İbadetlerin Kemâl Noktası: Hac

Semavî dinler dışında hac uygulamaları

Haccın mahiyet ve şeklini diğer inançlardan İslam’a doğru sırayla ele alalım istiyorum. Böylelikle Müslümanın haccının temayüz ettiği noktaları mukayese imkânına kavuşuruz. Tabii hac dediğimizde kilit kelimeler, kutsal mekâna teveccüh ve buradaki belli ritüellerdir. Malum, Arapçada hac yönelmek, gitmek ve dönmek gibi anlamlara gelir. Bu anlamlarda özne durumundaki kutsal mekân olgusu sadece dinlerde görülen bir şey değil. Antropolojik kazılar kutsal mekânların aynı zamanda hac mekânları olduğunu tespit ediyor. Bahsettiğiniz semavî dinler dışında Uzak Doğu’dan Batı’ya kadar haccedilen hemen her kutsal mekânda ortak iki şey gözlemlenir; kutsal su ve bir mekân etrafında dönmek. Bu ikisi dünyanın bütün din, kültür ve geleneklerinde gözlemlenen hususlar.

Hinduizm’de Ganj Nehri’nde yıkanmak, Baranes Tapınağı’nın etrafında dönmek bunun en tipik örneğini teşkil eder. Aynı şekilde Buda’nın öldükten sonra yakılan cesedinin külleri başta olmak üzere ondan kalan eşyaların saklandığı Stupalar hac mekânları olmuştur. Keza gerek Buda’nın aydınlanma yaşadığı yer, gerek hayattayken ziyaret ettiği bütün yerler hala hac mekânı olarak kullanılır. Yine örneğin Japonlara göre dağlar Tanrıların yurdudur. Japonlar hem Buda’dan hem Şinto’dan kalan mekânları ziyarete Juneri derler. Eski Mısır’a gittiğimizde yine birçok hac mekânı ile karşılaşırız.

Yahudilik ve Hıristiyanlıkta haccın ifası

Tevrat erkeklere yılda üç defa Kudüs’te, Yehova’nın huzurunda bulunmayı mecbur kılar. Zaten haccın anlam yelpazesi içinde zorunlu olarak bayram manası da mündemiç. Bayramlar kutsal mekânların ziyaret dönemleriyle aynı zamana tekabül eder. Derli toplu söyleyecek olursak, Yahudilikte üç grup hac mekânından bahsedilebilir. Birincisi, Tevrat’ta zikredilen ve yılda üç defa ziyareti emredilen Kudüs’teki yerler. İkincisi, Kudüs yakınında arz-ı mev’ud sınırları içerisinde Yahudi haham ve bilginlerin hatıralarını ve mezarlarını barındıran mekânlar. Üçüncüsü, Filistin dışında olup da Yahudi tarihi boyunca İsrailoğullarına çeşitli hizmetleri dokunmuş kişilerin mezarları. Aynı şekilde hac uygulamalarının olmazsa olmaz bir parçası olan kurban ve çeşitli hediyeler Yahudilikte de vardır.

Hıristiyanlığa geldiğimizde, Yeni Ahit’te açık bir hac emri göremeyiz. Buna rağmen ilk Hristiyanlar Kudüs’teki Eski Ahit’in emrettiği hac yerlerini ziyaret ediyorlardı. Hz. İsa’nın, annesiyle bir defa hac yaptığı söylenir. (Yuhanna’da her yıl düzenli hac yaptığı kayıtlıdır.) Hadrianus miladi 130’da Hz. İsa’nın doğduğuna inanılan mağaranın yanına küçük bir kilise yaptırdı. Daha sonraları bu kiliseye ek olarak çarmıha gerildiğine inanılan Golgota bu ziyaretlere eklendi. Yine de Hıristiyanlıktaki haccın gelenekselleşmesinde dini gereklilikten ziyade Kostantinos’un o bölgeye yaptırdığı eserlerin ziyaretine teşvik daha etkili olmuştur. Dolayısıyla Hıristiyanlıktaki hac kolektif bir vazife icrasından ziyade kültürel bir seyahate benzer. Özellikle bizdeki gibi farzı, vacibi, müstahabı olan bir uygulamayla alakası yoktur. Yine de belli bir zamanı olmamasına rağmen, hususen Ortodoks Hıristiyanların bu ziyaretlere daha fazla önem verdiği biliniyor.

Peki, hac uygulaması buralardan Avrupa’ya, hatta Anadolu’ya nasıl intikal ediyor? Şunu biliyoruz: Filistin bölgesi fethedilince bu defa Avrupa’da hac yerleri ortaya çıkmaya başlıyor. Roma’da iki büyük havari Petrus ve Pavlus’un mezarı ve imparatorluğun Hıristiyanlığa baskısı sonucu şehit edilen azizlerin mezarları hac yerleri olarak kabul edildi. Roma’yı bir Hıristiyan başkenti yapan da budur. Buna ilaveten Pavlus ve Barnabas gibi önemli şahısların Anadolu’da misyonerlik yaptıkları kabul edilen Antakya ve Efes gibi yerler bugün hac mekânları olarak kabul edilir.

Cahiliye Araplarının hac inancı

Buraya kadarki dünya tarihi sürecinden sonra İslamî döneme yaklaştığımızda ne görüyoruz? Enteresandır, Cahiliyeden İslam’a geçişte en az değişiklik geçirmiş ibadet hacdır. “İbrahim, İsmail ile birlikte (mukaddes) evin temellerini yükseltirken…” (Bakara, 127) ayetindeki “temelleri/ sütunları yükseltmek” ayrıntısı aslında Kâbe’yi ilk yapanın Hz. İbrahim olmadığı, oranın Hz. Âdem tarafından yapıldığına işaret olarak görülmüştür.

Bununla birlikte İslamî dönemle mukayese açısından iki önemli değişikliğe işaret edebiliriz. Cahilî dönemdeki farklı uygulamalardan biri, haccın zamanını ilkbahar dönemine denk getirmek için başvurulan nesi’ âdetiydi. Araplar üç yılda bir haccı ileriki bir tarihe erteleyerek zamanını değiştiriyorlardı. Ancak yirmi dört yılda bir asıl zamanı olan zilhicce ayına denk getirilirdi.

Diğer farklılık, Kureyş ve müttefiklerinin kendilerini diğer kabilelerden bazı ritüellerde imtiyazlı görmesiydi. Humus adını alan bu kesim, Arafat’a hiç uğramadan Haremde, Nemire’de vakfe yaparlardı. Kuran bu pratiği kaldırmıştır. Yine Humuslular elbiseleriyle, onlar dışındaki Hilleliler ise, humuslulardan birinden elbise emanet alabilmişse onunla, alamamışsa çıplak tavaf ederlerdi. Hilleye mensup bir kadın dahi ancak avret yerlerini kapayarak hac yapabilirdi.

Müslümanın haccını diğer milletlerden ayıran hususlar

Evet, İslamî döneme geldiğimizde farklı bir hac ibadetiyle karşılaşıyoruz. Dünya üzerindeki hemen bütün din, kültür ve medeniyetlerde hac ibadetine tekabül edecek dini seyahatler olmasına rağmen İslam’ın hac ibadeti kadar maksadı hâsıl etmeye uygun olanı yoktur diyebiliriz. Diğer din ve kültürlerdeki seyahatlerde hukukî bir bağlayıcılık yok. Bizdeki kadar organize ve mahut zaman içerisinde, herkesin bir askerî disiplinle icra ettiği bir hac organizasyonu göremiyoruz. Diğer din ve inanç gruplarındaki hac kişiye bağlı ve belli bir zaman dilimine münhasır olmadığından, mensupları bir araya gelip bir toplum olma provası gerçekleştiremiyor. Evet, bu tarz seyahatlerin kişiye bir faydası olduğu muhakkak, fakat fertleri cemaate dönüştürmek gibi bir misyon icra edemiyorlar.

Özellikle İslam’daki haccın belli zaman ve mekân içerisinde gerçekleşiyor olması, bu iki büyük hakikatin kavranmasına da vesile olacaktır. Zaman ve mekânın kesiştiği prizmada Allah’ın bu iki büyük mahlûkunu ve bunlar üzerinden yaratıcısını tefekkür etme bilinci meydana getirir. Tefekkür bilinci dedim, çünkü buradan hâsıl olacak şey bir süreliğine gerçekleşecek tefekkür değil, insanda daimî bir tefekkür halini hâsıl etmelidir. İslam son, dolayısıyla mükemmel din olması hasebiyle kendinden önceki dinlerin hacca muadil uygulamalarına ahlak, adalet ve benzeri konularda olduğu gibi en mükemmel ve en son halini vermiştir.

Haccın namaz, oruç ve zekâtla ilişkisi

Şöyle bir açılım getirebiliriz: İslam’ın beş şartının sayıldığı hadis-i şeriflerde hac hep sonda zikredilir. Bu, haccın diğerlerinden daha önemsiz olduğundan değil, İslam’ın diğer şartlarını kemâle erdirdiğindendir. Bi’setin yirmi ikinci yılında farz olması bunu teyid ediyor. Aslında İslam’ın dört şartı (kelime-i şehadet fiilî bir şart olmadığı için onu dışarıda tutarak,) aynı hakikatin bir başka tarafını teşkil eder. Her biri küp halindeki Kâbe’nin bir duvarıdır adeta. Namaz bizi kontrol eder, oruç terbiye eder, zekât tezkiye eder, hac disipline eder. Bu dört şartın her biri diğerlerini mündemiçtir.

En başta haccın belli malî duruma sahip kişilere farz oluşu ve hac için bir miktar paranın sarf edilmesi zekâtın ifasıdır. Arafat’ta vakfe, sa’y, tavaf namazın değişik formlarıdır. İhramlı olmak oruçlu olmaktır. Hatta ihram oruçtan daha kapsamlıdır. Nihayetinde hac İslam’ın nihaî emri olan Allah’tan başka hiçbir şeye kul olmamanın fiilî olarak icrasıdır. Bu yönüyle hac kelime-i tevhidin ilk kısmı olan “lâ ilâhe” tarafını; namaz, oruç, zekât ise “illallah” yanını oluşturur. Fertlerin hiçbirinin diğerine bir faikıyeti olmayacak şekilde, tek yekûn içinde icra edilişi zekâtla hâsıl olacak sosyal adaleti yerine getirir. Zekât toplum içindeki ekonomik dengesizliği gidererek toplumu eşit seviyede tutmayı amaçlıyorsa, hac tarağın dişleri gibi bütün insanları, üzerlerindeki elbiseye kadar aynılaştırarak eşitliği temsil eder.

Keza oruçla insanın nefsini terbiye etmesi, yani bireysel ıslah amaçlanıyorsa, hac ile bir insan bedensel meşakkate tahammül göstererek vücudunda hâsıl olacak yorgunlukla oruçlu bir insanın yaşayacağı cismanî terbiyenin birkaç katını elde etmiş olur. Namaz insanın Allah’ın huzurunda olma hali ve vicdanıyla baş başa kalarak bütün benliğiyle Allah’a yönelmesini ifade ediyorsa, hacı ihramda olduğu müddet içerisinde sürekli dua ve niyazla namazdan hâsıl olan bu durumu hac boyunca ruhunun hücrelerine kadar hisseder. Muhrim kimse ihramda olduğu müddet içerisinde namazın erkânını eda etme havası içinde olur. Namaz aslında haccın menâsikinin minimalize edilmiş halidir. Demek oluyor ki hac İslam’ın bütün ibadetlerini camidir. Bütün ibadetlerden hâsıl olacak maddî-manevî faydayı içinde barındırır.

Şiarların simgesel anlamı: İhram, Arafat’ta vakfe, tavaf, sa’y ve şeytan taşlama

Dilerseniz, haccın temel ibadetlerinin neler ifade ettiğine geçelim. Başlıktaki sıraya göre gidecek olursak, ihram, haram kılmak demektir. Mahrum olmayı ifade eder. İnsanın ayartıcı içgüdülerine karşı koyması arzularını gemlemesine bağlıdır. İnsan, tabiatında barındırdığı zaaflarına karşı koyması ve şeytanî ihtiraslarını dizginlemesiyle kâmil manada insan olur. Ayrıca haccın temel maksadı olan insanları Allah’ın huzurunda eşitlemenin en billurlaştığı yerdir ihram. Bir insan ev, araba, makam, itibar gibi zenginliğini gösteren unsurları Kâbe’ye taşıyamaz, fakat hacda hemcinslerinden farklı olabilecek tek şey elbisesidir. İhramla bunun da önü alınarak statü göstergeleri engellenmiş ve müminler arası vahdet sağlanmıştır.

Arafat insanlığın yeryüzüne ilk ayak bastığı yerdir. Malum, insanın dünya sürgünü bir günahın neticesidir. Bundan dolayı Arafat insanın günaha olan cibbillî meylini muhasebe ettiği mahaldir. Kimiz biz, neden buradayız, nasıl başladı bu macera ve nereye gidiyoruz? gibi ontolojik soruların muhakemesinin yapıldığı ve hayatın anlamının en derinden keşfedildiği yerdir Arafat. Yine burası dünyaya geldiğimiz yer olduğu için ve hadisin ifadesiyle hac, Arafat’tan ibaret olduğundan dolayı Efendimiz “haccı kabul olmuş kişi annesinden doğmuş gibidir” (Buhari, Muhsar, 9-10, Nesai, Hac, 4) buyurur.  Burada yapılacak tövbe adeta yeniden dünyaya gelme anlamı taşır. Bundan dolayı Arafat’ta vakfe, Allah ile sözleşmeyi yenilemek ve her şeyi baştan almak anlamına gelir.

Diğer taraftan Arafat, bütün insanlığın Allah’ın huzurunda toplanacağı o mahşer gününün provasıdır. Üzerlerinde kefenleriyle mezarlarından çıkmış, akıbetlerinden endişeli gözler, korkuyla kısılmış bakışlar, fevç fevç Rablerinin huzurunda çıkmış, haklarındaki hükmün verilmesini beklerler. Arafat’taki duruş, bu endişe ve ümidin mezc olmuş halini gösterir. Dua ve yakarışlar neticesinde ertesi günü bayram edilir ki bu mahşerdeki korku ve telaşın cennetle neticelenmesini sembolize eder.

Ve insanın maddî boyutunu işaret eden tavaf… Elektronlar çekirdek etrafında, dünya ve ay güneşin etrafında döner durur. Kâinattaki her şey tavaf halindedir. İnsan iradî bir varlık olarak Allah’ın emirlerine karşı gelme seçeneği olmayan varlıklara eklemlenerek bütün mevcudatla senkronize bir vaziyette kâinatın sahibine boyun eğmiş olur. Bütün varlık iki zıttan oluşur ve bu zıtlar birbirlerinin ardı sıra deveran eder. Gece gündüzün, yaz kışın, soğuk sıcağın izini sürer. Varlık piramitsel bir hiyerarşi içinde değil, dairesel ve döngüsel bir haldedir. Tavaf, atomdan galaksilere kadar varlığın fizik, metafizik boyutunun şehrayinler halinde sahnelendiği bir ibadettir. Bu açıdan tavaf, vahyin bilgi ve hakikatin kaynağı olması açısından eşsiz bir yeri olduğunun kanıtıdır. Atomun içindeki dairesel ve gayr-i nizami dönüşün keşfinin tarihi en fazla altmış yıl, galaksilerdeki dairesel dönüşün keşfi bundan biraz daha öncedir.  Bunun sembol halinde bir ibadet olarak vazedilişi ise binlerce yıl öncesine dayanır.

Sa’ye yani Safa ve Merve arasında yürüyüşe gelelim. Hz. Hacer’in İsmail’ine su aramak için oradan oraya koşuşunu simgeliyor söz konusu ibadet. Hz. İbrahim Allah Azze ve Celle’nin emrine uygun olarak hanımı Hacer’i ve henüz kundaktaki İsmail’i kuş konmaz, kervan geçmez bir çölün ortasına bırakınca, bir süre sonra su ihtiyacı doğuyor. Hacer validemiz bir anne içgüdüsüyle çocuğu Kâbe’nin yanında bırakıp çevrede su aramaya başlıyor. Safa ve Merve arasındaki koşuşturma ve hızlı yürüyüş bu mübarek hatırayı temsil eder.

Çölde su aramak maddî imkânlar açısından imkânsız gibi görünse de oturduğun yerde yardım beklemek, sıcak döşeğinde yatarak çölün ortasında su istemek yok. Çöl de olsa koşmayana, sa’y yapmayana su yok. Dua edeceksin, ama kan ter içinde koşarken… Allah’a olan yakarışın eylem halindeyken olacak. Ayakların koşacak, ellerin arayacak, bu arada dilinden niyazı düşürmeyeceksin. İlahî bir hikmetin tam orada tecelli ettiğini görüyoruz. Hacer validemiz sa’y yapıyor, lakin suyu yine tavafın yanında buluyor. Bir yandan gayret edecek, diğer yandan Allah’ın yardımına sığınacak, O’ndan beklenti içinde olacaksın. Sa’y u gayretine değil, Allah’ın karşılıksız lütfuna güveneceksin.

Bir diğer temsiliyet şeytan taşlamanın cihadı anlatmasında gözlemlenir. İyilik, ahlak ve adalet için salt oturup dua etmenin yeterli olmadığı yeryüzünde iyiliği yaymak, ahlakı ve adaleti tesis etmek için kötülüğün kaynağına taş atmak gerekir. Arafat hakikatin keşfi ve neşrini ifade ediyorsa, şeytan taşlama işi tesisini temsil eder. Arafat Efendimizin Mekke hayatını, Mina ve şeytan taşlama Medine’yi temsil eder. Şeytan taşlama kötülüğün kökünü kurutmayı, yeryüzünün bütün bozguncularını yatağında boğmayı simgeler. Önce içindeki şeytana taş atarsın; şehvet, hırs, hırsızlık, yalan şeytanına… Herkes kendi şeytanını taşlar ve böylesi kimselerden oluşan topluluk rahmanîdir. İslam’ın arzuladığı toplum şeytanlarından sıyrılmış, zaaflarından arınmış böylesi insanlar topluluğudur.

Günümüzde haccın ideal edasının önündeki engeller

Aslında hac konusunda masaya yatırılması gereken en önemli meselenin bu olduğunu düşünüyorum: Bugün hacca gölge düşüren yanlışlarımız nelerdir? Çünkü maalesef İslam’ın emir ve yasakları arasında hac kadar anlamı yiten başka bir şey yoktur. Hac, insanlığı Allah’ın kulları olarak eşitleyen bir amelken bugün icra edilişine baktığımızda, tam aksine insanlar arasındaki hiyerarşinin bütünüyle ortaya çıktığı bir ibadete dönüşmüş durumda. Mesela ihramın anlamı insanlar arasındaki eşitliği üzerlerindeki elbiseye kadar sağlamaktır. Bugün bir Hindistanlı Müslümanın üzerindeki ihramla bir Türk’ünki bile eşit değil. Hindistanlı, bir bez parçasına sarılmış haldeyken bir Türk çok daha kaliteli bir üründen mamul bir ihramla hac eder. Hâlbuki hacda tam da aranan ve arzulanan şey, insanın acziyet ve zafiyetinin ortaya çıkmasıdır.

Hacıların bedensel olarak yorulup dizlerinde dermanın kesilmesi gerekirken bugün VİP hacdan bahsedilir oldu. Beraber tavaf yapan Müslümanlardan biri perperişan halde yatacak yer bulamazken, diğeri israf ve sefahatin merkezi olan çok yıldızlı oteline girip açık menüden yemek yiyor ve lüks otel odasında istirahat ediyorsa, hac anlamını kaybetmiş demektir. Hıl bölgesinden itibaren neden ihramla girilmesi gerekiyor, hatırlayalım. Önceki dünyevî bütün âlâyiş ve debdebenin o sınırdan içeriye girmemesi gerekir. Elbiselerimizi soyunduğumuz gibi mal, makam ve statüden soyutlanmalıyız. Oysa bugün ta Kâbe’nin yanına kadar konforlu araçlarla gidiliyor. Herkes statü ve konumunu beraberinde getiriyor.

Sonuç olarak, bugün hac Müslümanları birleştirmiyor, eşitlemiyor. Hac süresi içerisinde sembolik olarak dahi eşitlik ve kardeşlik görünümü hâsıl olmuyor. Ayrıca bu ibadetin bir ulus devletin kontrolü altında oluşu da modern dönem kusurlarından birisidir. Hac bütün Müslümanların her yıl o döneme ait problemlerini konuşup çözüme kavuşturdukları, böylelikle ümmetin ıslahı amaçlanan bir ibadettir. Bugün maalesef böyle ulvî bir maksat da hâsıl olmuyor. Ne her memleketin içinden seçtiği temsilcilerin çıkıp kendi problemlerini ve İslam dünyasının genel dertlerini dile getireceği ve çözüme yönelik mütalaaların sunulacağı bir platform var, ne de Müslüman ülkelerin birbirleriyle anlaşma ve alışveriş yapmasını; siyasî ve iktisadî paktlar kurulmasını mümkün kılacak bir organizasyon var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir