Sadık Yalsızuçanlar ile Kitap Sohbeti

Söyleşi: Adem Özçelik

Sadık Yalsızuçanlar edebiyat ve yayın camiamızın önde gelen isimlerinden. Üretken yazarlığı yanında zengin bir ilgi alanına, titiz ve yoğun okuma vasfına sahip. Öyküden romana, masaldan belgesele bugüne kadar pek çok edebî ve kültürel çalışması bulunan Sadık hoca ile 40 bin kitabı aşan kişisel kütüphanesi ve yıllara yayılan okuma sevdası üzerine konuştuk. 


Sadık hocam, kitap okumak sizin için kısaca ne ifade ediyor?

Kitap okumak, daha önce görmediğiniz bir şehri, bir ülkeyi görmek, başka düşüncelerle, duygularla karşılaşmak, benlikleri dinlemek benim için. İnsan, kitap okuyarak, tabiatı okuyarak ve kendini okuyarak biliyor, tanıyor ve insanlık kalitelerini yükseltebiliyor. Kitap okumak sanırım en kolayı. Bilim adamları ve düşünürler doğayı okuyorlar. Bilgeler, ârifler kendilerini, hani o ünlü deyişle içlerindeki kitabı okuyorlar.

Kitapla ilk tanışıklığınızı hatırlıyor musunuz? Buna dair bizimle paylaşabileceğiniz bir anınız var mı?

Çocukluk dönemim kitabın olmadığı bir evde geçti. Kitapla okulda tanıştım. Özellikle de ortaokulda, Türkçe öğretmenim sayesinde… Ortabirinci sınıfta, bir arkadaşım, elime bir roman tutuşturmuştu: Çöplük. Kemalettin Tuğcu’dan önce bana okuma aşkı veren, beni çok etkileyen bir kitaptı. Brezilyalı bir çöpçü, kâğıt toplayıcısı kadının çocuklarını geçindirebilmek için verdiği mücadeleyi anlatıyordu. Günlük biçiminde yazılmıştı. Bir tür anı defteri. Carolina Maria de Jesüs’ün bu enfes kitabına bayıldım. Önce okul kütüphânesi’ne, sonra ilçe halk kütüphânesine dadandım. İkinci sınıfta, Türkçe öğretmenim Turan Gültekin, bütün öğrencilerine olduğu gibi bana da kitaplar veriyordu. Ömer Seyfeddin, Sait Faik, Oktay Akbal, Sabahattin Ali ve daha nice yazarı O’nun sayesinde tanıdım. Bu arada Kemalettin Tuğcu’lar elime geçti. Bulabildiğim haylice bir külliyatı peşpeşe devirdim. Sanırım okuma virüsünü Çöplük’le kapmıştım. İlk izlenim çok çok iyi olduğundan okuma hazzı artarak sürdü.

Ailenizin kitapla arası nasıldı? Kitapla tanışmanızda onların etkisi, desteği var mıydı?

Yoktu. Ailemde esasen kitap okuyan hiç yoktu. Biraz annem hevesliydi. O’na da babasından intikal etmişti okuma zevki. Annemin babası olan dedem, Harbiye son sınıftan ayrılmış. O dönem tabi o düzeyde bir öğrenim oldukça nitelikliydi. Dedemin kitapla kâğıtla arası çok iyiydi. Fakat onun kitaplarıyla tanışamadım. Babam ilkokul mezunu dahi değildi. Askerlikten sonra Malatya’da sinema işletmeciliği yapıyordu. Okumamış ama görgülü biriydi. Okuyanı çok sever, sayardı. Evde hiç kitap yoktu diyebilirim. Birkaç Mushaf, bir iki de Tavaslı cinsinden dua vs. kitabı o kadar. Ama günlük gazete eve girerdi. Babam askerde okumayı, kısmen yazmayı öğrenmişti. Her gün mutlaka gazetesini okurdu. O okuduktan sonra tabi gazete bana kalıyordu. İlanlarına varıncaya kadar okuyordum.

Okumaya başladığınız dönemlerde en çok etkilendiğiniz kitaplar nelerdi?

İlk okuduğum günce roman Çöplük’ten çok etkilendiğimi tekrar edeyim. Sonra Ömer Seyfeddin ve Sait Faik beni çok etkiledi. Sabahattin Ali’ye bayıldım. Ortaokulda daha çok öykü ve roman okudum. Şiirle biraz lisede ama asıl Edebiyat Fakültesi’nde tanıştım. Yahya Kemal ve Tanpınar çok etkilenerek okuduğum iki şair/yazar oldu. Fuzulî ve Şeyh Galib’e, sonradan Yunus Emre ile Hz. Mevlânâ’ya âşık oldum. O süreçte yani üniversiteye başladığım dönemde Doğu-Batı Klasikleriyle tanıştım. Doğu’dan ve Batı’dan klasikleşmiş eserleri peşpeşe okudum. Bir yazarın Türkçe’deki bütün eserlerini ediniyor, okuyor, başka bir yazara geçiyordum. Çok sistematik okuduğumu söyleyemem ama genelde bütün külliyatı okuyor, tamamlıyordum. Bunun çok yararını gördüm. Cemil Meriç ve Nurettin Topçu’yu da Edebiyat Fakültesi birinci sınıfta okudum. Mümtaz Turhan, Osman Turan, Ülgener, Ülken derken sosyal bilimcilerimizi, Batılı felsefecileri, tabi Ahmed Midhat Efendi’den, Tanzimat yazarlarından bugüne bizim romancılarımızı, öykücülerimizi ve şairlerimizi, sonra eleştirmenlerimizi, Nurullah Ataç, Fethi Naci gibi yazarları okudum. Bunlar arasında en çok etkilendiğim Cemil Meriç ile Nurettin Topçu diyebilirim.

Kitap okuyanlar genelde farklı dönemlerde farklı türlere merak sarar. Siz bu türden süreçlerden geçtiniz mi?

Tam olarak değil. Benim okuma serüvenim şöyle oldu: Bindokuzyüzseksenli yılların başında üniversite öğrenimi için Ankara’ya geldim. -Halen Ankara’da yaşıyorum.- Ortak kitaplığı olan beş-altı öğrencinin birlikte yaşadığı bir evde altı sene yaşadım. Tabi zengin bir kütüphaneydi. Bir de benden iki-üç sınıf önde olan edebiyat öğrencisi büyüklerim vardı. Onların da öneri ve yönlendirmeleriyle roman, öykü, şiir, tiyatro, deneme, edebiyat eleştirisi, edebiyat tarihi, edebi yorumlar, siyasî tarih; hatıra kitapları, günlükler, mektuplar, klasikler, yeni yayımlanan edebî metinler, dergiler, söyleşi kitapları vs. derken böyle tür olarak da yayın zamanı bakımından da farklı kitapları aynı anda okudum. Bu, bugüne değin böyle geldi. Tabi bugünlerde, gençlik yıllarımdaki kadar okuyamıyorum. Evlendim, çocuklarım oldu, çalıştım, hastalıklar, yorgunluklar derken artık eski enerjim de olmadığından daha az okuyorum ve eskiden olsa mutlaka okuyacağım bir kitabı bugün eleyebiliyorum.

 Bunca yıllık tecrübeden sonra bazı özeleştirileriniz, pişmanlıklarınız olmuştur. Yeniden okumaya başlayacak olsaydınız, neleri farklı yapardınız? Ne şekilde bir okuma programı belirlerdiniz?

Yabancı dilimi mutlaka geliştirirdim mesela. En büyük pişmanlığım budur diyebilirim. Bir sene hazırlık sınıfında İngilizce okumuştum. Düzeyim de iyiydi. Şiir çevirileri bile deniyordum. T. S. Eliot’tan mesela birkaç şiir çevirmiştim. Fakat sürdürmedim. Osmanlıcayı kısmen sürdürdüm, geliştirebildim. Ama yabancı dil olmadı. Keşke olsaydı diyorum. O zaman dünya yazarlarını, en azından İngilizce yazanları kendi dillerinden okuyabilirdim. Daha sağlıklı olurdu. Çeviriler yapabilirdim. Sonra şimdi unuttuğum, çok da değerli olmayan yüzlerce kitap okumuşum o dönem. Şimdiki aklım olsa okumazdım. Daha seçici olurdum. Mesnevi-i Şerif’i mesela, ehillerden şerhini dinlerdim. O zaman hayatta olan pek çok kıymetli şahsiyet vardı. Keşke dediklerim var aralarında. Cemil Meriç gibi. Ali Nihat Tarlan hoca gibi. Onların müdavimi olsaydım keşke. Gerçi Âmil Çelebioğlu gibi değerli hocalardan üç sene ders alma bahtiyarlığına eriştim. Türkoloji kongrelerini her sene takib ederdim İstanbul’a gidip. Orada Mehmet Kaplan, Faruk Kadri Timurtaş, Ömer Faruk Akün, Muharrem Ergin gibi kıymetli hocaları tanıdım, dinledim. Yine şimdiki aklım olsaydı daha sistematik okurdum. Kişi ve tema eksenli sistematik okumalar yapardım.

Bu arada kitaplığınızda kaç eser var, biliyor musunuz?

Sürekli artıyor. Sanırım 40 bini geçti.

Okuma listelerine itibar eder misiniz? Siz liste takip ettiniz mi ya da hazırladınız mı?

Çok fazla işlevsel bulduğumu söyleyemem. Hiç şüphesiz faydası oluyor. Özellikle gençlere. Pek hazırladığımı söyleyemem. Ama yazı kurslarına filan çok katıldım. TRT’den emekli olduktan sonra dört sene kadar TOBB ETÜ’de yarı zamanlı derslere girdim, öğrencilerin tabiriyle hocalık yapmağa çalıştım. O dönemde derslerle ilgili listeler yapıyordum.

Biraz klişe kaçabilir, lakin ciddi ciddi okumaya nereden, hangi kitaptan başlayacağını bilmeyen insanlar var. Bunlara ne tavsiye edersiniz?

İlk izlenim çok önemli olduğundan, okumayı çok sevdirecek kitaplardan başlansa sanırım daha uygun olabilir. Mesela roman için Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sı çok elverişli. Ne bileyim öykü için Sait Faik veya Sabahattin Ali çok uygun veya Ömer Seyfeddin. Şiir için mesela Ziya Osman Saba’dan filan başlanabilir. Pek tavsiye edebilecek ehliyette kendimi görmüyorum inanın. Bu yüzden zorlanıyorum.

e-kitaplar ve dijital platformlar gibi yeni teknolojilerin insanları matbu kitaptan soğuttuğu söyleniyor. Siz basılı kitabın, geleneksel okuma biçiminin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Digital platformların, e-kitapların kitabı, kağıdı, okumayı engelleyeceğini sanmıyorum. Bütün “medium”lar bir biçimde sürecek gibi görünüyor. Sevgi dokunmaktır denir ya, kitapta yani bizatihi dokunulan, tutulan o kağıt tomarında bambaşka bir büyü var. Ben, teknolojinin bu alana uygulanmasının okumayı daha da yaygınlaştıracağını, kolaylaştırıcı işlevleri bakımından daha çok katkı vereceğini düşünen iyimserlerdenim. Kitap, daha çok evde, kanepede uzanılarak, koltukta oturularak, masa başında ciddiyet ve dikkatle, çizilerek, notlar alınarak; trende, metroda, otobüste, uçakta, havalimanında, otogarda beklerken okunabiliyor. Elektronik mediumlar ise hemen heryerde daha kolay biçimde yazıya, kitaba erişim sağlayabiliyor. Bu bakımdan karşılıklı birbirini besleyebileceğini sanıyorum.

Kütüphanelere gider misiniz? Ülkemizdeki kütüphanecilik hakkında neler düşünüyorsunuz?

Doğrusu Ankara’da yaşıyor olmanın dezavantajlarını da göz önüne alırsak pek fazla gidemiyorum diyebilirim. Evde iyi bir kitaplık var. O birinci engel tabi. İkincisi, kütüphaneler artık digital sunuma da geçiyorlar, oradan pek çok esere ulaşma imkanı var. Ama bilhassa TRT’de kültür belgeselleri yaptığım dönemde Bayezid, Süleymaniye, Atatürk kitaplığı, TBMM Kütüphanesi, Yusuf Ağa Kitaplığı, Türk-İslam Eserleri Müzesi Kitaplığı gibi pek çok zengin kütüphaneye defalarca gitme imkânım oldu. Öğrencilik yıllarımda, Müjgan Cumbur merhumenin müdürlüğünü yaptığı Millî Kütüphane’ye çok giderdim. Hemen her gün okul çıkışı gittiğim dönemler oldu. Ama dediğim gibi, şimdilerde pek gidemiyorum.

Kitaplık sahiplerini zora sokan bir soru vardır; “bunların hepsini okudunuz mu?” diye. Siz buna nasıl bir cevap veriyorsunuz? Kitapların hepsi baştan sona okunmaz mı? Ne için saklanır bundan başka?

Bir gün okunmak veya bir şekilde bakmak için. Bendeniz bibliyoman değilim. Kitapseverim ama koleksiyoner veya hastalık ölçüsünde toplayıcı değilim. O soruyla çok karşılaşıyorum. Evimizi bereketlendiren pek çok kişiden özellikle gençlerden, ev hanımlarından, dostlardan o soruyu işittim. “Hayır” diyorum tabi. “Bazılarını okudum. Ne kadarını bilemem.”

Kendi geliştirdiğiniz bir kitap okuma şekli var mı? Altı çizerek mi, not alarak mı nasıl okursunuz?

Bazı kitapları mutlaka altını çizerek okuyorum. Bir konu çalışıyorsam; bir araştırma yapıyor veya roman için malzeme devşiriyorsam mutlaka fişleme yapıyorum. Biraz eski kafalıyım, bu yüzden çoğunlukla kartlara yazıyorum. Onları sonradan bilgisayara geçiriyorum. Bir kavram çalışıyorsam onunla ilgili kitaplığımda veya internet aracılığıyla kaynaklarda ne kadar bilgi varsa -ulaşabildiklerim tabi- araştırıyor, buluyor ve onları fişliyorum. Sonra tasnif ediyorum. Sonra bilgisayara aktarıyorum. Yazarken onları kullanmağa çalışıyorum.

Kitap okuyorum, fakat anlamıyorum diyerek hepten okumaktan soğuyan birçok kişi var. Bunlara ne önerirsiniz?

Özellikle çeviri kitaplarda o sorun çok yaşanıyor. Bir dönem “TDK Türkçesi”yle çevrilmiş daha doğrusu tam çevrilememiş felsefe, sosyoloji, eğitim bilimi veya antropoloji kitaplarında bilhassa… Şimdilerde Muhyiddin Arabi, Mevlânâ, Konevî, Câmi, Attar, Heidegger, Derrida ve benzeri arif veya düşünürlerin bazı çevirilerinde de okuyucular sanırım bunu yaşıyor. Bendeniz özellikle öğrencilik yıllarımda TDK Türkçesi’yle çevrilmiş kitapları okurken bu zorluğu yaşadığımda şöyle yapıyordum: Kitabı baştan sona anlamadığım veya anlamakta güçlük çektiğim yerler de dahil, roman gibi baştan sona okuyordum. Sonra daha dikkatli ve sindire sindire, anlamağa çalışarak tekrar okuyordum. O zaman biraz daha sökebiliyordum. Gerekiyorsa üçüncü defa tekrar okuyordum bazı kitapları. Ama bazı yerlerini anlamadan okuduğum hayli kitap oldu diyebilirim.

Hayatınızda çok önemli yeri olan üç eser ismi verir misiniz? Ve tabii hangi yönleri sizi çok etkiledi?

Yunus Emre Divanı

Mesnev-i Şerif

Fütuhât-ı Mekkiye.

Anlatımları, aşk dolu dilleri ve zengin muhtevaları diyebilirim.

Türkiye’deki ilahiyat kesimi ya da genel olarak islamî camianın okumakla ilgili ne tür problemleri var sizce? Bu konuda kısaca gözlem ve tespitlerinizi duymak harika olur.

İlahiyatçılar sanırım çok okuyorlar. Hocaları kastediyorum. Özellikle kendi alanlarıyla ilgili Arapça, Farsça, Batı dillerinden kaynaklara ulaşabiliyorlar ve tema çalışırken çok başarılılar. Ama okumanın daha sağlıklı olabilmesi için sanırım daha kapsamlı olması; belli bir uzmanlık alanını ilgilendiren kaynaklarla sınırlı kalmaması gerekir.

Değerli hocam, size hayli zahmet verdik sorularımızla. Allah razı olsun. Son sabit sorumuzla bitirelim: Kitap okumasını istediğiniz bir genci ikna etmek için birkaç cümlelik hakkınız olsaydı ne söylerdiniz?

Estağfirullah. Asıl bendeniz sizi yordum aziz dost. Çok teşekkür ederim. Bu konuda cümleden çok eylemi seçerdim. En büyük zaafı ne ise ona ilişkin bir rüşvet teklifinde dahi bulunurdum okuması için.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir