Yaratana Kulluk, Yaratılana Yararlılık Sanatı: İbadet Hayatımız

Sorular ve Düzenleme: Adem Özçelik

İbadetin tanımıyla başlayalım. Nedir ibadet ve dinde nasıl bir öneme sahiptir?

İbadet, lügatte kendi rızasıyla boyun eğmek, alçalmak ve saygı göstermek manalarına gelir. Araplar binicisine zorluk çıkarmadan çöküp kalktığı için uysal deveye “baîr muabbad” derler. Bu yönüyle dinde ibadet, Allah’a boyun eğmek, şekli belli kalıbı, maruf bir takım uygulamaları yerine getirmek demektir.

Kavrama şöyle felsefî bir boyut getirebiliriz: Kelamcılar varlığı üç kategoride ele alırlar: Vacibül vücûd, caizül vücûd ve mümteniül vücûd… Vacibül vücûd, varlığı zorunlu olan Allah’tır (c.c). Caizül vücûd ise varlığı zorunlu olmayan, varlığı yokluğuna tercih edilen bütün mahlûkattır. Bu kısımda var olanlar, aynı zamanda varlığını yokluğuna tercih eden bir iradenin varlığını gerektirir. Kendisini var eden ve ona irade bahşeden zata minnet duyar. Çünkü haddi zatında var olmak bir şükrü gerektirir.

İşte ibadet bir varlık vergisi, varlığa karşı insanın var edene karşı duyduğu minnet duygusunun ete kemiğe bürünmüş halidir. Varlığın şeklî şükrünü ifade eder. Biraz önceki kelamî kategoriyi göz önünde bulundurursak, insanın sonradan yaratılmışlığı ontolojik noksanlığını icap eder. Bir yokluk geçirmiş olması ve varlığını başka şeye borçlu olması insanı eksik kılar. Aslında insandaki inancın kaynağı budur. Bundan dolayı insanın ibadetten dûn olması düşünülemez. İnsan mevcudiyetini medyun hissettiği bir menşee yönelir, ona inkıyat eder. İnsanın bu ontolojik eksikliği mutlaka bir yerlere boyun eğmeye meyilli olmasına sebep olur.

Tüm zaman ve toplumlarda, semavî veya gayri semavî bütün inançlarda kendi kültür şartları çerçevesinde mutlaka bir tazarru ve niyaz hali olmuştur toplumun. Kendinden daha güçlü ve mükemmel olduğuna inandığı kimseye karşı hep boynu yerde olmuştur. Farkında olsun ya da olmasın, mutlaka her insan ibadet eder. İnsandaki şükran duygusu fıtrî ve cibillîdir. İşte ibadet insandaki bu şükran duygusunu tamamlayan ve ruhu mutmain kılan şeydir.

Sözün bu kısmında vahiy ve ibadet ilişkisini ele alabilir misiniz? Hz. Peygamberimiz üzerinden gidersek, onda nasıl pratik bulmuştu bu münasebet?

Bu noktada ibadetin Allah’ın insana tenezzülü olan vahyin mukabelesi olduğunu bilmemiz önemli. Allah’ın insanla iletişimi interaktif bir ilişkidir. Allah’tan kula uzanan kısmı vahiy, kuldan Allah’a uzanan kısmı ise ibadettir. Hz. Peygamberimiz Hira’da önce ibadetle irtibata geçti ve sonra vahiyle mukabele gördü. Bu yönüyle ibadet, yağmuru oluşturan yoğunlaşmayı, dua da bu yoğunlaşmayı atmosfere taşıyan buharlaşmayı ifade eder. Ardından vahiy bir yağmur gibi sağanak sağanak yağmaya başlar. Evet, ibadet ruhun yoğunlaşması ve iman iddiasının ispatıdır. İmanın tecessüm etmiş halidir. Zat-ı ulûhiyetle irtibatı sağlamada ibadet çok önemli bir vasıtadır ve hatta en büyük fırsattır. Namaz bu sebeple müminin miracıdır.

Meselenin bir başka vechesi, şükür ve talep dengesidir. Haliyle, insanın sahip olduğu veya sahip olmayı istediği bütün özellikler varlığına, yani zatına zait özelliklerdir. Varlığın şükrünü eda edememiş bir insanın zatına zait bir güzelliği; mesela mutluluğu, zenginliği talep etme hakkı olamaz. Hâlbuki insan kendini yoktan var edene, ona varlık bahşedene teşekkür etmesini bilse, Allah ondan hiçbir şeyi esirgemeyecektir. Kaldı ki mutluluk her şeye sahip olmak değil, sahip olduğu şeylerin kıymetini bilmektir. Peki ya kıymet bilmek? Bu tabii ki kıymeti takdire götürür insanı ki şükür budur: Kıymeti takdir… O halde ibadetler temelde varoluşumuzun bir teşekkürüdür.

Diğer açıdan sahip olduğu şeylerle mutlu olamayanı hiçbir şey mutlu edemez. İbadet insanın sahip olduğu şeylere rıza ve memnuniyetin ifadesidir. Eğer insan sahip olduğu şeylerden ibaretse, sahip olduğu şeyleri kaybettiğinde korkunç bir boşluğun içinde bulur kendini. Bu yüzden evvela insan varlığının farkında olmalı, bir varlığa sahip olduğunu bilmeli ve önce bunun şükrünü yerine getirmelidir. Bu yüzden ibadet etmemiz için bir nimete nail olmayı beklememeliyiz. Bilinenin aksine moral, motivasyon ve istek mevcudiyeti de aranmamalıdır.

Borç ve minnet duygusu burada öne çıkıyor yanılmıyorsam. Kâinattaki diğer yaratılmışları da kavramın içine katarsak, mahlukât, Hâlık’ına minnetini ve borcunu nasıl ödüyor sizce?

Burası önemli bir nokta. Aslında Allah’a karşı borcunu ödeyemeyeceği için insandan istenen sadece verilen nimetlere minnet duymasıdır. Hemen hatırlatalım, din “deyn” yani borç kökünden gelir. Bu açıdan evet, din varlık borcudur. Borç geçici bir durumu ifade eder, fakat din sürekli borçlu olma halidir. Zira borcu ödemek için de yine borca ihtiyacınız var öyle değil mi? Çalacağınız kapı aynı kapı. Borçla borç ödenmeyeceğinden dolayı bizden istenen sürekli borçlu olduğumuz bilinci, başka ifadeyle minnet duygusudur. Dolayısıyla ibadet insandaki minnet duygusunu bütün kâinatın sahibi ve malikine yönlendirir.

Burada İslam’ın tahfif prensibini unutmayalım. Malum, kimi kavimlerde bedene azap vermek ibadet olarak kabul edilmiştir. Bir uzvu kesmek ya da kırmak gibi elem ve azap etmeye dönük uygulamalar… İslam’da ise tam aksine bedenin aciz kalacağı durumlarda ibadetlerde tahfif esastır. İslam’da insana haz veren bir şey bile ibadet kabul edilebilir. Temelde bir şeyi ibadet yapan husus, ona yüklediğiniz anlam, amaç ve niyettir.

Az önce eksikliğe değinmiştik. Sonradan yaratılmışlıktan kaynaklı ontolojik eksiklik, aynı zamanda bir maksada uygunluğu gerektirir. Varlığı başkasına bağlı olmak, bir amaca duyulan ihtiyacı meydana getirir. Var olan her şey bir amaç için yaratıldıysa, ibadet bu amaca hizmettir. Ya diğer varlıklar? Onlarda durum nasıl? Pekala, iradesiz varlıkların da ibadeti vardır. Ayetler bu noktada açık: “Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ı tesbih etmektedir.” (Haşr, 1) “O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız.” (İsra, 44)

Ağacın ibadeti meyve vermek, arının ibadeti bal vermek, ineğin ibadeti süt vermektir. Bunun için yaratılmışlardır. İnsanın yaratılış gayesi de ibadet etmesidir. Şu var ki insanın ibadeti arının, ineğin ve ağacınki kadar basit ve belli bir şeyle sınırlı değildir. Çünkü onun fonksiyonları çok geniştir. Varlık hiyerarşisinde insanın altında olan bütün varlıkların yaratılış amaçları insanı besler, ona hizmet eder; tabir yerindeyse insana ibadet eder. İnsan da Allah’a ibadet eder. Zaten ibadet kelimesinin kökünde kendinde olanı ortaya çıkarma gibi bir anlam bulunur. Böylelikle insan özünü ortaya koysun, özgür iradesinin hakkını vererek ilahî koroya dâhil olsun.

Sorudaki borca dönecek olursak, ibadet insanın sadece Allah’a borçlu olmasını ve O’ndan başka hiçbir makam mevkie karşı serfürû etmemesini sağlar. Bu açıdan insanı insana boyun eğmekten kurtarır ibadet. Öyle ya, ben kimim, beni kim var etti? Bir ırmak misali akıp giden bu hayat beni nereye sürüklüyor? Tek zerreden küreye, habbeden kubbeye kâinattaki her şey bir amaca hizmet ederken, bir maksat için yaratılmışken, ben ne için var edildim? Bu soruları sormamış, varlık sancısı yaşamamış bir insan, gerçek manada ibadetin hikmetini keşfedemez.

Bir bütün olarak din insanın yaratılış amacına uygun yaşaması ise, ibadet bu yaşamı sürekli denetleyen mekanizmadır. İnsanı buna uygun formata sokar. İbadeti terk eden ilahî çekim alanının dışında gerekli mesajları alamaz olur. Zamanla vicdanının körelmesi, içinden gelen sesi duyamaz olması bundandır.

İbadetin böylesi geniş anlam çerçevesi maalesef popüler Müslüman zihninde ihmal ediliyor. İbadet dendiğinde daha çok zikir, dua ve namaz gibi bireysel vecibeleri anlıyor çoğumuz. Bunun dışında ibadetin toplumsal ve sosyal-hukukî boyutunu nasıl anlamalıyız?

Bunun cevabını vermek için kelimenin kökenine daha detaylı inmek gerekiyor. Etimolojik olarak ibadet sözcüğünü ele aldığınızda, iki ayrı baptan iki ayrı manaya geldiğini görürsünüz. Abd kökünün iki türevi vardır: Birincisi sülasî mücerret, birinci babdan gelen “abede-yabudu” kalıbıdır. Manası bildiğimiz şekliyle ibadettir. İkincisi ise kelimenin beşinci babdan gelen “abude-yabüdü” türevidir. Manası “abd olmak” yani kul olmak, kulluk etmektir. Bu kalıcı olan bir özelliktir ve arizî bir durumu ifade etmez.

Kuran-ı Kerim aynı kökten gelen kelimeyi iki ayrı babda ve iki manada da kullanmıştır. Birinci babda ibadet etmek, tazim, saygı, boyun eğmek; beşinci babda kulluk yapmak, itaat etmek. Bablar manaları gibi isimlerini de mastarlarından aldığından, birincisi ibadet ile ikincisi ubudiyet ile ifade edilir. Kalıcı anlamıyla yaklaştığımızda, ibadet ubudiyetin pratiğidir. İbadet ubudiyeti ispat eder. İnsan ibadetle kul olduğunu gösterir. Sonuçta bunlar birbirlerini reddetmez.

Hemen burada ifade etmek isterim: Hususiyle son zamanlarda İslam ibadet değil, ubudiyet dinidir gibi iddiaların çok yersiz ve altlarının boş olduğunu düşünüyorum. Bu tam bir savrulma halidir. İbadetin yeri asla inkâr da tasgir de edilemez. İbadet bir dinin olmazsa olmazıdır. Bunun yanında dini ibadetten ibaret de saymamalıyız. İnsanın dinle münasebeti ibadetle son bulmaz. Aksine ibadetle başlar.

Özetleyecek olursak, ibadet dinin belli başlı ritüellerini yerine getirmek, ubudiyet ise bir karakter sergilemektir. İbadet bir durum halini, ubudiyet ise bir duruş halini ifade eder. Ubudiyet bir yaşam tarzının adıdır. Hayatı kulluk ekseninde yaşamak demektir. Bir insana terzi dersiniz, lakin onun sürekli bir şeyler dikmesi gerekmez. Dikim yapmadığı zamanlarda da o kişi terzidir. Tıraş etmekle berber olmak arasındaki ilişki gibi. Yahut şiir yazmadığı zamanlarda da kişi şairdir.

Hz. Peygamber önceleri Hira’da ibadetle meşguldü. Vahiy onu oradan dünyayı mamur etmek için şehre indirdi. O, Mescid-i Nebevî’nin yapılışından önce veya aynı anda Medine’de Yahudi pazarına alternatif bir pazar kurdu. Mescitle birlikte medrese inşa etti. Bütün bunlar neyi gösteriyor bize? Din insanın hayatı ibadet kılmasını sağlar, kişiye bunu salık verir. Önemli olan zaten hayatı ibadete dönüştürmektir. Gayet de mümkündür bu. Düşünün, bir insanın hanımıyla yaşayacağı cinsel ilişkiden bile sevap alacağını söyleyen bir dindir İslam.

Eğer ibadeti bildiğimiz anlamda ritüele indirgeyecek olursak, “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler/kulluk yapsınlar diye yarattım” (Zâriyat, 56) ayetini “sabahtan akşama kadar mescitten dışarı çıkmayın” şeklinde anlamamız gerekirdi ki dinin gayesi bu olamaz. Öyleyse, ibadet somut bir takım uygulamalardan çok, insanın yaratılış formuna uygun davranmasıdır. Dağlar yeryüzünün sağlamlaşması için bir anlamda çivi mesabesindedir. Bir tahtayı duvara çaktığınız çivi gibi ibadetler de hayatın içine serpiştirilmiş ve hayatın tamamını anlamlandırmayı ve müstakim kılmayı sağlayan dağ gibidirler.

Konu sünnetüllah ya da tabiî yasalar üzerinden daha iyi anlaşılabilir. Biliyoruz ki sabit ve statik olan âlemin bir hareket planı, saat gibi işleyen bir düzeni var. Bu hiçbir zaman şaşmaz. Bu onun doğası, fıtratıdır. Bunun karşısında bir de dinamik ve iradeli olan bir âlem var. İnsan bu âlemi temsil eder. Allah ona da bir kanun koymuş, onun da bir tabiatı var. İşte ibadet, bu ilahî koroya senkronize eder insanı. Belli bir ahenk ve düzen içerisinde saat gibi işleyen evrene ayak uydurmasını sağlar. Sabah namazı güneşle doğmak, akşam güneşle batmak; öğlen güneşle zirveye ulaşmak, yatsı ğurûbu hissetmek… Görüldüğü üzere, âlemle insan arasındaki işaretleşmelerdir ibadet. Hemen bütün ibadetler bir zamana mazruf oluşturur. Zamanla doğrudan alaka içerisindedirler.

İbadet ve ubudiyet ayrımı ve aralarındaki yakın bağlantı önemliydi, teşekkürler. Yine de aralarındaki yakın münasebete rağmen, ibadeti düzgün olup ubudiyeti, insanlığı düzgün olmayan kişiler var. Topluma karşı iyilik duygusu olarak yansımayan böylesi ibadet ya da ubudiyet neyle izah edilebilir?

Bahsettiğiniz durum, gerçekten kanayan bir yara. Bir kere ibadetin maksadı insanı kul yapmak olduğuna göre, sendeki güzelliği artırmamış ibadet kesinlikle makbul değildir. Maûn suresi müşriklerin namazından bahsederken veyl eder: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki kıldıkları namazdan gafildirler.” (Maûn, 4-5) Evet, onlar namazın dış formunu yerine getiriyorlar. İnsanlar tarafından görülen kısmı tam, lakin namazlarının ruhu yok. Bu noktada Mevdudî merhum, ibadetlerin de insanlar gibi bir ruhu, bir de bedeni vardır, der. Ruh hayat kaynağıdır. Kendisinde hayat olmayan ibadet, başkasına hayat veremez.

Kuran-ı Kerim bir başka yerde kurban ibadetiyle ilgili aynı şeyi söylüyor: “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır, fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır.” (Hac, 37) Ayet, ibadetin dış formu birinci dereceden önem ifade etmez, demek istiyor. Aynı şekilde Bakara suresinde “Gerçek hayır ve iyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir” (Bakara, 177) buyruluyor. Ezcümle, siz öze odaklanın. İbadetten ubudiyet hâsıl olmuyorsa, ibadet insanın gündelik hayatına etki edemiyorsa, ruhsuz demektir.

Bugün dine çağrı yapılırken sanki bir örgüte çağrı yapılıyormuş gibi bir dil kullanılıyor. Hâlbuki din insanı kendine çağırır. Din bir yere götürmez insanı, kendine getirir. Din anlamdır. Din yaşama hikmet katar, hayata irfan getirir. İbadetler bu açıdan kişinin ubudiyet ve dindarlığını rehabilite eder.

Filhakika soruda bahsettiğiniz çarpık anlayış ve tezahürler, ibadetin fonksiyonlarına parçacı yaklaşmaktan kaynaklanıyor. Gerçekte ibadetlerin bir kısmı ferdin içine yönelip sübjektif kişiliğini imar etmeye, bir kısmı da dış dünya ile ilişkisini düzeltmeye yöneliktir. Böylelikle insanın iç ve dış ilişkilerini bir kıvama koyan fonksiyonları vardır ve bir bütündür. Bir tarafı ihmal edilmiş ibadetlerin kâmil bir insan meydana getirmesi imkânsızdır. Bilakis parçalanmış ibadet dünyası, parçalanmış bir şahsiyet meydana getirecektir. Ferdin psikolojisi ile sosyal yönünün bir ahenk içerisinde uyumlu olması, ancak ibadetlerin bütün olarak icrasına bağlıdır.

Bildik bir misale başvuralım: Motor aküden beslenirken akü de motordan beslenir. Aküde marş motorunu çalıştıracak enerjinin var olması gerekir ki bu enerji, genel enerjinin kaynağını harekete geçirir. Nihayetinde akü yeniden motordan beslenmiş olur. Aynı şekilde ibadet her şey demek değil, ama her şey, yani bütün kulluk ona bağlı. Kulluğun dinamosudur bu zaviyeden ibadet. Dikkat edersek, periyodik ve istikrarlı bir süreçten bahsediyoruz. Bunun hikmeti nedir? İbadetler, onlardan koptuğumuzda ruhumuzda oluşabilecek gevşemeyi önlüyor. Ruh yoğunlaşması ve manevî gerilim tabii olarak gevşemenin önüne geçiyor.

Özellikle ibadetlerin bir sefere mahsus olmayıp sürekli tekrar eden periyodik mahiyeti, insanın iradesini terbiye etmede eşsiz bir yere sahiptir. Ne olursa olsun, günde beş defa, aksatmadan iradesini kullanarak ibadet eden kişinin bir yerden sonra iradesinin terbiye olmaması ve kişinin bu iradenin öznesi haline gelmemesi imkânsızdır. Bu bağlamda ibadetin kulluğun garantörü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kulluğun diğer yükümlülükleri, ibadetle terbiye edilmiş iradeyle çok daha düzgün şekilde fiiliyata kavuşmuş olacaktır. İnsanın çevresiyle kurduğu ilişki; etrafına, ailesine; hatta hayvanlara karşı sorumlu davranması da bir ibadettir. İnsanın yaptığı bütün iyi işler salih amel kategorisinde değerlendirilebilir.

Son olarak, izninizle ibadetin âdete dönüşmesi vartasına işaret etmek gerekiyor. Bütün ibadetlerin temelde bir iradenin varlığını gerektirdiğini söyledik. İbadetler insanın iradesini güçlendiriyor, doğru. Mütemadiyen devam eden bir davranışla, irade insanın kontrolüne giriyor, fakat bunun da bir tehlikesi var: Bir yerden sonra ibadetlerin âdetleşmesi sorunu… Âdet haline gelmiş davranışlarda şuur ve idrak devre dışı kalır. Bu, iradeyi felç eden bir husustur. Demek oluyor ki ibadetlerin âdetleşmesiyle, ibadetten hâsıl olan fayda tamamen yok oluyor. İbadet bir yandan iradeyi güçlendirirken, diğer yandan âdete dönüşerek iradeyi atıl hale getiriyor. Bunu aşmak için insanın nefis muhasebesini ve samimiyet sınavını sürekli vermesi gerekir. Çünkü müteaddit şekilde vurguladığımız üzere, ibadet hali mütemadiyen iç sorgu ve arayışla beslenesi dinamik bir süreçtir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir