Ahlak ve Adalet Ekseninde Kul Hakkı

Sorular ve Düzenleme: Adem Özçelik

Klasik fıkhımızdaki hukûkullah (Allah’ın hakları) ve hukûkulibâd (kulların hakları) ayrımı üzerinden gidecek olursak, kul hakkının sınırları nedir?

Hukûkullah ve hukûkulibâd veya hukûkunnâs fıkıhta hakların en temel iki kısmıdır. Esasında fıkhı hukuktan ayıran budur. Hukûkullahtan kasıt Allah’ın kulları üzerindeki hakları, yani başka bir insana veya kamuya ait olmayan; sadece kul ile Allah arasındaki haklardır. Namaz, oruç gibi ibadetler ve ibadetlerin terki bu kısma ait. Bunun karşısında bir de insanın diğerine verdiği zarar, hırsızlık, cinayet gibi hak ihlalleri yer alır. Aslında iki kısım arasında umum husus min veçhin ilişkisi vardır. Bir kısmın altında zikredilenler bir başka açıdan diğerinin kapsamında yer alabilir. Kul hakkı olarak adlandıracağımız bir hakkın Allah hakkı olma yönü, Allah hakkı olarak görülecek bir hakkın da kul hakkı olma yönü vardır. Bundan dolayı usul-i fıkıh kitapları bu iki kısımdan başka “Allah’ın hakkı ağır basanlar” ve “kulun hakkı ağır basanlar” şeklinde yeni iki kısım daha türetmişlerdir.

Meseleye daha derinden bakacak olursanız, hukûkullah altında zikredilen haklar da aslında hukûkulibâda döner. Dolayısıyla Allah hakkı olarak adlandırılan dinin emir ve yasaklarında ilk bakışta direk olarak insana zarar vermeyen, lakin dinin yasak kıldığı ve hukûkullah altında mütalaa edilen hususların da en temelde toplumsal hayatı ve insanı korumak, onun onur ve haysiyetini muhafaza etmek için vaz edilmiş emir ve yasaklar olduğunu görebiliriz. Kul hakkı ile Allah hakkı çakıştığında, Allah hakkının sakıt olması bundandır. Kur’an’ın haccın dışında hiçbir emir ve yasağı Allah hakkı olarak adlandırmaması bu açıdan manidardır. Buradan anlıyoruz ki İslam insan içindir. Din dünyayı imar etmek için gönderilmiştir. Din varlığı, hayatı, insanı ve toplumu anlamak, açıklamak ve anlamlı kılmak için vardır.

Dolayısıyla Allah hakkı olarak kabul edilen bir emir veya yasak çiğnendiğinde direk ve hemen etkilenmese de dolaylı olarak insan ve toplum ondan zarar görecektir. Allah hiçbir şeyi kendisi için istemez. O Samed’tir; hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Hatırlarsanız, ibadet bahsinde işin bu kısmını izah etmiştik. Mesela namazı ele aldığınızda, evet, ilk bakışta sırf Allah hakkı olarak görülür, fakat namaz kılmayan insanın ruhunda oluşacak boşluk, insanın toplum için daha zararlı biri olmasına sebep olur. Elbette bu zarar anlık ve pratik değildir. Zaman içerisinde belli olur. Hukûkullah ile hukûkulibâd arasındaki en temel fark bu olsa gerektir. İlkinde topluma dönük zarar ve fayda dolaylı ve tedrici iken, diğerinde doğrudan olmaktadır.

Sorunuzun kul hakkının sınırı kısmına gelirsek, bunu Kutlu Nebi’nin sîretinden öğrenebiliyoruz. Nebi Efendimiz namaz gibi “gözümün nuru” (Ahmed, Nesaî) dediği bir ibadeti, bir çocuğun ağlama sesinden dolayı kısa kesmiş, hatta namazı uzattığı yönünde şikâyet edilen bir sahabesini üç defa “sen fitneci misin?” diyerek ağır sözlerle ikaz etmiştir. (Buhari, Müslim) Cemaatle namaz kılmayanların evlerini yakmak istediğini söylemesine rağmen “sarımsak veya soğan yiyen cemaatimize gelmesin” (Buhari, Müslim) buyurmuştur. Peygamberimizin bütün söz ve davranışlarının arka planında bir başkasının hakkını gözetme ilkesini görmek mümkün. Hadis ve siyer kitapları benzeri örneklerle doludur.

Peki, kul hakkı üzerinden ahlaki değerler nasıl ekonomik hayattan koparıldı? Bu, kapitalizmin Müslüman toplumlara da bulaştırdığı bir illet. Kapitalizm öncesi dönemlerde insanın ticari ilişkileri onun davranışlarının bir parçası olduğu kabul ediliyordu, fakat kapitalizmin etkin olduğu dönemlerde artık insanın ticari ve parasal ilişkilerindeki tavır ve davranışları ahlaki değerlerin dışına itildi. Böylelikle insanın ekonomi hayatı bağımsız bir hal aldı. İslam ümmeti de bundan maalesef nasibini aldı ve işçisinin hakkını gözetmeyen, fakat yılda iki defa umreye giden; zekât veren, ama faiz yiyen, namaz kılan; lakin asgari ücretle en ağır işlerde insan çalıştırmaktan geri durmayan Müslümanlar türedi.

Kur’an’ın genel konu bütünlüğünde kul hakkı nerede duruyor peki? Buna bağlı olarak vahiy, nâzil olduğu toplumda ne gibi kul hakkı düzenlemesi getirmişti?

Bunun için iki insan modelinden bahsetmek gerekiyor. Aslında insanlar kişilik ve karakter itibarıyla karmaşık değillerdir. En temelde iki karakter biçiminden söz edebilirsiniz: İyiler ve kötüler, benciller ve senciller; kendilerinden başka hiçbir şeyi umursamayanlar ve başkaları için kendilerini unutanlar ya da her şeyi kendisi için isteyenler ve her şeyi başkaları için isteyenler… Kur’an da insanı bu iki kategoride değerlendirir. Bazı yerde ashab-ı şimâl ve yemîn, bazı yerde mevâzin-i sakîl ve hafîf, bazı yerde etkıyâ ve eşkıyâ; ama her seferinde iki çeşit insandan bahseder; iyiler ve kötüler. Kur’an ve din insanı sencil insan yapar. Eşya ve hadiselere ötekini dikkate alarak yaklaşmasını sağlar.

Kur’an’ın en uzun ayetinin (Bakara, 282) kul hakkıyla ilgili olması çok önemlidir. Haliyle en çok önemsenen konu, üzerinde en uzun durulan ayet olmuştur. Kur’an ve onun rehberliğinde teşekkül etmiş toplum, kul hakkını önce kul sorumluluğundan başlatır. Sorumluluktan kopartılmış hak, hak olmaktan çıkar. Bir şeye hakkın yoksa o şeye dair sorumluluğun da düşer. Kur’an evvela insana sorumluluklarını hatırlatır. Kendisine direk fayda ya da zararı dokunmayacak hususlarda da insana sorumluluk yükler. Takvanın gerçek tarifi budur zaten; insanın Yaratıcısından başlayarak her şeye karşı sorumluluk bilinci taşıması… Kısaca Kur’an önce insan, sonra toplum, der. Bütün kalıcı sistemler çekirdekten çınara dönüşmüştür.

Şu hususa itiraz edenin çıkacağını sanmıyorum: Fert olarak insanı düzeltmeden hangi sistemi kurarsanız kurun, toplumu düzeltemezsiniz. Eğer bir toplumu en ideal seviyeye çıkaracak sihirli bir sosyal düzen mümkün olsaydı, Allah, peygamberlerini direk siyasi, ekonomik ve sosyal bir düzen kurmakla görevlendirirdi, fakat öyle yapmadı. Bunun yerine tevhid davetlerine çekirdekten başlama misyonuyla sorumlu kıldı kendilerini. Siyasi ve sosyal hercümerçlerin temelinde sosyal sınıfların varlığını gören, bunun da gelir dağılımındaki uçuruma bağlı olduğunu ve sınıflar arası çatışmaya kaynaklık ettiğini gerekçe göstererek sınıf ayrımını ortadan kaldırdığında ideal düzeni kuracağını vadeden sistemler, bu alanda en ufak bir başarı ortaya koyamadığı gibi, eski toplumsal yapıyı aratmışlardır. Bunun en tipik örneği komünizmdir.

Demek ki ideal toplumsal düzen için önce bu düzeni kuracak fertlerin para, iktidar, şöhret, kadın gibi insanın felaketi olan konularda imtihanı geçmiş olmaları gerekir. Kişisel hayatında insanın umum zaaflarının sınavını başarıyla verememiş fertlerin oluşturacağı düzen, adalet düzeni olamaz. Tabiîdir ki ahlaklı insanların kurmadıkları bir düzende adalet olmaz. Adalet ahlaka bağlıdır. Tevhidin olmadığı yerde de ahlak olmaz. Tevhid tek bir otoritenin, tek olan yasalarına bağlılığı emreder. Gerçekten de insanı değiştirmeden toplumu dönüştüremezsiniz. Bugün siyasi, ekonomik ya da sosyal birçok devrim yanlısı, önce siyasal düzenin değişmesi gerektiğine ve ondan sonra toplum fertlerinin ona uygun bir hayata sahip olacaklarına inanır. Kurdukları düzen arzuladıkları insanı yaratacaktır onlara göre. Hâlbuki devrim olup iktidara geldiklerinde, gidenlerle aynı zaaf ve şeytani tutkuların esiri olduklarından, eski düzenin sadece figürlerinin değiştiği anlaşılacaktır.

Kalıcı eser uzun ve sancılı bir dönem sonunda ortaya çıkar. Kalıcı sistemler çekirdekten çınara doğru gelişim gösterir. Çekirdeği çatlatarak ortaya çıkmamış, filizlenip boy göstermemiş bir ağaç köksüzdür ve kütükten başka bir şey değildir. Öte yandan elbette ferdi dönüşüm, bir davranış ve düşünce sistemini ortaya çıkarmak için verilmesi gereken mücadeleye engel olmamalı. Anne karnındaki çocuğun orantılı gelişimi gibi hem zihin hem kalp gelişirken bir taraftan da organların şekil alacakları biçimde vücut da gelişim göstermelidir. İşte dinleri, tarih içerisinde ortaya çıkmış birçok doktrin ve ideolojiden ayıran en önemli husus budur.

Burada zannediyorum ahlakın önemi ortaya çıkıyor. Hukuk-ahlak ilişkisini bu zaviyeden ele alabilir misiniz?

Az önceki noktaya atıf yaparak bunu cevaplayacak olursak, zaten din hukukun temeline ahlakı yerleştirmesiyle temeyyüz ediyor. İnsanı yücelten vasıflar, peygamberlerin gelip vaz ettiği talim ve terbiye kuralları ahlak adı altında toplanır. Ahlak kısaca insanın Allah’a, insanın insana ve insanın kendine karşı sorumluluklarının öğretisidir. Ahlak insanın şahsiyet ve karakterini oluşturan en temel unsurdur. Şahsiyet ve karakter ahlak anlayışı etrafında biçimlenir. Ahlaklı insanların oluşturacağı erdemli bir toplumda ahlak adaletin temelini, adalet siyaseti, siyaset devleti, devlet de altındaki savunma, sağlık ve şehircilik gibi bütün kurumları şekillendirir. Eğer temelde ahlak yoksa ve sistem tersten işletilerek kurumlar veya şirketlerin kendileri siyaseti, siyaset hukuku, hukuk ahlakı oluşturursa, orada kurum ve sistemler insandan üstün demektir. Sonuçta güçsüz insanların bu sistem çarkı içerisinde yok olurcasına öğütülmesinin önüne geçilemez.

O halde altını çizerek söyleyelim: Ahlak hukuku belirler, hukuk ahlakı belirlemez. Hukuk güce değil, güç hukuka tabi olmalı. Gücün hukuka, hukukun adalete, adaletin ahlaka dayalı olduğu bir düzende insan hakkı ihlali olmaz. Yok, eğer hukuk güce tabi olursa, adalet göreceli hale gelir. Çifte standartçı bir adalet anlayışı, kaymak takımı diye tabir edilen bir zümreyi meydana getirir. Avrupa’nın insan haklarına bakışı aynen böyledir. Kendi insanı söz konusu olduğunda veya başka topluluklar içinde emperyalist bir amaca hizmet etmesi söz konusu olduğunda devreye girer. Bunu şikayetlenen bir dille ifade etme zilletinden artık vazgeçelim, çünkü bunun Doğusu-Batısı yok, insanla ilgili bir durum. Öyle ya, bireysel ve toplumsal görev duygusu, yani takva karşılıklı ekonomik çıkarların üstünde yer almazsa, sistemin mükemmelliğinin hiçbir faydası olmaz.

Söz konusu mükemmellik ve sahip olma arzusu, sistem tarafından bireylere enjekte edilerek onları zaten özlerinde mündemiç olan hasleti, uzaklarda arar hale getiriyor. Oysa ne kadar az şeye sahipsen, o kadar büyüksün ve gelişmişsin demektir. Çünkü sahip olduğun şeylere sahip olmak için insanlığından, özgürlüğünden ve şahsiyetinden vermişsin demektir. Kapitalizm senden Allah vergisi, sana özgü özellikleri senden sömürerek geriye sana para, meta veya makam verir. İnsanın yegâne hedefi, kendini gerçekleştirmek, içini keşfetmek, içindeki Allah’a kavuşmaktır. İnsanın servete olan düşkünlüğü ve onun peşinde koşması, ceylanın misk kokusunu aramasından kesinlikle farksızdır.

Bir adam düşünün… Hiçbir özelliğe sahip değilken gözünü haramdan sakındıramıyorsa, kendisine bir makam teslim edildiğinde, sırf ihraz ettiği makamın etkisiyle maruz kalacağı iffetini zedeleyecek bir fitneden sakınması düşünülemez. Küçük imkânlara sahipken, imkânlar çerçevesinde muktedir olduğu bir günahtan ictinap edemeyen birinin, daha büyük imkânlara sahip bir yere gelmesi, orada durması doğru olmayacaktır. Aynı şekilde kendi küçük dünyasında hak ve sorumluluğa riayet etmeyen biri, daha büyük toplumsal sorumluluğu deruhte edemeyecektir.

Dikkat edin, Firavun işlediği onca cinayet ve zulmü bir insan hakkı veya toplumu düzeltme kılıfı içerisinde sunmuştur: “Firavun: Bırakın beni, dedi. Musa’yı öldüreyim; (kurtarabilirse) Rabbine yalvarsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.” (Mumin, 26) “Firavun: Ben size yalnızca görüşümü söylüyorum ve ben size ancak doğru yolu gösteriyorum, dedi.” (Mumin, 29) Görüldüğü üzere, gücü elinde tutan insanların insan hakkı savunuculuğu gerçeği yansıtmaz; çünkü insan hakkının bir kurum adı altında korunma çabası ve bunu bildiri olarak sunmak bir arayış göstergesidir. Hâlbuki güçlü tarafın davet ettiği uzlaşma zemini genelde bir tuzaktır ve mazlum taraftaki motivasyonu ve coşkunluğu gidermeye yöneliktir.

Ezcümle, eğer fert olarak insanı değiştirmeyi başaramazsanız, toplumu değiştiremezsiniz. Bugün kitle imha silahlarının geldiği yeri düşünürsek, insanın değişmemesi, insan soyunun devam etmemesi anlamına gelecektir.

Malum, uluslararası hukuk literatüründe insan hakları kavramının önemli yeri var. Modern bakış açısına göre insan hakları kavramı kul hakkından ne gibi farklılıklara sahip?

İnsan hakları kavramının ele alındığı zemin Avrupa’da siyaset, İslam’da ise fıkıhtır. Sadece bu kadarı bile insan haklarına bakışı ve ondan amaçlanan şeyin ne olduğu konusunda bize önemli ipucu verir. İlk insan hakkı ihlali, ilk insanlara kadar götürülebilir. Habil ile Kabil kıssası ve bu hikâyenin sunuluş şekli, Kur’an’ın insan hakkı mevzusuna nasıl yaklaştığını ortaya koyar. Habil “andolsun ki sen beni öldürmek için bana el uzatsan da ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” demiştir. (Maide, 28) Ölme pahasına öldürmekten uzak durmak budur. Fıkıhla seküler hukuku ayıran en önemli kavram ise takvadır. Takvayı az önce tanımlamıştık: Faydası veya zararı kişiye direk olarak dönmeyen konularda sorumlu davranmak…

Burada hak ve sorumluluk ilişkisine geliyoruz ister istemez. İslam’daki insan hakkı kavramı hak aramaktan ziyade hak gözetme önceliklidir. Kişinin ödev ve sorumlulukları, haklarından önce gelir. Sorumluluklardaki eşitliliği göz önüne almadan, hakları konuşmanın pratikte hiçbir faydası olmaz. Bugün çok yanlış yerden başlanıyor maalesef. İşin sorumluluk kısmına ahlak, hak kısmına adalet denir. Ahlaksız adalet olmaz. En küçük meselelerde bile ötekinin hakkını gözetmeyen bir kimsenin, büyük çapta sorunlara karşı duyarlı görünmesi gerçeği yansıtmaz. Bu nedenle dünyada insan haklarını merkeze almayan siyaset teorisi, hukuk sistemi, sanat, bilim ve felsefe okulu gösterilemez. Hepsi insan hakkını referans almış ve ona hizmet ettiği iddiasını gütmüştür. Buna rağmen yaratıldığı günden itibaren insanın haklarının bu kadar ayaklar altına alındığı başka karanlık bir dönem gösterilemez.

Konu buraya gelmişken arz etmek isterim. Avrupa’da oluşmuş yüzlerce insan hakları kuruluşlarından biri hazırladıkları insan hakları bildirisinin metnini, görüşlerini almak üzere Mahatma Gandhi’ye gönderiyor. Gandhi muhteşem bir cevapla mukabelede bulunuyor. Diyor ki; “bu bildiriyi deklare etmenin pratikte ne gibi faydası olacak? İnsanlara sahip oldukları hakları söylediğimizde, insan hakları ihlalleri son bulacak mı? Sorumluluğun, sorumluluk duygusunun konuşulmadığı yerde hakların izah edilmesi neyi değiştirir?” Malum Gandhi uzun yıllar Hindistan halkının sömürgeden kurtulması ve insani hakları için büyük mücadeleler vermiş ve zulme karşı pasif direnişin sembolü olmuş bir isim. Buna rağmen son derece soğukkanlı ve hakkaniyetli bir değerlendirme yapıyor.

Özellikle vicdani sorumluluğun olmadığı sistemde, kanuna uyan insan adeta biyolojik bir nesneye indirgenecektir. Eichmann’ı hatırlayalım. Kendisi Hitler döneminin bürokratı. Yüzbinlerce insanı ölüme göndermiş, işine sadakatle bağlı bir insan. Yahudilere ya da başka milletlere karşı en ufak bir nefreti yok aslında. Bütün hayatı, verilen talimatları yerine getirmek ve işlerin disiplinle yürüdüğünden emin olmakla geçmiş. Mahkemede anlattıklarına bakılırsa, hayatı boyunca sadece iki defa kendisini suçlu hissediyor. Biri lise okurken bir gün okula mazeretsiz gitmeyişi, diğeri bir hava saldırısı esnasında sığınağa girme emrine uymaması. Daha garibi şu: Bugün ihraz ettiği makamda Eichmann karakterinde çok insan var. Sadece şartlar aynı değil. Kendisinden gaz odalarına gönderilen insanların istatistikleri istenmiyor, hepsi bu. Bir SGK personelinin, devletin muhtaç bir vatandaşa sağladığı imkânı basit bürokratik gerekçelerle reddetmesi bundan çok farklı değil esasında.

Kul hakkının seküler insan hakları kavramından ayrıldığı diğer bir nokta, özgürlüklerin sınırlanması meselesidir. Bunu en iyi şekilde asr-ı saadetteki anlaşmalarda görürüz. Bu meyanda nebevî anayasa örneği önümüzdedir. Biliyoruz ki insanlar kendi sınırsız özgürlüklerini, yine özgür iradeleriyle sınırlandırarak anayasal toplum meydana getiriyorlar. Anayasa burada ortak iradenin kayda alınması, bir anlamda toplum sözleşmesi demek. Bir araya gelerek aldıkları kararın aynı zamanda bağlayıcı olması için yetki ve otorite yöneticiye teslim ediliyor. Nihayetinde bireylerin kendi özgürlüklerinden kırparak bir araya getirdikleri iradeden bir otorite oluşur ve hepsi ona itaate söz verir.

Bu noktada Nebi Aleyhisselam hak ve sorumluluk dengesini sözleşmeyle kayıt altına almış, belki de ilk defa anayasal düzende yaşayan toplumu bizzat kendi oluşturmuştur. Akabe Biatı iç tüzük mahiyetindedir. Efendimiz önce kendi cemaatiyle bir sözleşme yapmış, verilen sözlere riayet hususunda onlardan kesin söz almış, buna dayanarak Medine Vesikası’nı ortaya koymuştur.

Günümüz Türk toplumunda kul hakkına tecavüzün önüne geçmek adına ne gibi önlemler almalıyız?

Önlemin en önemlisi, insana sorumluluklarını öğreterek başlamaktır. İnsanın hayat, hürriyet ve mülkiyet hakkına sahip olduğunu, yaratılışından gelen haklarının hiç kimse tarafından elinden alınmayacağını ona öğretecek toplumsal düzen ortaya koymak gerek. İnsanı diğerinin hakkına tecavüz ettiren en önemli zaafı, temellük ve tasallut duygusudur. Sahip olma, kontrol etme, nüfus ve hâkimiyet altına alma hissi… Bu en basit anlamda fert bazında terbiye edilmezse, toplumsal bazda korkunç bir felaket üretiyor. İnsanın sahip olma duygusu, sadece mal ve metaa karşı değil, değerlere karşı da insanı tüketen bir araca dönüştürür. Bilgiyi üstünlük için kullanır, bir meta gibi görür. Dolayısıyla bilgi onu değiştirmez, ona bir şey katmaz; çünkü bilginin sadece pasif bir taşıyıcısıdır.

Kaçınılmaz biçimde olma duygusuyla bir bilgiye yaklaşan insana, bilgi kendini gerçekleştirme, kendine özgü güçleri ortaya çıkarma fırsatı verir. Mevcudiyetini güç ve iktidar üzerine kurmuş insanların bu durumlarını sürdürmeleri, sürekli bir şeylere sahip olmalarını iktiza eder. Bu arada söz konusu şeylerin ne olduğunun önemi yoktur. İnsan sahip olma ihtirasını mal ve cansız metalarla tatmin etmez. Canlılara, hatta hem cinslerine de sahip olmak ister. En düşkün insan bile akşama kadar patronun hizmetçisi gibi çalışsa da akşam evde kadına sahip olma pozisyonuyla ihtirasını tatmin eder. Bununla teselli olarak gündüz kölece koşullara katlanır.

Islah edilmeyen benliğin manipülasyonu oldukça kolaydır, onu da söyleyeyim. Bir insanın bedeni ve beşeri zaaflarını kullanarak onun arzularını yönlendirmek mümkün. Aklı çok gelişmiş, hatta deha diyeceğimiz birinin aklına duyguları, duygularına bağırsakları hükmettiğinden bedensel noksanlığını giderdiğiniz kişinin aklını istediğiniz doğrultuda kullanabilirsiniz. Bunun böyle olmamasının yolu, terbiye edilmiş duygudan ve ruhsal eğitimden geçer.

Bundan dolayı eğer insanların hayatlarına bir amaç, bir mefkûre kazandırmazsanız, egosantrik bir kişiliğe sahip olurlar ki bütün kararlarını işte o şeytani duygu belirler. Tarihte insan psikolojisini çok iyi bilen, yaşam ustası şeyhler tekkelerde hep insanın bu yanını terbiye etmeye çalışmışlardır. İnsanın içindeki o kötü yanı kara delik gibi bir boşluğu oluşturur. Sürekli bir şeyleri arzular. Verdikçe içine çeker ve eritip yok eder. İnsandaki sahip olma güdüsünün merkezidir orası. İnsanın müsbet tarafı, sürekli olgunlaşmayı, keşf olup gelişmeyi telkin ederken, negatif tarafı hep sahip olmayı ve görünmeyi emreder.

Sahip olma duygusu baskın olan insanlar, içlerindeki o kara, derin deliği doldurmakla bütün ömrü tüketirler. Oysa bir insan ne kadar çok şeye sahip olma arzusu taşıyorsa, o kadar eksik, içindeki boşluk o kadar derin demektir. İşte bu insan sahip olduğu şeylerden ibaret olduğu için var olmanın tek yolu tüketmektir. Bunun aksine insan sahibi olduğu şeyleri terk ettiğinde, kendisi olacaktır ki gerçek özgürlük budur.

Bazı okurlarımız, teknolojik gelişimin nihayetinde eleştirdiğimiz bu tutum sayesinde sağlandığını söyleyebilirler. Doğru, teknoloji, gelişmesiyle birlikte hayatı kolaylaştırdı. İnsanı bir üst sınıfa sıçrattı, fakat yeryüzünün donanım ve kabiliyet açısından en vahşi mahlûkunun imkân ve olanaklarının artmasının, hareket alanının genişlemesinin insan dışındaki âlem için, yani doğa ve hayvan açısından nasıl bir sonuç doğuracağı hiç dikkate alınmadı.

Önemli bir anekdot: Albert Schweitzer 1952’de Nobel Barış Ödülü’nü alırken şunu söylüyor: “Evet, bugün insan düne göre çok daha akıllı ve yetenekli, fakat biz üstün insan olmakla gerçekte insan dışı bir varlık olduk.”

Tüm bu söylenenler, tabii ki insanı özünde suçlu kılmıyor, yanlış anlaşılmasın. İnsanda aslolan beraat-i zimmettir. Ahkâmda aslolan ibâhadır. Yeter ki olası suç ve hak ihlallerini asgariye indirecek metoda, insanların eşit olduğu fikrinin yerleşmesine yardımcı olalım. Bir insanı yaşadığı şehir, bağlı olduğu cemaat, tenindeki renk, içinde bulunduğu aile ve soy değerli kılmaz. İnsan ancak söz ve davranışlarıyla, amel ve eylemleriyle değer sahibi olur. Ebu Derdâ, Selman-ı Farisî’ye “gel, kutsal beldede yaşa” deyince; “mübarek beldede yaşamak insanı mübarek kılmaz. İnsan davranışlarıyla mübarektir” yanıtını almıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir