İbni Kuteybe’ye Aklıma Takılan Hadisleri Sordum

Abdullah b. Müslim b. Kuteybe ed-Dineveri… Hicri üçüncü asrın (213 -276) öncü fakih, edip, eleştirmen ve ansiklopedisti. Bağdat’ta Ebu Hatim es-Sicistani, İshak b. Rahûyeh ve Cahız gibi sahasının zirvesi isimlerden istifadesi, Abbasi devletinin Arap ve acem kültürlerinin rekabetli atmosferi, Mutezili fikrin yükseliş ve düşüşüne tanıklığı İbni Kuteybe’nin fikir ufkunu genişletir. Geniş konu yelpazesinde telif ettiği birçok eser arasından Te’vîlü Müşkili’l-Kur’ân ve Te’vîlü Muhtelefi’l-Hadis nas fıkhı ve Kuran ve sünnet vukufiyetinde; Uyûnü’l-Ahbâr ve Kitâbü’l-Maârif, Arap kültür ve medeniyet tarihçiliğinde, Edebü’l-Kâtip ve Eşşı’r veş Şuarâ edebiyat ve luğatta nasıl derinliğe sahip olduğunu gösterir. Üstadın Te’vîlü Muhtelefi’l-Hadis kitabı raflarda yerini aldığında, benim de sorunlu diye bir kenara not ettiğim hadislerin sayısı bir hayli kabarmıştı. Vakit kaybetmeden üstadın Bağdat’taki medresesinin kapısını aşındırdım ve kitabın çıkışını bahane ederek kafama takılan hadisleri sordum. Söyleşiyi okuduktan sonra çok daha fazla işkalli gözüken hadisin sahih tevili için kitabı almanızı hararetle tavsiye ederim. Söyleşi sürecinde yardımlarını gördüğüm üstadın talebeleri İbni Derasteveyh’e ve Abdurrahman es-Sekri’ye teşekkür ediyorum. 


Not ettiğim hayli hadis var üstadım. Yaratılıştan başlayalım. İlk soru Hazreti Adem’in zürriyetinden misak alınması meselesi… Hadisi biliyorsunuz: Peygamberimiz, Allah Teâlânın Adem’i yarattığında sağ elini beline sürüp zerreler halinde insanlığı çıkardığını haber veriyor. Allah  onlardan söz alıyor ben sizin Rabbiniz değil miyim, diye. Onlar da evet, Rabbimizsin cevabını veriyorlar. Ebu Davud ve Tirmizi’de bu hadis. Oysa burada tek Adem’den bahsedilirken, ayette “Rabbin Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki…” şeklinde çoğul kişi; tek adem değil, Ademoğulları ifadesi kullanılıyor. Hadis ayetle çelişmiyor mu şu halde?

Hayır, sandığın gibi iki mana arasında bir ayrılık gayrılık yok. Sadece Kuran veciz ifade eder, sünnet tafsilata girer. Şöyle düşün: Hadiste Adem’in zürriyetini çıkardı, derken bunların içinde kıyamet dek gelecek çocuklar, torunlar, onların da torunları… yok mu? Var. Dolayısıyla bütün bunlardan söz aldığında Ademoğullarının hepsinden söz almış oluyor zaten.  

Cemî hitapla müfred kastedildiğini söylüyorsunuz. Kuran’da bunun örneği var mı ki başka?

Elbette. Aynı surenin ilk ayetlerinde ne buyruluyor? “Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, Adem’e secde edin, diye emrettik…” Burada da “siz” diye cemi sigası var, ama gerçekte bu Adem, tek kişi. Adem’i yaratmasını bizi yaratmasıyla aynı görüyor Allah, çünkü biz de ondan geliyoruz. Bu meyanda mesela Abbas İbni Abdilmuttalib’in Efendimiz hakkındaki uzun şiirinden, yine mesela Ömer bin Abdülaziz’in bağışta bulunduğu adamın sözünden delil getirebilirim.

Hiç gerek yok üstadım, anlaşıldı. İnsanlığın yaratılışından insanların doğumuna şöyle bir geçelim ve fıtrat hadisiyle insanın iyi veya kötü olduğunun önceden bilinmesini sorayım size. Malum, bir yerde “her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra ana babası onu Yahudi veya Hristiyan yapar” deniyor hadiste. Buradan herkesin Müslüman olarak dünyaya geldiğini savunuyoruz. Sonra şu hadisle karşılaşıyoruz: “Kötü (cehennemlik), ana karnında kötü olandır. İyi, anne karnında iyi olandır.” Tabi kalıyorum ben burada. Başka hadisler de var ters yönde. Mesela şu: “Nutfe oluştuğunda Allah ona rızkını, ecelini ve ilerde iyi mi kötü mü olacağını yazmakla görevli bir melek gönderir.” Hepsi Sahih-i Müslim rivayetleri. Tabi benim sorunum değil salt. Kaderiye gibi grupları çıkararak İslami fırkalaşmaya sebep olmuş bir problem bu.  

Eğer Mutezile (Kaderiye) buradaki manayı anlasaydı kaderi kabüllenenlerden (İsbâtiye/Ehl-i sünnet) ayrılmazdı. Fıtrat bahsettiğin hadiste inşa ve ibtida, yani yekten  vücuda getirmek demektir. “Yerin ve göklerin ilk yapıcısı (fâtırı) olan Allah’a hamdolsun” ayetinde (Fâtır, 1) bunu açıkça görürüz. Keza “Allah’ın insanları yaratmış olduğu fıtrat” (Rûm, 30) ayeti insanları vücuda getirme anlamı taşır.

Hadise uyarlarsak…

İşte “her doğan fıtrat üzere doğar” dendiğinde, insandan atalarının sulbünde iken alınan söze atıf yapılıyor. İlk sorunda vardı ya, “onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki, ben Rabbiniz değil miyim? Onlar da evet, Rabbimizsin” dediler. Herkes özünde bir yaratıcı inancını taşır, Rabbini ikrar eder anlamına geliyor bu. Aksini savunana şahsen ben rastlamadım. “Onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan kesinlikle Allah, cevabını verirler” (Zuhruf, 87) ayeti ayrıca bunu teyid ediyor.

Ayetler tamam, böyle de, hadisle aralarında bir kopukluk var benim için hala.

O zaman ben söylediğin hadisi şerh eder mahiyette başka bir hadis söyleyeyim. Allah azze ve celle buyuruyor ki, “ben bütün kullarımı hanif olarak yarattım. Sonra şeytan onları dinlerinden saptırdı.”

Bakın, bu da benim dediğimi destekliyor. “Hanif olarak” ifadesi yer alıyor hadiste. İslam üzere olduğunu gösteriyor her doğanın işte.

Hayır, böyle düşünen Kaderiye fırkası. Hanif demek, az önceki ayetlerin de vurguladığı üzere, yaratılışın başında insandan alınan söz demektir.

 Valla iyice karıştı üstad.

İnsandan alınan bu sözün hükme ya da sevaba tealluk eden bir yanı yok Adem. Belki de burayı karıştırıyorsun. Müşriklerin çocuklarını düşün mesela. Ana babasının yanında olduğu müddetçe tıpkı ebeveyni gibi öldüğünde cenaze namazı kılınmaz. Yok eğer, Müslümanların tasarrufu altına geçerse bir şekilde, Müslümanların dini uyarınca namazı kılınır.

O zaman eyvallah, doğru. Az önce Kaderiye böyle düşünüyor dediniz. O nasıl oluyor tam olarak?

Burada kaderi inkar edenlerle ispat edenlerin ayrıldığı nokta, fıtrata yükledikleri anlam. Kaderiyeye göre fıtrat İslam iken, diğerlerine göre insanın yaratılışında verdiği sözdür.

Tamamdır, iki hadis şimdi bütünlüğe kavuştu, sağolun. Temizlik konusunda iki problemli hadis not almışım, onlara geçeyim. İlki, küçük veya büyük tuvaleti yaparken kıbleye dönmek… Bir tarafta aslı Sahihayn’de olan bir hadis var: Büyük, küçük abdestinizi bozarken kıbleye dönmeyin, diyor. Diğer tarafta Hazreti Aişe şunu aktarıyor: Peygamberimize bir grubun helada kıbleye dönmeyi hoş karşılamadıkları söylendi ve Efendimiz bunun üzerine helada kıbleye döndü.  Bu da Müsned-i Ahmed kaynaklı bir hadis ve bir öncekine tamamen ters.

Adem, bir kere ters deme. Böyle görmektense, hadislerden biri diğerini neshetmiştir, demen daha doğru. Kaldı ki burada nesh de sözkonusu değil. İki hadisin bağlamları farklı. Helada kıbleye dönülmeyeceği hükmü çöller veya ağaçsız açık araziler için geçerli. Bu nehiy, yolculukta mola esnasında kimi sahabenin kıbleye dönük namaz kılması yanında, diğer bazısının kıbleye dönerek def-i hacet yapması bağlamında getirildi. İnsanlardan bazısı bu yasaklamanın evler ve çukur helalar için de sözkonsu olduğunu zannedince, ikinci hadiste gördüğümüz üzere, Efendimiz fiiliyle bunun yanlış olduğunu beyan ediyor. Böylelikle anlıyoruz ki, evlerde, necaseti örten çukurlarda veya namaz kılınmayacak necis yerlerde kıbleye dönerek def-i hacet yapmak mahzurlu değil.

Burası süper oturdu, lakin bevl konusunda bir sorum daha var: Sünen ashabı Hazreti Aişe’den Efendimizin hiçbir zaman ayakta idrarını yapmadığını rivayet ediyorlar. Ama Huzeyfe hadisi bunun aksine, Efendimizin ayakta bevlettiğini bildiriyor. Kaynağını not etmemişim gerçi.

Biliyorum, Hişam, A’meş ve Ebu Vâil tarikiyle Ahmed bin Hanbel’in rivayeti. Kısa vecihleriyle bütün kütüb-i sittede yer alır. Senin not etmediğin bir nokta var hadiste: Huzeyfe radiyallahü anh, Efendimiz aleyhisselamı bir bölgenin çöplüğünde (sübâta) ayakta küçük abdest bozarken görüyor. Cevap burada saklı. Burada yerdeki pisliklerden veya ıslaklıktan dolayı oturması mümkün değildi Efendimizin. Bir zaruret durumu. Yoksa normal zamanlarda ilk hadisin beyan ettiği gibi, asla ayakta bevletmemiştir. Aynı hadis Yunus, İsa ve Muhammed bin Ziyad kanalıyla bana da ulaştığı için cevabımdan emin olabilirsin.

Eyvallah. Şimdi soracağım hadislerde benim gibi birçok kişi muhtemelen sorun yaşıyor. Hastalığın bulaşması ve uğursuzluk meselesi… Altı hadis kaynağının hemen hepsine geçiyor ki, “hastalığın bulaşması ve uğursuzluk diye bir şey yoktur.” Diğer taraftan aynı kaynaklarda “hasta olan sağlıklı kimseye yaklaşmasın” gibi, “aslandan kaçar gibi cüzzamlıdan kaç” gibi, ondan sonra “uğursuzluk evde, kadında ve attadır” gibi hadisler yer alıyor. Bunlar hayli çelişkili görünmüyor mu?

Yerinde değerlendirirsen çelişkili görülmez, taşlar yerine oturur. İlk hadiste bulaşıcılık (“advâ”) dediğin iki türlü anlaşılabilir: İlki, cüzzamın bulaşması. Böylesi bir hastanın kokusu ağırlaştıkça, uzun sure kendisiyle beraber oturup yemek yiyen insanları da hasta edebilir. Özellikle hanımı ve çocuğu için bu daha muhtemel. Tabipler de aynı uyarıyı yaparken cüzzamın sirayet edeceğini değil, yaydığı ağır kokunun yakındaki insanı hasta edebileceğini kastederler. Efendimizin hastanın sağlıklıya yaklaşmamasını tenbihlediği hadisi bu manada, hastanın tükürüğünden ve kaşıntısından sağlıklı insana mikrop geçmesini engellemek şeklinde anlamak gerek.

Bu kısım tamam. Ya ikinci şekli nedir bulaşmanın?

O da taun, yani veba. Efendimiz aleyhisselam buyuruyor ki, “veba eğer bulunduğunuz şehirde baş göstermişse artık oradan çıkmayın.” Aynı şekilde “onun bulunduğu bir şehre girmeyin.” Sanki Allah’ın kaderinden kaçıp kurtulmak mümkünmüş gibi kaçmayacağız. İlk hadis bunu söylüyor. İkinci kısım ise, bulunduğumuz yerin bizim için daha huzurlu, yaşantımız için daha elverişli olduğunu bildiriyor.

Peki “uğursuzluk evde, kadında ve attadır” hadisine ne diyeceksiniz?

Burada haklısın. Ebu Hureyre’nin hadisi Efendimizden duyarken eksik anladığı izlenimi uyanıyor. Çünkü Hazreti Aişe’ye Ebu Hureyre’nin bu rivayeti ulaştığında şöyle tepki göstermiş: “Kuran’ı Ebül Kasım’a indirene yemin olsun ki, böyle bir hadisi Allah Rasülü’ne isnad eden yalan söylemiştir. Allah Rasülü’nün dediği sadece şudur: Cahiliyye insanları uğursuzluğun binekte, kadında ve evde olduğuna inanırlardı.”

Ama evin uğursuzluğunu gösteren başka bir hadis de var üstad. Bir adam Rasülüllah’a gelip önceki evlerinde buldukları mal ve evlat çokluğunu ikinci taşındıkları evde bulamadıklarını bildiriyor. Rasülüllah Efendimiz de “taşının, çıkın o evden. Orası yerilmiştir” buyuruyor. Ebu Davud ve Muvatta kaynaklı hem de hadis. Bakın, burada da eve uğursuzluk atfedilmiş.

Hayır hayır. Efendimiz aleyhisselamın evden taşınmalarını emretmesi, tahammülsüzce orada oturdukları için. Yeni evin doğurduğuna inandıkları sıkıntılardan artık bezmişler, Efendimiz de çıkış yolu göstermiş onlara. 

 Burayı anlamadım.

Şöyle: Allah Teâlâ insanların mizacına tatsızlık gördükleri şeye karşı bir nefret yerleştirmiş. Bu nefretin mantıklı bir nedeni yoktur oysa. Aynı şey fayda gördüklerine karşı sevgi ve eğilim göstermeleri noktasında da geçerli. Bir kere fayda veya zarar gördükleri için bunu o şeyin kendinden kaynaklı ve daimi bir tezahür olarak algılarlar. İnsanın huyu böyle.

İbni Abbas, Hazreti Peygamberin güzel ismi ve uygun uğur inancını sevdiğini naklediyor, biliyorsunuz. Bunu nereye oturtacağız?

Rivayetleri birbirleriyle bütün halinde değerlendirmelisin. Sen kendi içinde bile kopuk ele alıyorsun. Nerde, hangi olay üzerine söylemiş bunu İbni Abbas? Bir adamın kuş çığırtısı üzerine “hayırdır, hayırdır” demesine karşılık bunu diyor: “Bunda hayır ve şer yok. Rasülüllah güzel ismi ve hayra yormayı severdi.” Uygun uğur dediğin, yani “fe’l” hayra yorma, güzel görme demek daha açık tabirle. Bu tıpkı selamlaşmanın, hayırla müjdelemenin insan mizacında oluşturduğu güzellik ve iyilik duygusuna benzer. Adama “hayırlı sabahlar” veya “bol kazançlar” dediğinde adam bu sözün gününe veya kazancına olumlu-olumsuz etki etmeyeceğini biliyor, lakin bu onda bir neşeye, hayra karşı bir muhabbete sebep oluyor. Budur bahsettiğin uğurun izahı. Efendimiz “ateşin oğlu” “hüznün çocuğu” gibi olumsuz çağrışımlı isimleri de hoş görmemiştir aynı gerçeğe dönük.

 Hımm, daha önce hiç böyle bakmamıştım, isabet oldu. İçinden çıkamadığım bir başka hadise geçiyorum. Efendimiz bir yerde “ümmetim yağmur gibidir. Başı mı yoksa sonu mu daha hayırlıdır bilinmez” buyuruyor. Bir başka hadisi ise bunun tersini söylüyor: “Ümmetimin en hayırlı kesimi, benim gönderildiğim topluluktur.” İkisi de sahih, ama zıtlık var aralarında.

Zıtlık söz konusu değil. Esas olan birinci hadisin gösterdiği üzere, sahabenin tabi ki sonraki kuşaklardan çok daha hayırlı olduğudur. İkinci hadiste bir yaklaştırma durumu var. Ahir zaman ümmeti değerde ilk nesle yakındır, denmek isteniyor. Gündelik dilde bu tür kullanımlar yaygındır.

Yaklaştırma, teşbih evet. Bunu da geçtik o halde. Peygamberimizin diğer peygamberlerden üstünlüğü meselesine gelelim. Bir hadiste “beni Yunus bin Metta’dan üstün tutmayın” buyurulurken, başka hadiste “ben Ademoğlunun efendisi, önderiyim. Bunda övünülecek bir durum yok” diye geçiyor. Bunlar Buhari, Müslim hadisleri.

Efendimiz aleyhisselam kıyamet günü Ademoğullarının efendisi olduğunu beyan ediyor. Çünkü o gün şefaatçidir, şahittir. livâül hamd ve havz-ı kevser kendisine bahşedilmiştir. Hazreti Yunus’tan üstün tutulmasını istememesi ise tevazuuyla alakalı.

Özellikle niye Yunus peygamber ki?

Özellikle bu peygamberi zikretmesinin nedeni, Hazreti İbrahim, Hazreti Musa, Hazreti İsa gibi peygamberlerin faziletçe altında kalmasından. Yani Yunus’tan bile üstün tutulmayı hoş görmem. Nerde kaldı diğerlerinden üstünlüğü hoş göreyim…

Onun diğer peygamberlerden faziletçe geride olduğunu nereden çıkarıyorsunuz?

Çünkü ayet ortada: “Rabbinin hükmüne sabret! Sakın balık sahibi (Yunus) gibi olma.” (Kalem, 48) O diğer peygamberler gibi sabretmemişti. Aslında bu ayette “onun gibi olma!” diyerek derece bakımından Efendimizin kendisinden üstün olduğu zımnen ifade ediliyor.

Doğru. Bu ayet işi değiştirdi, eyvallah. Bir başka sorun küfrün içeriğiyle alakalı üstad. Gerçi ben böyle koştura koştura gidiyorum ama siz…

Devam devam. Akla mantığa ters diye not aldığın hadislere gelmeyi bekliyorum asıl.

O zaman hemen yılanı öldürme hadisini soruyorum ben. Yılanı intikam alır korkusundan öldürmekten geri duranın kafir olacağını söylüyor bir hadis. Buraya notunu almışım. Ama gel gelelim ayet “nehyolunduğunuz şeylerin büyüklerinden sakınırsanız, geri kalan kusurlarınızı bağışlarız” diyor Nisa suresinde. Açıkça ayetle çelişmiyor mu burada hadis? Sonra böylesi küçük bir günahı nasıl küfre eşdeğer görüyoruz? Öyle ya, lâ ilâhe illallah diyen kimsenin zina etse de, hırsızlık yapsa da mümin olduğunu ve cennete gireceğini söylüyor hadisler. Hem böyle olacak hem de yılanı öldürmekten geri duran küfre girecek. Nasıl bir şey bu Allah aşkına!

Seni anlıyorum, fakat hadiste vurgu yapılan nokta, yılanı öldürmek değil. Oraya takılma. Aksine küfre eşdeğer görülen, cahili adetlerden biri olarak öldürmekten intikam alır korkusundan geri durulması. Cahiliye Arapları cinlerin yılanın katilinden intikam aldıklarına inanırlardı. Bazen direk onu, bazen çocuğunu öldürdüklerini veya deli ettiklerini düşünürlermiş. Efendimiz bu cahili algının batıl olduğunu ortaya koyuyor ve “buna inanan kafirdir” diyor. Meselenin içyüzü bu.

Kusura bakmayın, ben hala buradaki küfrü anlayamadım.   

Adem, seninle o zaman küfrü konuşmamız lazım. İki türlü küfür var: İlki, Allah ve peygamber gibi, melekler ve ahiret günü gibi asli imani unsurları inkar etmek. Bu kimsenin iman dairesinden çıktığında kuşku yok. İkinci kısım, bir tevile dayanarak feri meselelerden birini kabullenmemektir. Kader ve mesela mestler üzerine mesh gibi şeyler bu kısma girer. Bunları inkar edene kafir diyemeyiz.

Bunu daha sakin kafayla yeniden düşüneyim üstadım. Müsaadenizle önderlerin Kureyş’ten olduğu meselesine geçelim. “İmamlar (halifeler) Kureyş’tendir” hadisi meşhur. Hazreti Ebubekir Beni Sakife günü ensara karşı bunu delil getirmiş. Diğer taraftan Hazreti Ömer’in vefatında “Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Salim eğer yaşasaydı, onda bir tereddüdüm olmazdı” dediğini okuyoruz. Halbuki Salim gerçekte Ebu Huzeyfe’nin değil, ensardan bir kadının azatlısı. O azat etmiş, lakin bir anlaşma gereği Ebu Huzeyfe’ye nisbet edilmiş Salim radiyallahü anh. Bakın, burada nihayetinde Kureyş’ten olmayan birine görevi bırakmakta tereddüt etmeyeceğini söylüyor Hazreti Ömer. Yanılıyor muyum yoksa?

Eğer Hazreti Ömer açıkça “onu başınıza idareci olarak seçerdim” deseydi doğru, o zaman bir tenakuz olurdu. Ne var ki, “onda tereddüdüm olmazdı” sözü başka ihtimallere açık. Düşünsene, Hazreti Ömer muhacirlerin en seçkinlerini, Allah Rasülü’nün bizzat cennetle müjdelediği sahabeleri halife seçmeyip işi şuraya havale edecek. Ardından Salim’i atamada tereddüt göstermeyecek. Bunu aklın alıyor mu senin?

O zaman ne kasdetti bu sözüyle?

Namaz imamlığını kasdetti. İstişare heyeti aralarında yeni halifeyi seçinceye kadar üç günlüğüne namazları kıldıracak ve heyet toplantısını denetleyecek birini arıyordu ve bunun Süheyb radiyallahü anh olacağına karar verdi. Buna göre Hazreti Ömer’in sözünü “yaşasaydı Salim’i imamlığa ve istişare heyeti denetimine getirmekte tereddüt etmezdim” şeklinde anlamalıyız. Yoksa hilafet anlamında bir imamlık değildir bu.

Yani böyle bakarsak evet, taşlar yerine oturuyor. Üstadım hayli sormak istediğim var daha, fakat sizi daha fazla yormayalım. Çok daha fazla sorunlu veya çelişik görünen hadisi okurlar kitabınızda bulabilirler. Son bir soru o halde. Yaratılışla, doğumla başladık, ölümle bitirelim. İlk bakışta hem Kuran’la hem mantıkla çelişiyor görünen bir hadis bu. Efendimiz Bedir savaşı bitiminde müşriklerin cesetlerinin bulunduğu çukurun başına dikilip “Ey Utbe bin Rabîa, ey Şeybe bin Rabîa, ey falanca, ey filanca! Ne oldu? Rabbinizin vadettiğinin hak olduğunu gördünüz mü şimdi? Biz kesinlikle Rabbimizin vaadinin hak olduğunu gördük” diyor. Buhari, Müslim kaynaklı bilirsiniz. Bunun üzerine oradakiler ölü cesetlere ne diye bunları sorduğunu merak edince, Efendimiz “canım elinde olana yemin ederim ki, onlar dediklerimi aynen sizin gibi duyuyor” buyuruyor. Ama bakıyoruz ki, ayetler ölülerin duyamayacağını söylüyor: “Sen kabirdekilere duyurucu olamazsın.” (Fâtır, 22) “Sen ölülere bir şey duyuramazsın” (Meryem, 52)

Sorunun ilk kısmını ele alalım, hatta ayetler üzerinden gidelim: “Onlar sabah akşam o ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün de: Firavun ailesini azabın en çetinine sokun (denilecek)!”  (Mümin, 46) Bu ayet ölümden hemen sonra kabirde azabın vaki olacağını gösteriyor. Kıyamet azabı ise çok çok daha feci. İkinci bir ayet: “Allah yolunda katledilenleri ölüler saymayın. Aksine onlar hep hayattadırlar, Rablerinin katında rızıklandırılırlar.” (Âli Imrân, 169) Bu ayette bildirilenler Allah’ın Bedir şehitlerine tahsis ettiği bir lütuftan ibaret. Hazreti Muaviye döneminde Medine’de çukurdan çıkarılan şehit cesetlerinin nasıl hala ıslak olduğu, hatta yanlışlıkla kürek çarpması sonucu birinin ayağının nasıl kanadığını biliyoruz.

İlginç, kaynağı nedir?

Muhammed bin Ubeyd, İbni Uyeyne, Ebü’z Zübeyr yoluyla Hazreti Cabir’den bizzat bana ulaşan bir rivayet bu. Daha da ilginci, Hazreti Talha’nın kızı gördüğü rüya üzerine yaklaşık otuz küsur yıl sonra babasını kabrinden çıkarıp başka bir yere defnediyor. Tabi en ufak bir değişime uğramadığını görüyor babasının cesedinin.

Rüya neydi ki?

Babası rüyasında “kızım, beni buradan başka yere göm. Islaklık beni rahatsız ediyor” diyor.

Sübhanellah! İlk defa duyuyorum.

Buna benzer çok hadise var. Önemli olan şurası: Allah’ın dostları için toprak altında nimet oluyor da, Allah’ın düşmanları için azap niye olmasın? Bunda akla mantığa ters ne var?

Bunun işitmekle ne alakası var?

Aynı soru: Onların toprak altında yaşadıkları, diri oldukları bilindikten sonra işitmelerinde ne mahzur var? Üstelik bunu ağzından yalan sadır olmayan, ilahi teminatla konuşan Efendimiz aleyhisselam haber vermişse…

Aynen üstad, aynen öyle. Tamamdır, ama durun. Ölülerin işitmeyeceklerini söyleyen ayetler var. Onlara ne diyeceğiz?

Orada ölülerden veya kabirdekilerden kasıt cahillerdir. Bu ayetlerde Peygamber zişâna “sen Allah’ın cahil kıldığına, Allah’ın hidayet yoluna karşı sağır kıldığına bir şey anlatamazsın” denmiş oluyor.

Bunu nereden anlıyorsunuz? Sonuçta ayette açıkça ölü deniyor.

Sözkonusu ayetlerin başından anlayabilirsin. “Âmâ ile gören bir olmaz.” Burada âmâ kafir, gören mümindir. Bir sonraki ayet: “Karanlıklarla nur bir olmaz.” Keza burada karanlık küfür, nur imandır. Bir sonraki ayet: “Gölgeyle sıcak bir olmaz.” Gölge cennet, sıcaklık cehennemdir. Devam ediyoruz: “Dirilerle ölüler bir olmaz.” Diriler akıllılar, ölüler cahillerdir.  Bunlardan sonra senin gündeme getirdiğin ayet geliyor: “Allah dilediğine işittirir. Sen kabirdekilere bir şey işittiremezsin.” Yani “sen cahillere işittiremezsin. Onlar tıpkı kabirdeki ölüler gibidir.” Bu tür örnekler çoktur Kuran’da.

Eyvallah gayet ikna edici oldu, çok çok sağolun. Vakit ayırdınız, teveccüh ettiniz. Gerçekten söyleşiden istifade ettim. Birçok sorun izale oldu. Bana hadisleri birbirleriyle bütünleyerek ve kendi kontekstleri içinde değerlendirmeyi öğrettiniz. Her şey için Allah razı olsun üstadım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir