• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor

Emre ÖZKARA

İlim Dergisi 35. sayı Nisan Mayıs 2019
Emre ÖZKARA 
13 Yaşında bir Medreselinin 28 Şubat Hatıraları


   •   1997 yılı hayatımın dönüm noktası diyebileceğim bir sene, bir serüvendi benim için. İlkokulu bitirmiştim. Koca yürekli annemin her gün tatlı tatlı işlediği ilim irfan ve iyi bir insan olmanın yolu olan medrese hayatımın başladığı yıl… Öyle heyecanlıyım ki rol model olan abim hafta sonları eve geldiğinde güzel anılar anlatıyor, medresenin huzurlu bir yer olduğunu vurguluyordu. Hiç unutmam ilk günümü. Evden çıkışımı, annemin elini sıkı sıkı tutuşumu, abimin anlattığı o koca manevi dünyaya ayak basacağım anları… Fatih semtine vardığımda heyecanım daha da katlandı. Tarihi camiler, hep birbirine selam veren, aynı tarz giyinen ve aynı şekilde düşünen insanlar...


   •   Buraya kadar her şey mükemmel. Hiç de tv’lerde irtica çığırtkanlığı yapıldığı gibi, tehlikeli sakallılar ve cübbeliler değiller. Kursumun kapısına geldim. Belki kısa ama bana uzun gelen bir bekleyiş... Annemin kucağında yorgan ve eşyalar var. Bir vakit sonra kapı açıldı ama giremiyoruz. Yan binanın kapısına yönlendirdiler bizi. Girip bodruma indik. Sürekli bir yerlerden geçiyoruz. Ters giden bir şeyler var.  Anlayamıyorum, soramıyorum, fazla da umursamıyorum. Binanın bodrumundan labirent gibi uzunca bir merdivene geldik. Orayı da çıktık. Kıymeti büyük annem hiç yorulmadan çıktı merdivenleri. Körpe beynime kazınan o anlarda gelmeye başladı medrese kokusu. İçeriden Kuran-ı Kerim uğultuları geliyor. Arı kovanını andıran bir ortam. Kayıt işleri tamamlandıktan sonra kıdemli bir talebeye teslim ettiler beni (o talebenin yıllara yayılacak bir dostum olacağının temellerini attıklarını bilmeden.) Dolaplar, sınıfım, yatağım derken annemin elini öptüm ve o ayakları öpülesi insanı gözünde sevinçle yolladım. Böylece medrese hayatım başlamış oldu.


   •   Hafızlık hayatım seri ve çok keyifli geçiyordu. Hafızamdaki en taze anılarım arasındadır: İkindi namazlarında İsmailağa’ya gider, caminin üst katından Efendi hazretlerini görür, namazdan sonra Kemal hocamın elini tutar, o günkü dersimi talimli olarak verirdim. Bana o kadar iyi gelirdi ki bu durum! Daima gülen ve güzel sözler söyleyen, kimseyi incitmeyen bir insan sizi motive eder, hayata tekrar bağlar. Tam da bu olurdu. Kursa döner, yeniden doğmuş gibi ders çalışır, atlamadan tüm derslerimi verirdim. İç dünyamda bunlar olurken, dışarıda iyi şeyler olmuyordu. Anlam veremezdim ama hocam her dışarı çıktığımda dikkatli olmamı, her gün farklı yollardan gidip gelmemi, yolun başında polis görürsem saklanmamı söylerdi. Yanlış bir şey mi yapıyorduk, anlayamıyordum çocuk zihnimle.


   •   Bir sabah polis sesleri ile uyandık. Sanırım o yıllarda bizden daha tehlikeli çocuklar yoktu. Hızlı bir şekilde evlerimize gittik. Tatil dediler bizi korkutmamak için. Evlerde derslere devam ettik. Kimi zaman camlara battaniye astık ses dışarı gitmesin diye. Sessiz çalıştık ama hafızlığı bitirdik. Hiç unutmam: Hafızlığımın bitmesine üç cüz var. Kurs mühürlü, herkes tatilde ve arefe günü eve gitmeden çalışmalıyım. Kararlıyım, hafızlık bitmeli. Musa dede olarak bilinen o güzel insan beni evine götürdü. Madem bitirmeye ahdettin, çalış, bu oda senin dedi. Onun evinde çalışıyor, ertesi gün ders veriyordum. Üç gece Musa dedenin ve eşinin teheccüd namazlarına kalkıp öyle içten ibadet ettiğine şahit oldum ki! Şimdi şimdi anlıyorum, yasaklar bizleri daha sıkı bağladı ibadetlerimize ve derslerimize. Dokuz ay gibi kısa bir sürede bitirdim hafızlığı. Beş katlı pasta kesti Kemal hocam. Eliyle pasta yedirdi hafızım diyerek. Belki de hafızlık anılarımın en nadide anlarından biriydi. Bu durumlar hiçbir vicdanda suç olmamalıydı. Sisteme göre birer suçlu sayılsak bile.


   •   Sonraki süreçte Arapça hayatına devam ettim. İkinci önemli dönem başlamıştı benim için. Sarf, nahiv derslerini ezberlerdim. Düzen tıkır tıkır işliyordu. Medreselerimiz polisler tarafından basılsa da bodrum katlarda ya da farklı yerlerde bir şekilde devam ediyordu eğitim. Bir gün yeni bir binaya geçmiştik ki haber geldi polisler kapıda diye. Battaniyeli camların arkasından baktım. 13 yaşındayım, çocuksu düşüncemle kaç tane polis arabası olduğunu sayıyorum. Yaşımdan çok büyük bir operasyon olmalı dedim herhâlde. Büyüklerimiz binanın arka çıkışından, apartman boşluğundan herkesin kaçmasını söylediler (bari tatbikat yapsaydık öncesinden.) Hızlı davranmalıyız. Koçbaşı kapıyı kırıyor, kaçan kaçacak, kalanlar teslim olacak. Çıkışa gittiğimde yüksek demirlerle karşılaştım. Korktum, çıkamam dedim. Bu arada polisler yetişip aldı bizi. Çıksam da çok faydası olmayacakmış. Polislere kaçış yerini söylemişler. Çıkanların bir kısmı da yakalanmış. Polis otosuna bindirdiler. İki polisle birlikte, arka koltukta 13 yaşında bir çocuk; ruh hali karmaşık. O zamanlar komedi tiyatrolarında adı geçen Cibali Karakolu kimileri için akla gelince gülümseten, bizlere göre ise tutsak edildiğimiz soğuk duvarlardı.


   •   Hatırladığım kadarıyla 50 kişi kadarız. Nezarete koydular bizi. Hayatımda ilk kez karakol, nezaret görüyorum. Korkusu nasıl olur, onu bile bilmiyorum. Geceyi orada geçirdik. Bize sıra gelmedi. Üç gün kadar sürdü sanırım ifadeler. Sıra bana geldiğinde polisler çağırdı. İsim soyisim derken kimlik istediler. Şimdilerde bakkala gönderemediğimiz yaşlardaki birinden kimlik sordular. Kimliğim yanımda yok, annemde dedim. O polisin alaycı tavrını unutamam. Kimlik taşıyacaksın, bu bir suç diye bağırdı. Yaz dedi yanındaki memura: Kimlik yok! Masada duran suç aletlerine ilişti gözlerim. Sarık, tesbih, takke, misvak gibi şeyler tek tek suç delil haneme yazıldı. Ve altına ilk imzamı attırdılar. İsnad edilen suçları kabul etmeliydim. Bir daha medreselere gitmemem gerektiğini söylediler ve evime gönderdiler beni. Cebimde tek minibüse binecek kadar param vardı. İki vesaitle eve gidiyordum o zaman. Bayrampaşa’ya kadar geldim ve param yetmediği için Esenler’deki evime kadar yürüdüm.


   •   İlim meclisleri ve sohbetler inanılmazdı. Manevi atmosferin yaşandığı o zamanlar bir başkaydı. Doğrusu zordu, sancılıydı ama bir o kadar verimliydi. Münazara ve yarışmalarla bilginin kıymetli olduğu zamanlardı. O dönem çevremdekiler, bildiği Kuran ayeti ve hadis ezber sayısı, ilmi üstünlüğü ile gece namazları ve maneviyatı ile ayrışırdı. Öylesine verimli dönemlerdi ki sabah seyit Ahmet hocaya derse gider, oradan Bayram hocanın dersine yetişir, akşam İsmailağa’da Mektubat dersi halkasına kavuşma telaşı yaşardık. Aynı şekilde hafta sonları Nurettin Boyacılar hocaya Hadis dersine gider, hafta içi Mehmet Savaş hocanın usulü fıkıh derslerinden nasiplenirdik. Düşünüyorum da zamanın kıymetinin bilindiği zamanlarmış o yıllar.


   •   Bu tür duygular ve eylemler arasında Arapça eğitimime devam ettim. Hala da o dönemlerden kalan bilgileri devam ettirmeye çalışıyorum. İlim biten, sona eren bir şey değil. Beşikten mezara ilimden ayrılmamak dileğimle.