Kayıp ve Kurtuluş Arasında Müslümanın Ölüm Bilinci

 Sorular ve Düzenleme: Adem Özçelik

Üstadım, öncelikle şu noktayı açıklığa kavuşturalım istiyorum. Vahiy bir taraftan “bir insanı yaşatan tüm insanları yaşatmış gibidir” diyor, diğer taraftan “bu dünya bir oyun ve eğlencedir. Esas hayat, ahiret yurdudur” buyuruyor. Buradaki iki ayrı gerçekliğin arası nasıl bütünlüğe kavuşturulmalı sizce?

Sorduğunuz soruda aslında bir çelişki yok. Evet, ilk bakışta bir tenakuz varmış gibi görünüyor, fakat aslında öyle değil. Dikkat ederseniz, vahiy yaşamayı değil, yaşatmayı teşvik etmiştir. Yaşatma arzusu başkaları için yaşama duygusunu her fırsatta teşvik eder. Üstelik yukarıdaki söz aslında bir ayet mefhumudur. Ve bağlamıyla birlikte düşünüldüğünde aslında bir insanı yaşatmaktan kasıt, öldürmemektir. Üstelik bu ayeti kerime “işte bundan dolayı” diye başlar. Yani sırf ayeti okuyan bile geriyle alakası olduğunu, bir önceki ayette anlatılan şeyin bir neticesi anlamına geldiğini hemen fark eder.

Önceki ayette Hz. Âdem’in iki oğlu Habil ile Kabil’in kıssası konu edilir ve ardından “işte bundan dolayı” denir. Konuyla ilgili hadisi şerifin de tefsiriyle, Kabil ilk defa insan öldürerek büyük bir günahın yolunu açtığı için dünya var oldukça işlenen bütün cinayetlerden elde edilecek günahın bir hissesine sahip olacaktır. Ayetin meali şöyledir: “Bundan dolayı Biz İsrailoğullarına şöyle vahyetmiştik: Kim cinayet suçu işlememiş veya yeryüzünde fesat çıkarmamış bir kişiyi öldürürse, bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. Dahası kim de bir hayat kurtarırsa, bütün insanlığı kurtarmış gibi olur.” (Maide, 32)

Meseleye bu muvaceheden baktığınızda, aslında yaşatmaktan kasıt Habil’in yaşamasıdır, yani öldürmemektir. Tabii bu bağlam yukarıda zikrettiğimiz bir insanı yaşatmaya, hatta manevi anlamda onu irşat etmeye, onun doğru yola ermesi için mücadele etmemiz gerektiği şeklinde anlamamıza engel değil. Evet, esas olan sorunun ikinci kısmında zikrettiğiniz şey: Bu hayatın fani olduğu, dünyanın bir imtihan diyarı olduğu gerçeği… İslam Peygamberi dünya ile ilişkisini bir ağacın altında gölgelenip sonra yoluna devam eden insanın durumuyla izah etmiştir.

Dünya fanidir, ahiretin tarlasıdır. İnsan için asıl hayat, ahiret yurdundadır. Dünya gerçek hayatımızı kazanmak için bize sunulmuş bir fırsattır. Sınırsız arzularımız, sonsuz duygularımız bizim aslında bura için yaratılmadığımızı, burada geçici olarak bulunduğumuzu göstermesi için fazlasıyla yeterlidir. İnsanın arzuları ve duygu dünyasının sonsuzluğu karşısında hem içinde yaşadığı evren hem de içinde hayat bulduğu beden, okyanusta damla misalidir.

Bu açıdan beden insanın zindanıdır. İnsan ancak kalp ve ruhun hayat derecesine yükseldiğinde hilkatinin gayesini yerine getirmiş olur. Mevlana’nın tabiriyle, “hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumundan şüphe edip duruyorsun?” Bunun için insanın hayatı dünyadan ibaret sayılamaz.

Yakın bir konuya geçerek, şahsen çözümleyemediğim bir problemi gündeme getireyim. Başta Peygamberimiz olmak üzere, bu ümmetin numune isimleri dünyalığa, dünyada kalıcılık yolunda atılan çabaya karşı ciddi olarak mesafeli durmuşlar. Bu durumda İslam medeniyeti, toplumsal kalkınma; gerek endüstriyel gerek tarımsal ilerleme nasıl mümkün olacak? Çağdaş dünya sahnesinde temelde böylesi bir mantıkla yer almak mümkün mü?

Öncelikle İslam denge dinidir. Dünya-ahiret muvazenesini ayarlamada İslam’dan daha muhteşem bir inanç ya da felsefi sistem gösterilemez. Peygamberimizin dünyada kalıcı çabaya karşı mesafeli durması, insanın kişisel hayatında dünya ve dünyalığı merkeze alarak dünya eksenli yaşamasına engel olmak içindir. Kendisi de son derece mesafeli yaşamış, etrafındaki sahabeleri de hep dünyaya karşı mesafeli olma konusunda uyarmıştır. Yine de bunlar Hz. Peygamberin başında bulunduğu toplumu medenileştirmede çağın en zirve noktasına taşımasına engel olmadığı gibi, bizzat dünya ile olan ilişkileri sayesinde bunu elde etmiştir. Bu noktada sanki “siz dünyadan kaçtıkça dünya size koşacaktır” buyurmaktadır. “Siz kişisel hayatınızda dünyadan, dünyalıktan uzak durdukça dünyanın zimamını elinizde tutacaksınız. Güç sizde temerküz edecek. Allah dünyanın kontrolünü size bahşedecek.” Yani kişisel hayatınızdan lüks ve israfı, her türlü dünyevi lezzeti çıkardığınızda, toplum ve millet olarak en üst medeniyetleri kuracak, en büyük ordulara sahip olacaksınız.

Biraz daha derine indiğimizde, sorunuzun ölüm ve hayat arasında köklü bir zıtlık mantığı üzerinden kurgulandığı görülüyor. Ölüm esasında varlığın bir başka boyutuna, metafizik sahasına geçiştir. Bir hal değişimidir. Dolayısıyla ölümün varlığı hayatınkinden farksızdır. Hatta varlık noktasında ölüm hayattan daha gerçektir. Güneş doğunca lambayı kapatırız. Çünkü aydınlığın gerçek hali tecelli etmiş olur. Ölüm hayattan daha önce gelir, çünkü insan hayatı ölümle başlar. O yüzden bir ölüm haberi alır almaz “biz Allah’a aitiz ve O’na dönücüleriz” (Bakara, 156) deriz.

Enteresandır, genelde Kur’an ölümü hep dönmek, geri gelmek, döndürülmek gibi ifadelerle anlatır. Çünkü varlığımız ölümle başlar, hayatla devam eder. Sonra tekrar ölüme döner ve en sonunda bir daha ölmemek üzere hayata; ebedi hayata dönüşür. Ayette şöyle buyurulur: “Nasıl oluyor da Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara, 28)

Ölüm istisna, arızî ve olağanüstü gibi gelir insana. Oysa hayat arızidir. Milyonlarca yıldan beri dünya vardı. Biz yoktuk. Birkaç yıldır varız ve birkaç yıl sonra yeniden yok olacağız ve dünya var olmaya devam edecek. Bu dünyadaki varlığımızı yokluğumuza kıyas etseniz, deryada katre etmez. Demek ki bizim yokluğumuz değil, varlığımız anormal olarak görülmeli. Bu yüzden hayat fırsattır. İnsana bahşedilmiş en büyük nimettir. “Size orada (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi?” (Fâtır, 37)

Ölümün hayatla olan ontolojik münasebeti, üzerinde daha fazla durulmayı hakediyor. Şair Tagore ölümden hayata geçişi şu sözlerle anlatır: “Annesini emen çocuk huysuzlanmaya ve bağırmaya başlayınca, anne onu teselli etmek için sağ göğsünden sol göğsüne yerleştirir.” Anlıyoruz ki hayat ve ölüm varlık (vucud)un iki memesidir. Ayın her zaman bize bakmayan, görmediğimiz karanlık bir tarafı vardır. İşte bize görünmeyen karanlık arka yüzü, ayı tamamlayan varlık alanını oluşturuyor. Ayın ışıksız kısmını göremememiz, karanlık tarafın yok olmasını ispat etmez.

Aynı şekilde içinde yaşadığımız hayatın bize görünmeyen bir metafizik tarafı var. Ölüm işte bu geçişin ve inkılabın adıdır. Ölüm insanın ebedi hayatını değil, bedene ve bu evrene bağlı hayatını yok eder. Dolayısıyla ölüm insana asıl yaratılış gayesi olan ve ona uygun fıtrat ve formatta yaratılan ebedi hayatın kapısını açmış olur.

Peygamberimiz bir hadisinde ahir zamanda Müslümanlar arasında dünya sevgisi ve ölümü kötü görme hissinin (vehn) baş göstereceğini söylüyor. Bu açıdan siz 21. yüzyılda İslam dünyasının dünya sevgisine ve ölümü çirkin bulmaya karşı tavrını nasıl görüyorsunuz?

Ölüm korkusu, dünya sevgisinin bir neticesidir aslında. Dünyayı sevdiğiniz için ölümden korkarsınız. Sizi dünyaya bağlayan şey ne kadar fazlaysa, ölüm o kadar soğuk ve sevimsiz gelir size. Bir adam Peygamberimize gelerek “ya Rasûlellah! Neden ölümü sevmiyorum?” diye soruyor. Peygamber “malın var mı?” diye mukabelede bulunuyor; “onu önden gönder (infak et). İnsanın kalbi malıyla birliktedir. Onu önden gönderirsen, ona kavuşmak istersin. Eğer infak etmezsen, hep malının yanında kalmak istersin.” (Taberani, Mucemü’l-kebir; Zebidi, İthaf) Zaten mala “mal” denmesinin hikmeti bu değil mi? “Meyl” anlam kökünden gelen “mal” kelimesi, insanın gönülden meyline konu olduğu için bu ismi almıştır.

Sorunun ölümü çirkin bulma kısmına gelirsek, nedir bu kadar kerih kılan husus ölümü? Yok olma korkusudur. Bitkilere vurulan hormon aşısı bitkide ölüm korkusu meydana getirdiğinden dolayı bu yok olma güdüsüyle hızlıca yetişir ve ürün verir. İnsan da böyledir. Bu bağlamda Miguel Unamuno der ki: “Ve itiraf etmeliyim ki çocukluğumun saf inançlı günlerinde, cehennem işkencelerinin betimlemeleri ne denli korkunç olursa olsun, beni yok olma korkusu kadar titretmemiştir.”

Bununla birlikte insanın ölüme karşı gösterdiği reaksiyon sadece bir yaşama arzusundan kaynaklanmaz. Bu tepki ölümü anlamlandıramamaktan da kaynaklanır. Ölüm ve ölümden sonraki belirsizlik ve bilinmezlik insanı böyle davranmaya sevk eder. Ölümü bir yok oluş olarak gören insan ölümü hissettikçe hırçınlaşır, cinnet geçirir. Daha fazla hayata tutunmaya çalışır. Ölümü çağrıştıran şeyleri tamamıyla hayatından çıkarır. Bu agresifliği bütün hayatına egemen kılarak tüm yaşamını mahveder. İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Hâlbuki ölüm bir yok oluş değil, yeniden doğuştur. Ölümü bir yok oluş olarak görenler, yaşıyor görünseler de bu hayatın içinde ölüdürler.

Hangi inanışa bağlı olursa olsun, eski toplumlar bugünkü kadar ölüme karşı alakasız değildi. Mısır piramitlerinin bir mezar olması çok anlamlıdır, çünkü onların hayat için ayrılan zamanları çok kısa, ölümden sonraki zamanları ise çok uzundu. Bu yüzden hayattaki evlerini sığınak, mezarlıkları ise ebedi ikametgâh olarak isimlendiriyorlardı. Evlerinin son derece gösterişsiz olmasına karşın kabirleri çok ihtişamlı yapıyorlardı. Yine eski Mısır’da yemek sofrasına su dolu bir kabın içerisinde ölümü temsil eden ağaçtan yapılma bir figür koyarlardı. Ta ki hayatın en fazla tadını çıkaracakları bir an olan yemekte ölümü hissetmiş olsunlar.

Modern insana geldiğimizde, ölümü hayatın içinden çıkardı. Onu bir uzmanlık alanı olarak görüp bir yere koyarak pasifleştirdi. Ölüm tıbbın, sosyolojinin ve psikolojinin ilgilendiği bir bilim hadisesi halini aldı. Mesela Tantoloji tıbbın içinde ölümü inceleyen özel bir bilim dalıdır. Yine ölüm sonrasını bilimsel olarak inceleyen Eskatoloji, teoloji ve felsefenin bir bölümüdür. Muhakkak her bilim dalı bir şekilde ölümü anlamlandırma çabası içerisinde olmuş, fakat ne sosyolojinin ne psikolojinin ortaya koyduğu etnometodolojik tahliller din kadar ölümü anlamlandırmada başarılı olamamışlardır.

Gündelik hayat pratikleri üzerinden cevaplayacak olursanız, modern ölüm kabulü geleneksel algıyla nasıl bir kopuş yaşadı? Farklı toplum ve kültürlerin ölümü anlamlandırma noktasındaki rolüne de değinebilirsiniz bu açıdan.  

Peygamberimizden rivayet edilen şu söz, cevabın hareket noktası sadedinde manidardır: “Dünyada müminin misali, anne karnındaki cenin gibidir. Annesinin karnından çıkınca, çıktığı için ağlar. Işığı görünce ve annesinden süt emince, anne karnına geri dönmek istemez. İşte mümin de bunun gibi ölümü istemez. Rabbine kavuştuğunda ise annenin karnına dönmek istemediği gibi dünyaya dönmek istemez.” (İbn Ebi’d-Dünya)

Aslında gündelik hayatın içinde ölümün nerede durduğu çok önemlidir ve sosyal yapıyı şekillendirmede ölümün doldurulamaz bir yeri mevcut. Her kültürün kendine ait bir yaşam tarzı ve gündelik hayatta etki eden, sosyal yapının iç ve dış sınırlarını çizen bir hayat anlayışı bulunuyor. Bu yönüyle yeryüzünde canlıların yaşadığı yer kürenin her karesinde oluşmuş bütün toplumların hayat tarzlarını belirleyen en etkileyici, en dinamik unsur ve en evrensel görüngü, ölüm gerçeğidir.

Bu açıdan bakacak olursak, ölüm bütün toplumları ve kültürleri hem kendi içinde hem diğerleriyle birleştiren en toplumsal eşitleyicidir. Bir toplumun ölüme bakışı ve onu anlamlandırma biçimi, ekonomiden kültürel yaşama kadar hayatın bütün alanlarında kendini gösterir. Ölüm hayatın şirazesidir. Bugün dünyanın bu kadar bozulması ve insanın canavarlaşmasının ardında, modern yaşam tarzı yatıyor. Modern yaşam hep varolacak ve hiç bitmeyecekmiş gibi bir intiba veriyor. Şöyle bir göz gezdirdiğinizde, ölümü çağrıştıran ve onu hatırlatan hiçbir şeye rastlayamazsınız. Aksine her şey sürekli hayatı gözünün içine sokuyor insanın.

Dinin önemli fonksiyonu burada yatmaktadır. İnsanın dine olan ihtiyacı, hatta belki dinlerin varlık sebebi, işte insanın ölümle kurduğu bu anlam ilişkisidir. Bütün dinler ölümü kavramaya, yorumlamaya ve en önemlisi anlamlandırmaya çalışırlar. Bundan dolayı ölüm, karşısındaki çaresiz insana yeniden var olma imkânı sunar. Tam bu sebeple din hayattır. Dinden uzaklaşan bir toplum ölümden, yani hayatın anlamından uzaklaşır. Diğer açıdan, modern insanın en büyük sorunu, ölüme hazırlık yapmaktan çok, önce ölümü ötekileştirip sonra onunla mücadele etmektir. Dünya görüşü, yaşam tarzı, inancı ne olursa olsun, hemen herkesin her fırsatta dillendirdiği, sağlığın her şeyin başı olduğu şeklindeki düşünce bundandır.

İşin özünde ölüm gerçek hayatın ötekisi değil, modern hayatın ötekisidir. Modern hayat, ölümü ötekileştirerek hayatı öldürdüğünün farkında değil. Ölümü görmezlikten gelerek hayatı yaşanmaz kılıyor. Modern insanın ölümü bir türlü içine sindirememesi de bundandır. Ölüme karşı öyle bir tavır sergiliyor ki sanki aslında insan ölmez, daima başka faktörler ölümü getirir. Bu, doğal afetlerin sebep olduğu ölümlerde bile böyledir. Deprem öldürmez, müteahhit öldürür; yangın öldürmez, ihmal öldürür vs… Genelde bu sözlerin sarf edildiği bağlama ve söyleniş şekillerine dikkat ettiğinizde, aslında ölüme sebep olan ihmal değil de genel olarak ölüme karşı takınılmış bir tavır görülecektir.

Buna karşın, ilk toplumlarda ölüm çok daha dinamik bir duyguydu. Yaşam şekli ve seviyesi ne olursa olsun, insan her an ölebilirdi. Bu duygunun hayatta çok etkili ve belirleyici olduğunu görüyoruz. Özellikle geçmiş dönemlerde kişinin yatağında, herkesin gözü önünde sekerâtü’l-mevt denilen o son sahnenin kalabalık topluluk tarafından ibretle müşahede edilerek gerçekleşmesinin yerini, yoğun bakım üniteleri veya ameliyat masasında yalnız başına ölümlerin alması, hayatın üzerinde ölümün etkisinin yok edilmeye çalışılması açısından oldukça ibretlik bir değişimdir.

Hâlbuki herkesin gözü önünde insanın son nefesini vermesi, hem ölen kişi için son derece ihtişamlı ve onurlu bir sondur hem de kendisiyle bir ömür geçirmiş aile efradı, akrabaları, komşusu ve mesai arkadaşları için bir ibret tablosudur. Böylelikle ölen kişi ölümün öznesi olmuş olur. Diğer türlü hastane araç gereçlerinin ve ölüm makinalarının aciz bir nesnesine dönüşür. Söz konusu sekerâtü’l-mevt anında çocukların bulunması ayrıca çok anlamlıdır.  Hayatı hayat eden en önemli hadiseyle yüzleşiyor çocuk ve yaşamı ona göre şekillendiriyor. Bugün neredeyse hiçbir cinsel içerikli bilgi ve objeden sakındırılmayan çocuklar, ölümden, hatta ölümü çağrıştıran her şeyden bilinçli bir şekilde uzak tutuluyorlar.

Köklü değişimin yaşandığı bir başka nokta, mezarlıklardır. Eski toplumlarda mezarlıklar tam şehrin merkezinde olur, neredeyse her sokak mezarlığa çıkardı. Şehirde yaşayan her insan bir şekilde mezarlığa uğramak veya yanından geçmek, bir yer tarif ederken mezarlığı baz alarak adres göstermek durumunda kalırdı. Bunun gündelik yaşantıda ciddi etkisi olduğu inkâr edilemez. Modern şehirler maalesef bundan da mahrum. Hayatın üzerinde ölümün etkisi olmadığından hayat haliyle müstakîm değil.

“Ölüm ötesi bir başka mekân değil, başka bir görüştür” der Kant. Gerçekten de insanın idrak seviyesi zaman, mekân ve illiyet kanunları çerçevesinde hareket eder. Zaman, mekân ve illiyet kanunun ötesinde bir cevabı insan müdrikesi kabul edemez. Anlamakta zorlandığımız asıl şey şudur: Varlık, içinde yaşadığımız evrenden ibaret değil. Varlığın bize görünmeyen bir tarafı ve oranın içinde yaşadığımız âlemin ötesinde, yani buradan çok farklı bir kanunu var.

Söz felsefi bir boyut kazanmışken, sanıyorum varlık ve yokluk ilişkisi üzerinden de ele alabiliriz ölümü. Ölüm ve hayat diyalektiği nasıl bir mantık örgüsü üzerine oturuyor sizce? Birbirlerini tamamlayan nasıl ters bir gerilim söz konusu aralarında?               

En temelde şunu bilmek lazım: Yokluk varlığı var kılan şeydir. Biz, yok gördüğümüz şey sayesinde var olana var deriz. Şu içinde bulunduğumuz odayı oda yapan en temel şey nedir, dediğimizde, cevap “dört köşedeki kolondur,” olacaktır. Oysa odanın her tarafı kolon olsa, biz buraya oda, o köşedeki şeylere de kolon diyemeyecektik. Demek ki kolonu kolon yapan, odanın ortasındaki boşluktur. Ölüm ve hayat diyalektiği de böyledir. Hayatı hayat kılan ölümdür, çünkü ölüm hayatın dış sınırını çizer ve bu sayede hayat hayat olur. Aksi takdirde ölüm olmazsa, geriye saf bir hayat kalır ki bu, hayat olmaktan çıkar. Hayatın kendini vaz etmesi için ölümü, ölümün de kendini vaz etmesi için hayatı nefyetmesi lazım.

Bu durumu, birbirlerini yok etmeye azmetmiş iki insan gibi düşünelim. İkisi de diğerini yok etmeye kararlı. Hayat “benim var olabilmem için nihayet bulmam lazım” diyor. Ölüm hayat için bir tehdit değil, aksine onun varlığını onaylıyor. “Ölüm olursa ben de olurum” diyor. Hayatın kendisini var etmesi için ölüm bir kriz değil, tersine kendisini ancak ölümle vaz edebiliyor. Aynı şeyi ölüm için düşünelim: Şayet ölüm ölürse, saf hayata dönüşür. O zaman artık ölüm kendini vaz ve var etmiş olamaz. Yine ölüm ölürse, kendisi olmamış olur. Geriye saf bir hayat kalır ki bu durumda, hayat da bildiğimiz anlamda hayat olmaktan çıkar. Vucudî ve ademî mefhumların tabiatında bu vardır.

Sonuç olarak, hayat ölmekten korkmaz, çünkü öldüğü zaman var olabiliyor, ama ölüm öldüğünde ikisi de yok olacağından dolayı birinin korkaklık yapması gerekecek. Ölüm korkaklık yapıyor ve istisnai olanın tarafında durmaya karar veriyor. Ölüm istisnai, arizi ve tali bir şeydir, fakat kendisini böyle bir durumda daha gerçek var eder. Dış sınırı çizerek mahiyeti oluşturur. Her şeyin ana karakterini o vermiş olur. İnsanın ölümü istisna gibi dursa da aslında hayatı o var eder. Ayrıca ölüm hayattan daha fazla var olur. Ölüm hayata adeta “sen öne geç. Sen var ol. Ben sana tabi olayım. Sen asıl ol” diyor, “çünkü sen yok olduğunda, ben yok olmuş olmam, ama ben yok olursam ikimiz de yok oluruz.”

Bunun gibi efendi-köle, baba-oğul gibi her türlü dikotomide bu ilişkiyi görebiliriz. Köle olmadan efendi olamıyor, ama efendi olmayınca köle olabilir. Her zaman köle negatif taraftadır. Gerçekte ise efendiyi o efendi yapar. Ruh bedeni hareket ettirir. Ruh hayat kaynağıdır. Ruhun dışında hiçbir nesne diğerini kendiliğinden hareket ettirmez. Bütün bir sistemi çalıştıran hareketin kaynağı olan şey ruhtur. Eşyaya, yani camit olana ancak ilahi ve lahuti olan hareket verebilir. Ruhun muharrike olması ruhun Allah’tan olmasını gerektirir. Denize nisbeten damla gibidir o. Her damla içinde okyanusu, her okyanus içinde damlaları barındırır. İnsandaki ruh, insanın Rabbine açılan kapısıdır. Bundan dolayı şahdamarından daha yakındır.

Tüm bunlardan anlıyoruz ki ölüm insanın ebedi hayatını değil, bedene ve bu evrene bağlı hayatını yok eder. Dolayısıyla ölüm insana asıl yaratılış gayesi olan ve ona uygun fıtrat ve formatta yaratılan ebedi hayatın kapısını açmış olur. Goethe der ki: “Varlığın temelini aydınlatan ebediyet nurunu bir kıvılcım gibi içimizde taşımaktayız. Pek zayıf hislerimizle bu nuru uzaklardan ancak sezinleyebiliriz.”

Dünyaya gelirken bir belirsizlik vardı. Doğarken çığlık atıp ağlamamız bundandır. Giderken de korkmamız ve ağlamamız bundandır. Hâlbuki ruh beden sınırlarından ayrılarak özgürleşir. Ruh beden hapishanesinden kurtulur, çünkü beden de, bedensel lezzet ve elem de sınırlıdır, fakat ruhun lezzeti, acısı sınırsız ve sonsuzdur. Bedenimizin sınırlı olmasına rağmen arzularımızın sınırsız olması bundandır. Sonuçta arzu bir ruh güdüsüdür. Platon’a göre de durum böyledir.

Hiçbir bedensel haz, insanın ruhunu tatmin etmez. Haddi zatında bedensel haz insanı tatmin etmez. Sürekli haz veren şeyleri değiştirmesi, ondan ona intikal ederek hep yenisini ve daha iyisini araması bu bunalımın eseridir. Bu durum, bir odaya hapsolmuş birinin sürekli odanın içinde gezinmesi gibidir. Farklı yerde de dursa aynı odanın içindedir, fakat o intikal durumu bir anlık da olsa hapis durumunu unutmasını sağlar. İşte insanın tatminsizliğinin ve mutsuzluğunun kaynağı budur. İnsan ruhuna yönelip onu güçlendirdiğinde özgürleşecektir, çünkü insan bedeni insanın kemâlâta ulaşmasına engeldir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir