artmasına da yol açıyor bu durum. Bağdat’a giden Basralı âlimler, Kufelilerin yarı saygınlığını oluşturamıyorlar.

Abbasî idaresi böyle geçiyor demek ki. Ya devlet parçalandıktan sonra nahvin süreci nasıl gelişiyor?

334’de Büveyhoğullarının Bağdat Abbasî yönetimini ele geçirmeleriyle birçok devletçik ortaya çıkıyor. Böylelikle Bağdat âlimlerin en önemli cazibe merkezi olma vasfını kaybediyor.

İlmî hayat düşüşe geçiyor diyebilir miyiz böylelikle?

Tam aksine, daha da canlanıyor. Kurulan yeni devletçiklerin idarecileri, iktidarlarını tahkim etmek adına âlim ve şairleri kendilerine çekmeye çalışıyorlar.

Bu açıdan öyle olması doğal, evet. Konuşmanın burasında farklı bölgelerden öne çıkan isimleri hızlıca dinleyelim istiyorum. Dicle’nin doğu kısmından, Irak’ın kuzeyini ve İran’ı içine alan bölgeden başlayalım mı?

Dört ismi bilmelisin bu bölgeden: Sîrafî, Farisî, İbni Cinnî ve Zemahşerî. Sîrafî’nin doğumu 288. Huccet sayılan bir Arabiyatçı. Sibeveyh’in kitabını şerhetmiş, fakat Ahbâru’n-nahviyyîn ve’s sarfiyyîn kitabı daha meşhur. Ebu Ali el-Farisi Şiraz yakınlarında doğuyor. 377’de Bağdat’ta vefat ediyor.

Birçok eseri var herhalde.

Evet, çok yazmış ve birçok devlet gezmiş. el-İzâh fi’n nahv, et-Tekmile fi’s sarf en meşhur eserleri. Kendisinden sonra uzun yıllar talebeliğini yapan İbni Cinnî gelir. Musul doğumlu. Vefatı 329 yılına tevafuk eder. el-Hasâis kitabını biliyorsundur.

Çok görüyorum kaynakçalarda da, okumadım tabii.

Okursan fıkıh ve kelam gibi nahvin nasıl bir usulü olabileceğini net olarak görürsün. Bu konuda ilk ve en önemli eserlerden. Sırru sanâati’l-îrab kitabı da ayrı önemdedir. Zemahşerî’ye geldiğimizde, ki beşinci asrın sonları oluyor bu dönem, sadece nahvi değil, lügatı, tefsiri ve garîbu’l-hadisi iyi bilen çok yönlü bir âlimle karşılaşıyoruz.

Keşşaf’ı çok meşhur evet, Osmanlı’dan günümüze.

Onun dışında nahivde el-Mufassal ve en-Nemüzec’i, lügatta Esâsü’l-belâğa’sı hadiste el-Faîk fî aribi’l-hadîs kitapları önemlidir.

Buradan aslında Mağrib’e ve Endülüs’e geçmek istiyorum, lakin Mısır ve Suriye var.

İkisini bir ele almak lazım. Mısır ve Suriye zaten ikizler. Hadiseler kendilerini ayırsa da muhabbet ve kardeşlik üzere Allah tekrar birleştirmiş onları.

Hay ağzınıza sağlık!

Doğrusu bu. Şimdi buraların on küsur şahsiyetinden bahsedilebilir, ama madem kısa tutacağız, birkaçına değinelim yalnızca.

Bizim medreselerde de mesela kitapları müfredata konula gelen İbni Hacib var değil mi?

Osman bin Amr evet. Yalnız kitapları deyince sadece el-Kafiye’si okutulur sizde nahiv ilmine dair. Başkaca sarfa ve usulü fıkha dair eserleri mevcut.

Hangi asırda yaşamıştı?

646’da İskenderiye’de vefat ediyor. Kahire’de eğitimini tamamlamış. Daha sonra sekizinci asrın başlarına geldiğimizde Kahire doğumlu İbni Hişam’ı görüyoruz. Birçok kıymetli telifi bulunur.

Ama bakın, onun dört beş eseri okunur bizim medrese geleneğinde. Belki de en çok okunan nahivci.

Doğru. Zaten Arapça dil vukufiyeti akranlarının ötesinde. En meşhur Evzahu’l-mesâlik ve Şüzûru’z-zeheb kitapları yanında Muğni’l-lebîb ayrıcalıklı bir yere sahiptir. En faydalı; şafî ve kafî eseri budur İbni Hişam’ın.

İbni Akîl ne zaman geliyor?

O aslında İbni Hişam’dan 10 yıl önce, 698’de doğuyor. İyi bir şarih ve nahivci. Şerhu’t-teshîl ve Şerhu elfiyeti İbni Malik kitapları meşhur. Sonuncusu en kolay ve ünlü nahiv eserlerinden biri sayılır. Ardından onuncu asrın başında vefat eden el-Ezherî gelir ve tabii Suyutî.

Suyutî gerçekten derya.

Yani. Cem ve tasnif onun bariz vasfı. Yazmadığı ilim nadirdir. Nahivde Hem’ul-hevami’ kitabını anmak gerek.

Cem’ul-cevami’ değil mi o?

O metin, Hem’ul-hevami’ şerhi. İkisi de Celalettin es-Suyutî’nin. Nahvî meseleleri toplama, mezheplerin ihtilafı ve görüşleri serdetme noktasında en nefis kitaplardan biridir.

Bölgeden başka namlı âlim var mı üstadım?

Bunlar yeterli herhalde. Eşmunî’yi ve Sabban’ı anabiliriz.

Evet, doğu usulünde bizde okutulur bunlar.

Önemi şuradan gelir: Sabban’ın Eşmunî’nin Elfiye şerhine yazdığı haşiye nahvin en meşhur haşilerindendir.

Anlamadım. Haşiye kimin, şerh kimin?

Sabban’ın Haşiye alâ şerhil Eşmunî kitabını söylüyorum.

Şimdi oldu. Mısır ve Suriye’den sonra Endülüs ve Mağrib bölgesindeki nahivcileri konuşalım istiyorum. Önce şunu sorayım. İki bölge arasında etkileşim var mı?

Olmaz mı? Bu aslında selefin rıhle âdetinden kaynaklanıyor. Onlar İslam âleminin her köşesine, özellikle Irak’a ilim seyahatine çıkar, oranın ilim erbabından feyizlenirlerdi. Düşünsene, uzak bölge talibleri birbirlerine gidiyorsa, Endülüs ve Mağrib gitmez mi? Aralarında hayli rıhle gerçekleşmiştir. Özellikle Emevi Devleti başlarında önemli âlimler yetişir Endülüs’te. Doğu’nun şeriat ve nahiv ilimlerini kendi topraklarına taşımışlardır.

Nereye yakındılar peki, ekol anlamında?

Endülüslüler Kufe nahvine daha yakın. Çünkü Kisaî onlara daha erken ulaşmış. Onlar da Kufeliler gibi ehl-i Kur’ân. Sivebeyh’in kitabı geldiğinde yerleşik metotlarından çok bir şey değiştirememiş.

Öne çıkan kim var bu manada?

Mesela İbni Malik en büyük nahivcilerinden. Birçok görüşünde Kufelilere uyar. Başkalarının yapmadığı kadar hadisle istişhad eder.

Böyle bir çekince var değil mi nahivciler arasında?

Bunun nedeni, hadislerin mana yönünden rivayetinin nahivcilerce taşıdığı mahzurlu durum. İbni Malik bunu yıkanlardan biridir.

Sırayla gidelim mi?

İbni Madâ’yı öne alalım o zaman. 513 Kurtuba doğumlu. Birçok ilimde mahir olmasının yanı sıra, el-Meşrik fi’n nahv ve er-Reddü ale’n nuhât kitapları ünlüdür.

Nahvi ıslah ve teysir bağlamında sıkça anılıyor bu kitap. Neyi savunuyor İbni Madâ tam olarak?

er-Reddü ale’n nuhât’ta en temelde amil nazariyesini reddediyor. Aşırıya kaçtığını da söyleyebiliriz. Arap lügatıyla uğraşanlar arasında kitabı baş üstü edenler olduğu gibi yerden yere vuranlar da vardır.

Ardından kim geliyor?

Şelevbîn gelir. İşbiliyye, sene 562.

İlk kez duyuyorum.

Nasıl olur?! Arabiyâtta asrının imamı. Çok talebesi vardır. Basra nahviyle de bağlantılı. Talik alâ Kitâbi Sibeveyh namlı eseri bunu gösteriyor.

Peki, İbni Malik hangi zamana tekabül ediyor?

O 600 doğumlu. Muhammed Cemalüddin İbni Malik.

Nasıl böylesi nam salabilmiş?

Bir kere zekâsı calib-i dikkat. Sonra Şam bölgesinde birçok rıhlesi var. Zaten Dımeşk’ta vefat ediyor. Teshîlü’l-fevaid ve el-kafiyetü’ş şafiye kitapları meşhur.

Bir de tabii Elfiye.

O zaten el-Kafiyetü’ş şafiye’nin hülasası. Nahiv kitapları arasında baskın bir şöhrete sahip. Daha sonrasında yedinci asrın ikinci yarısında yaşayan Ebu Hayyan’ı anmamız gerekir. Gırtanalı olmasına rağman doğu ve batının birçok aliminden tahsil görmüş, birçok bölge dolaşmış.

Zaten çok yönlü biri değil mi?

Evet, muhtelif ilimlerde behresi var. Mesela tefsirde bir Bahru’l muhit önemlidir. Yine Lisanü’l-Arap üzerine kitabı mevcut.

Hadisleri delil olarak kullanma mevzusunda İbni Malik gibi mi düşünüyor?

Aksine, Ebu Hayyan karşıdır hadisle istişhada.

Öyle mi? Peki Ecrumiyye kitabının yazarını sorsam.

İbni Acurrûm’u diyorsun. O da yedinci asrın ikinci yarısında doğuyor. Faslı. Özellikle el-Acurrûmiyye’sinden mübtediler çok fayda görür.

Nahivde mezhebi hangisi belli mi?

Suyutî’nin dediğine göre Kufe medresesinden. Çünkü onların ıstılahlarını kullanıyor.

Üstadım, çok iyi oldu. İslam âleminin nahivciler yönünden umumi manzarasını çıkardık. Biraz da nahvin kendi sürecini konuşalım. Ebul Esved’den sonra kim ne gibi nahvî işler başardı telifler üzerinden?

O açıdan Abdullah bin Ebu İshak’ın Ebul Esved sonrası ilk nahiv çalışması yapan kişi olarak bilindiği, yani insanların nahivci olarak telakki ettiği şahıs diye tanındığı zikredilir. Nahvi furuata döken ve kıyası kullanan ilk kişi. Hemzeyle ilgili kitap yazmış.

Hemze bu kadar önemli mi?

Tabii ki. Kıraatlarda çok önemli değişkenlikler gösterir hemze. Sarfa dair ilk kitap yazan Ebu İshak. İsa bin Amr da onun peşine nahivde iki kitap yazıyor. Üçüncü asra kadar nahvi bunlar taşımış.

Sibeveyh’in kitabı nereye oturuyor?

Sibeveyh bunların peşine gelir. Lügatı her yönüyle, yani nahvi, sarfı, sesi, belağatı ve usulüyle ihtivan eden gerçekten harika bir kitap onunki. Nahvin Kur’ân’ı derken abartmamışlar aslında.

Bu söz, onun seleflerinin pâyesini küçültmek olmuyor mu?

Asla böyle bir şey kastetmiyorum. Konuşmanın başında özellikle Yunus bin Habib’in, Ahfeş-i Ekber’in ve Ebu Amr bin el-Alâ’nın Sivebeyh üzerindeki ciddi emeğinden bahsetmiştim.

Ya ondan sonra?

Ondan sonra da durmamış nahivde telif ve tedvinler. İrili ufaklı, genelde nahvi sarfla birlikte ele alan birçok kitap kaleme alınmış.

Kitapların ibareleri ve üslupları hakkında neler diyebilirsiniz?

Çeşitli olduğunu söyleyebilirim. Açıktan girifte, detaylıda vecize, felsefe ve mantık tesirlisine kadar geniş bir anlatım yelpazesi sözkonusu.

Felsefe ve mantığın tesiri hepsine yansımış mı ki?

Nahvi maalesef ikisinin tesirinden kurtarmak mümkün olmamış. Bütün tedris ve tefekkür metotlarında felsefenin ve mantığın baskınlığı görülür.

Bu neye yol açmış kitaplar noktasında?

Az ya da çok dillerini zor ve karmaşık kılmış. Hususen doğu nahvinin kitapları böyledir, bir de son asırların. Karmaşıklığın başka nedenlerinden de bahsedilebilir. Garip olan, kimi nahivcilerin bilerek karmaşık anlatıma yönelmesi.

Bir nevi ilmî fors atma durumu mu?

Bir nevi evet. Kimisi açık anlatımı ayıplar ve bunun nahve zarar vereceğini düşünür. Ahfeş’e mesela “niye kitaplarını anlaşılır yazmıyorsun? Bir kısmını anlıyor, bir kısmını anlamıyoruz bu şekilde” diye sormuşlar zaten.

O ne demiş peki?

“Ben kitaplarımı Allah rızası için yazmıyorum. Zaten bunlar dinî kitaplar değil. Eğer sizin dediğiniz gibi yaparsam, insanların bu kitaplarda bana ihtiyacı azalır” demiş. “Benim amacım ulaşılmaz olmak, tam anlaşılmamak. Kolay ve zor şekilde yazıyorum ki, insanların anladığı şeylerin lezzeti, anlamadıklarını araştırmalarına teşvik etsin.”

Hey mübarek! Zekice cevapmış. Anlatımı açık olanlar kimler mesela?

Mesela Sîrafî açık ve kolay anlatım tarzıyla bilinir. el-İknâ’ fi’n nahv kitabını telif ettiğinde oğlu bu kadar kolaylığa öfkelenmiş, “babam nahvi çöplüğe attı” demiş.

Bu kısım böyle. Farklı bir yöne çekeyim istiyorum mevzuyu. Toplum içinde nahivcilerin konumu… Nasıl bir sosyal hayata sahiptiler?

Şu açık bir şey: İnsan bir vasıfla, bir işle öne çıkarsa kendisinden sonraya belirgin bir etki bırakıyor. Bu anlamda ilk dönem nahivcileri lügata yoğun hassasiyet göstermişler. Dilde hata edenlere sert çıkışları olmuş. Birçok kişinin öfkesini de çekmişler bu vesileyle.

Yöneticiler için de aynı ikazları geçerli mi?

Kesinlikle. Ahfeş bir gün Basra emirinin Ahzap suresinde bir ayeti yanlış okuduğunu, daha doğrusu nasbı raf olarak okuduğunu duyunca, yanına gidip kendisini uyarıyor. Emir bunun üzerine kızmış, tehdit etmiş onu. “Emirlerinize ısrarcı mı oluyorsunuz?” demiş.

İdarecilerin yağcısı şairler de cephe alıyorlardır bunlara?

Şairler zaten nahivcilere en çok nefret eden kesim. Hicivleri ve alayları meşhurdur. Bunun dışında zarif ve nükteli nahivciler de var. Sad bin Şeddad mesela. Ziyad’ın meclisinde söyledikleri kayıtlıdır.

Meslekleri ne peki? Geçimlerini nasıl temin ediyorlar?

Bu açıdan diğer insanlardan pek farkları yok. Kisaî ve Ferra emirlere ve eşraf çocuklarına edebiyat hocalığı yapıyor. Sa’leb’in her ay bin dirhem gideri varmış. Müberred, Zeccac’a nahiv öğretmesine karşılık Zeccac’tan her gün bir dirhem alıyormuş.

Maşallah, imkânları hayli iyiymiş.

Fakirlik yaşayanlar da var. İbn ed-Dehhân büyük nahivci, lakin çok fakir. Ders halkasında giydiği elbise neredeyse vücudunu örtmüyormuş. Keza Sîrafî her gün on varak istinsah etmeden ders meclisine çıkmazmış. Bu işten aldığı on dirhemi günlük geçim masrafı yaparmış.

Allah hepsinden razı olsun! Üstadım, daha fazla yormayalım sizi. Gerçekten çok geniş ve dolu söyleşi oldu. Teşekkür ediyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir