Ortak Hukukî Refleksimiz: İcma-i Ümmet

Sorular ve Düzenleme: Adem Özçelik


Adet olduğu vechiyle icmanın tarifiyle başlayalım. İcma nedir? Ardından icmanın fonksiyonuna geçeceğiz.

Evet, icmanın sözlük anlamı bir şeye karar vermek ve ittifak oluşturmak demek. İlk anlamı “فَأَجْمِعُوا أَمْرَكُمْ” “Hadi ne yapacağınızı kararlaştırın.” (Yunus, 71) ayetinde görüyoruz. “من لم يجمع الصيام قبل الفجر فلا صيام له” “İmsaktan önce karar vermeyenin orucu olmaz.” (Sünen-i Erbaa) hadisi de kelimenin aynı manasına vurgu yapıyor. İkinci ittifak anlamını ise “ أَجْمَعَ الْقَوْمُ” “Topluluk birleşti” misalinde görüyoruz. İcmanın temelde iki manaya gelmesinin şöyle bir tezahürü var: İlk manayı baz alanlar (Mutezile’den Nazzam gibi) icmanın bir kişi tarafından da gerçekleşebileceğini söylerler. İkinci manaya göre, ancak cemaat tarafından gerçekleşmesi mümkün olur. (el-Bahru’l-Muhît, Bedreddin ez-Zerkeşi) Gazzali icmayı iki manada müşterek bir lafız görür ve tek kişinin kararında müfredin, topluluğun kararında cemi siganın kullanıldığını söyler. (el-Müstesfâ min Ilmi’l-Usûl)

Takdir edersiniz ki ıstılahi olarak da birbirine yakın birçok tarifi yapılmış icmanın. “Aynı yüzyılda yaşayan âlimlerin bir hadisenin hükmünde ittifak etmesidir.” (Kavâtıu’l-Edille, Ebu’l Muzaffer es-Sem’ânî) diyenler olduğu gibi, “ümmeti Muhammed’den bir asır müctehidlerinin dini mesele üzerine ittifak sağlamasıdır.” (et-Tahrîr, İbni Humam) şeklinde tarif getirenler de olmuş. Istılahi farklılığın nedeni, aslında icmada aranan şartların tariflere yansımasıdır. Mesela icmanın oluşması için asrın sonlanmasını, öncesinde bir ihtilafın sabit olmamasını veya icma edenlerin tevatür sayısına ulaşması gerektiğini şart koşanlar ilgili kayıtları tarife eklemişler. Bunda anlaşılmayacak bir taraf yok.

Peki, icma dinde nasıl bir fonksiyona sahip? Doğuşundan günümüze teşrîin hangi yönünü ifa etmiştir?

Usuli fıkıh kitaplarımız genelde ümmetin masumiyetini şu ayetlere refere eder:
“وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ” (Bakara, 143)
“ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا” (Âli Imrân, 103)
“ كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ” (Âli Imrân, 110)
“وَمَنْ يُشَاقِقْ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا ” (Nisa, 115)
Cemaat bütünlüğüne çağıran, şaz duruşu zemmeden bu ayetler gibi hadisler de aynı ictimaya, ictimanın safiyetine atıf yapmıştır:
“لَنْ يَزَالَ قَوْمٌ مِنْ أُمَّتِي ظَاهِرِينَ عَلَى النَّاسِ حَتَّى يَأْتِيَهُمْ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ ظَاهِرُونَ” (Buhari, Müslim)
“إن الله لا يجمع أمتي على ضلالة، ويد الله على الجماعة” (Tirmizi, Hâkim)
“فمن خرج عن الجماعة قيد شبر فقد خلع ربقة الإسلام من عنقه إلا أن يرجع” (Ebu Davud, Tirmizi, Ahmed b. Hanbel)

İmamı Gazali’nin de ifade ettiği gibi, aslında bunların doğrudan icmayla alakası yok. Hatta ilk usulü fıkıh kitabı olma özelliği taşıyan İmamı Şafii’nin er-Risale’sinde bu konuyu özel olarak ele aldığı bölümde icmayı delillendirirken herhangi bir Kuran ayeti zikredilmemiştir. Daha çok siyasi bölünmeyi hedef alan, ümmetin güç birliğini bozan marjinalliğe geçit vermeyen ayet ve hadis bunlar. Sorun da burada başlıyor zaten. Şöyle taksim herhalde en doğrusu: İcmayı bir sahabe dönemi kabulü, iki İslami ilimler geleneği içindeki yeri, üç günümüz akademisyen algısındaki konumu şeklinde üç evreye, üç anlam safhasına ayırmak gerek. Böyle bir ayırma gitmezsek, problem yaşarız. Bugün birçok ilahiyatçının icma konusundaki kafa karışıklığı buradan kaynaklanıyor.

Sahabe döneminde icma nasıldı? İcmanın o gün için anlamı, Kuran veya sünnette açıkça referans bulamayacak mevzularda ümmetin lideri veya öncü kadrosunun yine ümmetin maslahatı adına karar verip, insanlar tarafından bunun hüsnü kabulle karşılanmasıdır. İcma tek tek fertlerin iştirakiyle değil, halifenin çevresindeki söz sahibi Müslümanların ittifakıyla sağlanırdı. Hz. Ebubekir zekât vermeyenlerle savaşma kararını şeriatın ruhunu özümsemesi neticesi almış ve ümmet kısa zamanda onun bu görüşünü paylaşmıştır. Yine Hz. Ömer’in teravihi toplu kıldırması, Kuran’ın cem ve istinsahı aynı maslahata dönük ve doğrudan karşılığını Kuran veya sünnette bulamayacağımız icmalardır. İmam Malik’in el-Muvatta’ında cemaatle teravih uygulaması rivayet edildikten sonra İmam Muhammed “insanlar bunda icma ettiler, bunu güzel karşıladılar” der. Bakın, o dönem için icma bu kadar doğal gelişen bir şeydir.

İkinci evrede, İslami ilimlerin usulü ve kavramsal örgüsü içerisinde bu tabiiliğin zorlaştırıldığını, kimi mezheplerce sahabe nesline hasredilerek belki de donuklaştırıldığını görüyoruz. Usul kitaplarında icmanın dört asıldan biri olduğu dışında neredeyse ittifak edilen konunun bulunmaması bir yana, icmanın inikadı için öngörülen şartlar, sahabe döneminde sorunsuz işleyen bu mekanizmayı kitaplarda teberrüken okunan bir fuzleye dönüştürmüş gözüküyor. Hatta Mısır’ın muasır fakihlerinden Abdulvehhap Hallaf usul literatüründe çerçevesi çizildiği şekliyle, sahabe döneminde bile icma tahakkuk etmediğini söyler. İcma diye örnek gösterilen uygulamalar, aslında cihad için çeşitli bölgelere dağılan sahabe kadrosu dışında halifenin çevresindeki şura heyetini oluşturan yakın Müslüman cemaat tarafından alınmış kararlardır. (Usûlü’l-Fıkh, Abdulvehhap Hallaf) Bu, dikkate alınması gereken bir tesbit.

Konunun günümüzdeki fotoğrafı ise, siyasi sulta, Müslümanların vahdeti, ortak akıl, şuranın, ittifakın gücü gibi son derece demokrat ve kültürel söylemler içeriyor. Hatta icmaın oluşum sürecini devlet yöneticilerinin din adamlarının oluşturduğu konsensüsü kullanarak sosyal yapıyı kontrol altında tutma ve yönetime karşı oluşabilecek muhtemel toplumsal tepkiyi bertaraf etmek veya ictihadın çok yaygın olduğu bir ortamda bireysel ictihat girişimleriyle nasların semantik bir tahrife maruz kalmasını önlemek için siyasi irade tarafından oluşturulduğunu söyleyecek kadar hadiseyi sosyo-politik sebeplerle izah edenler bile var. Son dönem icma konferanslarında “biz icmaın klasik anlamdaki yönünü değil, sekâfet icmasını (kültürel icma), avamı havassıyla herkesi kuşatan bir icmayı kastediyoruz” şeklinde dillendirilenler bunun açık göstergesidir.

Oysa klasik ve kültürel icma diye bir ayrım olmaz. İslam zaten temelde tefrikayı zemmeder, her koşulda vahdete çağırır. Kavramları yerlerinden oynatarak içlerini boşaltıyoruz. İcmaı az önceki sebeplerle izah edip onu toplumsal iradenin temsilcisi olarak görmek yerine, usuli fıkhın gelişim sürecinin doğal seyri içerisinde şeri deliller hiyerarşisinin Kitap ve sünnetten sonra üçüncü kaynağı kabul etmek daha doğru olmaz mı? İslami ilimler geleneğinde zorlaştırılarak orijinalliği bozulan icma, günümüz entelektüel zihninde melezleştirilerek aynı elim akıbete duçar edilmiştir.

Müctehidlerin açıkça fikir birliği yaptığı meseleler caydırıcı bir delil olarak icma kapsamına girdiği gibi, bir müctehidin görüş ileri sürüp diğerlerinin muhalefetinin bilinmediği meseleler de güçlü delil sayılarak bu kapsama girer mi?

Usûl-i Pezdevi gibi klasik metinlerde “ruhsat” diye geçen, yaygın kullanımda “sükûtî icma” karşılığını bulan icma türünün ne ifade ettiği tartışılmış. Hanefilerin çoğuna göre ictihadı duyan ve destek veya muhalefet göstermeyen diğer müctehidler eğer yeterli düşünme imkânını bulduysa ve karşı çıkmamaları takiyye amacını taşımıyorsa (bunu Mizan sahibi ekler) bu kat’î bir huccettir. (Keşfü’l-Esrâr, Abdulaziz el-Buharî) İmamül Harameyn, Razî ve Amidî gibi Şafiî âlimler İmam Şafiî’nin son kavlinde icma-ı sükûtiyi huccet kabul etmediğini naklederler. Malikî ve Şafiîlerden çoğu âlimin de kanaati bu tür icmanın huccet olduğu yönündedir. (el-Bahru’l-Muhît, Bedreddin ez-Zerkeşî) Aslında İmam Nevevî Şerhu’l Vasît’de İmam Şafiî’nin icma-i sükûtiyi delil addetmediği yönündeki kanaati şiddetle reddeder ve er-Risale’den örnekle Şafiî’nin aksi yönde düşündüğünü kanıtlar. Diğer bir görüş ise ebu Ali el-Cübbaî’ye, iki görüşünden birinde Ahmed b. Hanbel’e ve bazı Şafiî âlimlere ait olup ancak asır kapandığında icmanın bu kısmının huccet sayılacağıdır.

Herhalde bu konuda bir ayrıma gidilmesi gerektiğini söylemek en doğrusu. Buna göre, suskunluk onay verme işaretleri taşıyorsa, bu durumda huccettir. Aksi yönde işaretler taşıyorsa huccet değeri yoktur. Bunun için yargıdan önce tarafların ve ortamın araştırılması gerekir. Hz. Ömer’e ganimet mallarından kalan kısım hakkında yanındakiler “ihtiyaç anına kadar bekletmelisin”, önerisini sunarken halife, bu sırada bir şey demeyen Hz. Ali’nin suskunluğunu onay saymamış ve açıkça “ey Ebu’l Hasen, sen ne düşünüyorsun?” diye sormuştur. Aynı durum kadının cenini düşürmesi meselesi için geçerli. İbni Abbas’ın mirasta hesaplama usulü avl meselesiyle alakalı neden Halife Ömer’e hayatında değil de, vefatından sonra muhalefetini açıkladığı sorulduğunda “onun sopası beni engelledi” dediği nakledilir. Bunlar sessiz kalmanın her koşulda destek anlamı taşımadığını gösteren açık deliller.

Sahabe döneminden nenenin mirastan altıda bir alacağı, mehri müsemma olmadan nikâhın sahihliği ve cumaya eklenen ezan gibi birçok mevzuda icma bize nakledilmişken, sahabe sonrası dönemde pek örnek göremiyoruz. Bu icmanın sahabe asrına ait olduğunu mu gösterir ya da başka nasıl anlamalıyız?

Bu soruya usul kitaplarının çoğu sahabenin hicaz bölgesinde bulunması dolayısıyla icmaın kolay olduğu, sonraki dönemlerde müctehidlerin uzak bölgelere dağılmasıyla bunun zorlaştığı şeklinde cevap verir. Bu, sahabe sonrası icma azlığını (daha doğru tabirle yokluğunu) sadece coğrafi şartlara bağlamak demek. Hâlbuki meselenin en az bu faktör kadar önemli başka iki nedeni daha var: Birincisi, siyasi iradeyle ilmi dirayetin ayrışması. İkincisi, ictihad müessesesinin akimleştirilmesi. Cuma namazında fazladan ezanın eklenmesi, Mushaf’ın tertibi ve istinsahı, zekat vermeyenlerle savaş, tek kişiyi katleden topluluğa toptan kısas uygulanması…, Bütün bunlar, dikkat edilirse siyasi iradenin ilmi dirayetle etle tırnak misali bütünleşerek aldığı kararlardır. Bu ayrıca icmaın tenfizinde müctehidlerin tek başına yeterli olmadığını gösterir. Daha sonra Emevilerle başlayan ve gitgide derinleşen umera ve ulema ayrımı ilmi kanadı icmada yalnız bırakmış ve haliyle icma yaşayamaz hale gelmiştir. Birinci neden böyle.

İkincisi, ictihadın akamete uğraması dedik. İcmaın bolca ürün verdiği sahabe neslinde bu yapının hayli işlevsel olduğunu görüyoruz. Onlar müellefe-i kulûb, atların zekâtı veya hırsız cezasının kıtlık zamanı askıya alınması meselelerinde olduğu gibi, önce mekâsıd-ı şer’iyyeyi iyi anlamış, ardından dirayetli olup ayetin veya sünnetin hükmünü takyid etmişler, yer yer nasların koşullara bağlı hükmünü yine koşullara bağlı olarak dondurmuşlardır. Daha sonraki dönemlerde bunları göremiyoruz. Aynı o gün olduğu gibi, bugün de nassın zahiri hükmü, yine maslahatına binaen farklı bir pratiğe dönüştürülerek sonunda icma sağlanabilir. Kölelerin azadı gibi pek çok güncelliğini yitirmiş şeri tekliflerin yerine yeni tatbikler geliştirilip, bunlar üzerinde icma oluşabilir. İki neden herhalde kısaca anlaşıldı.

Tabii buradan sonraki dönemlerde veya bugün gerçekleşecek icmaların sahabe icması değerinde olacağı anlaşılmamalı. Geçmişte “merâtibü’l-icma” başlığı altında sahabenin icmaı ilk sıraya konmuş ve ayetle, mütevatir haberle eşdeğer bir kat’ıyyete sahip olduğu, onu inkâr edenin -diğer icmaların aksine- küfre düşeceği kaydedilmiş. (Usûlü’s-Serahsî; Usûlü Fahri’l-İslam el-Bezdevî)

Son olarak, bugün için icmanın tatbiki mümkün mü? Kimilerince fıkıh konseylerinin veya parlamenter sistemin icmayı karşılayabileceği ileri sürülüyor. Siz bu önerileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yüz elli yıldır güçlenerek devam eden dini düşüncenin yenilenmesi çalışmalarına paralel biçimde Muhammed Abduh, Reşid Rıza ve Muhammed İkbal’den itibaren icmaın güncellenmesi yönünde çeşitli öneriler ortaya atıldığını biliyoruz. Kimileri demokratik teamüllere uygun biçimde temsili millet meclislerinin, kimileri hükümetin ülü’l emr kadrosunun, kimileri halk referandumunun veya dediğiniz gibi konsey kararlarının icma yerine ikame edilebileceğini ileri sürüyor. Kendi içlerinde az çok farklılık arzetseler de geneline dönük bir saptama olarak, çağdaş icma tezlerinde ictihad, şura ve örf üçlüsüyle yoğun irtibat kurulduğunu görüyoruz. Oysa taşıdıkları benzerliklere rağmen icma bunlardan kökende farklıdır. Daha da garip olanı, ikinci sorunun cevabında kısmen değindiğimiz üzere, icmaın ümmetin dağılan bütünlüğünü sağlamada, kültürler hatta dinler arası geniş çaplı mutabakatların oluşmasında etkin bir araç olarak algılanması.

Bunun dışında, günümüz icma tezlerini değerlendirmede iki noktanın altı çizilmeli: İcma aslında bir ictihad ya da ictihadlar toplamı değil, bunların sonucudur. İcma Kuran, sünnet ve kıyas gibi hüküm üretmez; diğer üç (hakikatte iki) kaynağın ürettiği hükümlerin toplumsal kabul düzeyini bildirir. Daha açık ifadeyle, işin ehli insanlar bir araya gelip hadi icma oluşturalım, demezler. Onların özgürce, birbirlerinden bağımsız teşrî ve maslahat ufkuyla vardıkları ictihadlar, sonunda ya ferdi ictihad ya ekserin kavli ya da icma olur. Günümüzde burada bir yanlış anlaşılma söz konusu.

İkinci husus, ictihadla ulema ve ümera kanadının fikir ve amel birliğine kavuşması. Sahabedeki icmaî üretkenliği bu iki erkin ahenkli uyumunda aramak gerekir. Burada fıkıh konseylerinin bu şartlara haiz olduğu düşüncesi akla gelebilir. Bu doğrudur, lakin konseylerin geniş tabanlı âlimler birliğini sağlaması ve herhangi bir siyasi erkin baskısı altında olmaması gibi iki şartı ifa etmesi gerekiyor. Son olarak, bugün icmaın oluşabileceği kuşkusuzdur. Sahabe ve günümüz arasında teorik imkân açısından hiçbir farklılık yok. İşin pratik imkân kısmı ise az önce değindiğimiz sisler dağıldıktan sonra daha net konuşulabilecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir