• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor

Hanefi Palabıyık ile Medine Dönemini Konuştuk

Prof. Dr. Muhammet Hanefi Palabıyık Hoca ile İslâm Davetinin Medine Dönemi Üzerine Konuştuk

İlim Dergisi 17 Sayı Ocak 2016


 


 

     •     1963 Erzurum doğumlu olan Muhammed Hanefi Palabıyık hoca, halen 2004’de doçent, 2009’da profesörlük ünvanını aldığı Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Anabilim Dalında öğretim üyeliğine devam ediyor. “Valilikten İmparatorluğa Gazneliler; Devlet ve Saray Teşkilatı” (Araştırma Yay., Ankara, 2002), “Ord. Prof. Dr. Mehmet Fuad Köprülü; İlmî Hayatı ve Tarihçiliği”, (Akçağ Yay, Ankara, 2005) “Hz. Peygamber ve Mekke Yılları-Eleştirel Bir Yaklaşım” (Araştırma Yay., Ankara, 2009) adlı üç eseri bulunuyor. Tarihçilik, Tarih Felsefesi, İslam Tarihi ve Ortaçağ Türk Tarihi alanlarında ihtisas sahibi olan Hanefi hoca ile Erzurum İlahiyattaki odasında söyleşi gerçekleştirdik. Özverili ve samimi cevapları için hocamıza teşekkür ediyoruz.


Hocam, İlim Dergisi okurları için siyere olan ilginizin nasıl geliştiğini anlatır mısınız? Neydi sizi bu alana çeken hususlar?


     •     Bu soruya doğrudan siyer üzerinden cevap vermem uygun olmayabilir. Çünkü ben üniversiteye İslam Tarihi ve Medeniyeti alanından asistan girdim. Bu yüzden doğrudan ilgimin İslam medeniyeti ve müesseselerine olduğunu söylemem daha doğru olacaktır. Ancak haliyle bu ilgi, karışık ve çeşitli okumalar, ortamın getirdiği zenginlik, tartışmalar ve polemikler, ayrıca metodolojiye olan ilgim, beni Kur’an’ı ve bunun örneklemesini gerçekleştiren Resulullah’ı anlama çabalarına yönlendirdi. Kısaca burada temel iki sebep oluştu: Birincisi anlama ve anlamlandırma çabası, ikincisi Kur’an ve Resulullah’ı örnek alarak hayata taşıma çabası. Ancak İslam tarihi ve tarih felsefesinin de ilgim ve çalışma alanım içinde olduğunu da özellikle söylemeliyim.


Medine özeline geçmeden şunu da sorayım: Siyer çalıştaylarına katılan ve oturum başkanlığı da yapan biri olarak, siyer konusunda Türkiye’nin yaşadığı en büyük krizi ne olarak görüyorsunuz hocam?


     •     Bana göre en büyük kriz, Müslümanların en az ilgilendiği ve bunca tefsire rağmen anlamaya en az emek verdiği kitabın Kur’an olmasıdır. 150-200 yıl öncesine kadar, âlimlerimizin anlaması toplumlara yetiyor ve hatta artıyordu bile. Şimdi bunun yeterli olmadığını hatta o tür bir anlamanın problem görüldüğünü bile söyleyebiliriz. Bu, kaçınılmaz olarak, tamamen değilse de bir bakıma doğrudur da. Çünkü herkes kendi toplumunu ve çağını yaşar ve dünyaya o pencereden bakar. O halde bu bakışa uygun ve anlamlı anlayışlar, yorumlar ve içtihatlar ortaya konmalıdır. Bu söylediklerimin aynısını siyer için de söyleyebilirim. Yani Peygamber benimdir ve bana göre yani benim dünyama yönelik ve burada anlamlı olmalıdır. İşte bütün çaba, polemik ve kavgalar -tabii bir kısmı doğruyu bulma çabasıdır- bunun içindir. Bu bağlamda Kuran’ın ve Resulullah’ın evrensel olmasını, her dönem ve bölgeye yönelik değil, insan doğasına uygun olarak anlayınca; kendi dinî algılarımızın, doğrudan kendimizin inşa edeceği algılar olmasını doğru bulduğumu söyleyebilirim. İşte siyer üzerinde görülen kriz, Allah Resulü’nü anlama çabasıdır ve bir inşa faaliyetinin sancılarıdır. Ayrıca sadece siyer için değil, genelde ilahiyat için görülen tartışmalar, gelenek ve yenilik/çağdaşlık üzerinden yürümektedir. Bu durumda yapılmaya çalışılan ama henüz bir paradigmaya dönüşmeyen husus, Allah Resulü’nün çağımıza taşınmasıdır. Kriz budur: Kur’an’ın ve Resulullah’ın çağa taşınması.


Medine dönemine, hicret sorusuyla başlayalım dilerseniz. Peygamberimizin Mekke’den hicretini, mücadeleden vazgeçmek ya da ümitsizliğe düşmek gibi durumlardan ayıran nokta nedir size göre?


     •     Olayı bilen ve inceleyen böyle bir şeyi aklının ucundan bile geçiremez. Çünkü hem hicret olayının kendisi ve hem de hicret olgusu, hiç şüphesiz bir strateji ve yeni bir başlangıç olarak kabul edilmelidir. Bunu nereden görüyoruz? Hicret sonrası olayların, daha hicret oluşur oluşmaz, gerek Allah Resulü ve müminler ve gerekse Mekkeli müşrikler açısından olsun hiç de böyle algılanmamasından anlıyoruz. Hz. Peygamber için hicret, tebliğine yeni bir alan açma, kaldığı yerden devam etme, taze bir güç kazanma ve eskiyen yüzlere değişik çehreler ekleyerek, yeniden hamle iken; müşrikler açısından hicret, büyük ve önemli bir rakiplerinin ortadan kalkması değil, bilhassa geleceklerine mani olabilecek birinin, gittiği yerde de yok edilmesi, onun yeryüzünden kaldırılması için savaşa kadar ne gerekiyorsa yapılmasıdır. Nitekim böyle de olmuştur. Hudeybiye Antlaşması’na kadar giden süreç Allah Resulü-Mekkeliler açısından gerilimli iken, Allah Resulü-Gayr-i Mekkeli tüm kabileler açısından İslamlaşma, İslam’ı tanıma ve hidayet dönemi olmuştur.

     •     Ayrıca hicretten önce ve hicretin başlangıcından itibaren kaçmak, vazgeçmek veya ümitsizlik gibi bir düşünce hiçbir türlü gündeme gelmemiştir. Dahası Mekkeli müşriklerin bile böyle anlayıp algıladıkları hiç görülmemektedir. Çünkü kaçmak, beraberinde ve devamında gizlenmeyi, kimlik değiştirmeyi, gözlerden uzak olmayı ve sessizliği, hatta kendini unutturma çabalarını akla getirirken; Resulullah’ın hicretinde hiç böyle olmamıştır. Ümitsizlik, içe kapanma ve kaygıyı getirirken; ne Resulullah ve ne de Muhacirlerde böyle bir durumun zerresi bile görülmemiştir.


İslam öncesi cahiliye Mekke’si çok konuşuluyor, lakin İslam öncesi Medine’yi pek bilmiyoruz. Nasıldı şehrin eski toplumsal ve dinî yapısı?


     •     Mekke’den çok farklı olmadığı için hakkında özel bir şey söylemeye gerek duyulmamış olabilir. Medine’nin Mekke’den tek farkı, şehrin coğrafi yapısı ve bunun beraberinde getirdiği sosyo-ekonomik durumlardır. Mesela burada ticaret yerine tarımı; kuraklık ve açlık korkusunun beraberinde getirdiği yağma ve baskınlar yerine, bağcılık, bahçecilik ve iç ticareti daha yoğun görmekteyiz.

     •     Ayrıca burada putperestliğe ilaveten, yoğun bir Yahudi kalabalığının olduğu malumdur. Bu kalabalığın müşrikler üzerinde ciddi bir dini tesirleri olduğunu söylemek de zordur. Diğer hususlarda, klasik ortaçağ şehirlerinden küçük bir şehir. Mekke’deki tabiatın oluşturduğu sert, tüccar uyanıklığı ve şair-hatipliği yerine, daha yumuşak ve sanata yatkın tipleri görmemiz mümkündür. Ayrıca ticaretin getirdiği büyük servet sahiplerinden çok, kendi düzenini kurmuş, geçimini el emeğiyle sağlayan insanların çoğunlukta olduğu bir yerdir Medine.

     •     Sosyal yapının yukarıdaki durumuna ilaveten hür-mevali-köle şeklindeki yapının burada da sürdüğünü söyleyebiliriz. Kabile sayısı Mekke’deki kadar olmasa bile, büyük ve önemli kabile olarak, Hazreç-Evs Araplardan, Kaynuka-Nadir ve Kurayza kabileleri de Yahudilerdendi. Aralarında sürekli ihtilaf, çekişme ve savaşlar olduğu için, birbirleriyle ittifak kurarak, kendilerini güçlendirmişlerdi ki, bu durum tüm Hicaz bölgesinde de cari ve yaygındı. Dinî hayat ve gelenek, aile ve kabile yapısı Mekke’dekinden farksızdı.

     •     Allah Resulü burada tebliğe başladığı zaman, durum biraz daha olgunlaşmış olsa da, Yahudi ve müşrik tepkilerinin Mekkelilerinkinden farklı olduğunu söyleyemeyiz.


Medine’deki ilk aylarında Peygamberimizin iki atılım gerçekleştirdiği malum. Müslümanlar arası kardeşlik ve Yahudilerle vatandaşlık anlaşması… Bunlar ne anlam ifade ediyordu o gün için?


     •     Kardeşlik/İslam kardeşliği duygusu, tabiri caizse, “Allah Resulü’nün en büyük ideolojisi” diye hoşlandığım bir kavramdır. Bana göre İslam’ın tek bir ideolojisi vardır, o da İslam kardeşliğidir. Bunun üzerinde bir ideal olamaz. Yine bence Müslümanların en büyük ütopyası da budur. Tüm Müslümanlar kardeştir ve bunu gerçekleştirmek üzere ve bunun için çalışmalıdırlar. Tam ve mükemmel bir kardeşliğin gerçekleşebileceğine inanmıyorum, ama bu uğurda savaşmak ve bunu hayata geçirmek için çalışmak görevimizdir. Ütopya dememin sebebi şudur: Allah Resulü sadece diliyle “kardeşlik” deyip geçmedi. Kardeşliğin sosyal, siyasal ve kültürel tüm gereklerini de yerine getirdi. Bugün bunu yapamadığımız için sadece dilimizle “İslam kardeşliği” diyoruz. Resulullah’ın kardeşlik projesinin sahabe zamanında bozulmasının nedeni de, kanaatimce, kardeşliğin gerektiği hususlardan uzaklaşılmasıdır.

     •     Allah Resulü bu kardeşleştirme işiyle, Muhacir ve Ensarı birbirine kaynaştırdığı gibi, ilk etapta psiko-sosyal yapıyı da kolayca oluşturmuştur. Muhacirlerin yeni şehre entegresini sağlamış, arkadaşlarına göç psikolojisini yaşatmamıştır. Böylece gelecek tehlikeleri ve alınacak sorumlulukları ve geleceği birlikte karşılama durumunu üstlenmeyi hakkıyla yerine getirmiştir.

     •     “Medine vesikası” olarak adlandırılan belge, sadece bir arada yaşamanın gereği olan bir “saldırmazlık ve savunma sözleşmesi”dir. Abartılarak ona çeşitli anlamlar yüklenmesini de garipsiyorum. Bunun siyasal bir ideolojiye dönüştürülmesi, çok hukukluluk açısından derin anlamlar yüklenmesi, dinler arası diyalog gibi dışarda üretilen projelere dayanak yapılması gibi yaklaşımlar, bu sözleşme açısından, bence kabul edilebilir değildir. Buradaki temel durum şudur: Hz. Peygamber’in, hicret ettikten sonraki ilk işi, düşmanlarına karşı kendini sağlama almak ve asıl işi olan tebliğini yapabileceği zeminleri oluşturmak. Sadece bunların derdinde olan Allah Resulü, muhataplarına böyle bir teklif götürerek, hem kendini ve cemaatini meşrulaştırmış ve hem de çok iyi bir netice alamasa da, buradaki düşmanlığı asgariye indirmeyi başarmıştır.


Cihadın meşruiyeti sonrası, Buvat’tan Tebük’e Peygamberimiz birçok gazveye çıkıyor. Bu savaşların genelini göz önünde bulundurursanız, Asr-ı Saadetteki cihad mantığına dair neler söyleyebilirsiniz?


     •     Öncelikle bahsettiğimiz kişi, Allah Resulü’dür, yaptığı örnektir ve belli oranda bağlayıcılığı vardır. Bu yüzden durumu doğru yorumlamak ve analiz etmek zarurettir. Burada benim için en önemsenecek durum, Allah Resulü’nün muhatapları karşısındaki tavrıdır ve bana göre bu tavır, ilke ve prensipleri dışında, ortaçağdaki herhangi bir devletin tavrından farklı değildir. Bunu neden özellikle vurgulama ihtiyacı duyuyorum, çünkü o dünyayı örnek alarak bugün İslam adına irticaya özenenler ve “din” diye, terörü meşrulaştıranlar var. Halbuki İslam düşüncesinde gözden kaçan hususlardan biri de, özellikle “cihâd” ile “kıtâl” ayrımıdır. Cihadın “kıtal”a indirgenmesi bir sorun, “cihad” yapmayanların “cihad” adıyla “kıtal”a soyunması daha büyük bir sorundur. Bu durum aslında, Resulullah’ın diğer birçok uygulamasının olduğu gibi, kendilerine “vatan savunması” manasında zemin bulamayanların, “sünnet”i istismar etmesinden ibarettir.

     •     Bugün İslam düşüncesinin en problemli alanlarından biri haline getirilen “cihad” anlayışımız, aslında kapitalizmin ve emperyalizmin bir numaralı korkusu iken, hem “kıtal”a dönüştürüldüğü için ve hem de emperyalizme hizmet ettirildiği için maalesef en yumuşak karnımızdan biri haline dönüştürülmüştür. Benim iddia ve kanaatim şudur: Tarihteki herhangi bir şey, yorumlayamadığımız veya onunla gereği kadar yüzleşemediğimiz için karnımızda veya daha da kötüsü beynimizde ağrı yapan bir ura dönüşmüştür ki, cihad anlayışımız da bunlardan biridir. Hz. Peygamber’in siyasi tavırları, iç politika ve uluslararası ilişkilerde yürüttüğü politikalar doğru okunamadığı veya bizim yerimize küresel emperyalist güçler tarafından yorumlandığı müddetçe, bizlerin daha çok urlar barındıracağımız kaçınılmazdır.

     •     Ayrıca Resulullah’ın savaşlarını değerlendirirken, “onlar savunma harpleriydi” denmesini de doğru bulmuyorum. Böyle deyince bir şey mi oluyor, neyi izah etmiş oluyoruz? Bence bu yaklaşım, sadece kompleks gereği söylenmiştir. Bu durum, bana göre, Hz. Ayşe’nin yaşı küçük olduğu için evliliğinden dolayı Resulullah’ı kınayanla, Hz. Ayşe’nin yaşının aslında 17-18 olduğunu söyleyenin tavrının aynılığı gibidir. Kısaca Allah Resulü, kendini, toplumunu ve vatanını korumak için, ne gerekiyorsa yapmış, hangi durumda nasıl ve neye göre bir tavır alınması uygun olmuşa, o tavrı almıştır: Savunma gerekliyse, savunma; taarruz gerekliyse taarruz o kadar.


Medine’yi Mekke’den ayıran yönlerden biri, yoğun ehl-i kitap nüfusu barındırıyor olması. Müslümanların ehl-i kitapla ilişkileri nasıldı Medine’de?


     •     Allah Resulü’nün, bulunduğu ortamda etkili ve yetkili olmayı “başardığını” görmeliyiz. Bu bağlamda Resulullah, hicretten sonraki süreçte Medine şehrinde ve toplumunda gereken yeri de almıştır. Bu husustaki politikasını ben, “hoşgörü”, tolerans gibi kavramlarla izah etmeyi doğru bulmuyorum. Bence bunun tek karşılığı, içinde bulunduğu ortama uygun olarak “bir arada yaşama” siyasetidir. Bir arada yaşamayı, “kişi veya toplumun kendisi olarak kalması” diye görüyorum. İslam toplumları ve devletleri bu yüzden emperyalist olmamıştır; Müslümanların geleneğinde, bu yüzden azınlıkların kimliklerini korumalarına fırsat verilmiştir.

     •     Bu durum, mesela diyalog vb. hususlar için olduğu gibi, günümüz toplumsal ilişkileri için de belli oranda delil getirilemez. Toplumu paylaşanların aralarındaki sözleşmeye uygun davranması ve belli ilkelerle hareket etmesi için örneklik sunmakla beraber, bu durumun da literal okunması maalesef beraberinde bir takım problemleri doğurmuştur. Bu husus da diğer birçok ayet veya hadis rivayeti gibi, çarpıtılmaktadır.

     •     Resulullah, sosyal ve siyasal olduğu gibi, ekonomik bazı hususları da içeren maddeleri bu sözleşmeye koydurmakla, diğer yandan madden zayıf durumunu da güçlendirmiş oluyordu. Bütün bunlar bizim için, ilke ve prensipler açısından çok önemli örneklik oluşturmakta ve karşılaştığımız yeni durumlara çözümler üretmemizi teşvik etmektedir.


Medine’de Peygamberimizin yeni bir Müslüman pazarı oluşturduğunu biliyoruz. Buranın Müslümanın ticaret ve pazar hukuku açısından nasıl bir özelliği vardı acaba?


     •     “Müslüman Pazarı” sözü, “İslam Devleti” ve “İslam Tarihi” gibi kullanılan galat bir kavram bence. İslam’ın nasıl devleti yok, Müslümanların devleti varsa; aynı şekilde pazarın da Müslümanı gâvuru olmaz, Müslümanların pazarı olur. Bu yüzden bu tür slogan ve terimlerin kavramsallaştırılmalarından, başka türlü anlamlandırmaların ve sapmaların olduğunu düşünmekteyim. Hz. Peygamber’in zaten birinci sınıf bir tüccar olarak bildiği ve taşıdığı liderlik sorumluluğundan dolayı da, ihmal etmesinin mümkün olmayıp önemini gördüğü, ticaret ve pazar işlerine el atmasından daha önemli ne olabilir. Bunun iki sebebi olmalıdır. Birincisi, kendilerine ait ve kendi ilke ve prensipleriyle yürüyen, faiz, tefecilik, ihtikar, karaborsa vb. insan kanını emen ve insanı insan olmaktan çıkaran uygulamaların bulunmadığı bir pazar oluşturmak. İkincisi de, Müslümanları başkalarının piyasasına mahkûmiyetten kurtarıp, kendi kendilerine ekonomik anlamda da ayakta kalabilmelerinin yolunu açmak.

     •     Allah Resulü bir devlet için hem olmazsa olmazlar neyse onun yolunu açıyor, hem tüzel kişiliğinin tanınmasını sağlıyor ve hem de kendi ayakları üstünde durabilmenin yollarını buluyordu. Bunun bir parçası da, maalesef bugün bir türlü yoluna koyamadığımız ve istismarcıların da önüne açan, vergi uygulamasının farz kılınmasıdır. Hz. Peygamber ve ilk dönem Müslümanları zamanında devlete verilen verginin zekât olduğu açıktır. Devletin ayakta kalabilmesinin en önemli yollarından biri olarak devlete vergi vermek, Müslümanlara farz kılınmıştır ki, bu zekâtla sağlanıyordu. İslam düşüncesinde zekatın yani devlete vergi vermenin en önemli ibadetlerden biri olarak kabul edilmesi de, bu açıdan son derece önemlidir.


Hanefi hocam, Medine demek, bir bakıma vahyin kemale erdiği süreç demek. Soru genel olabilir, fakat ben tarihî açıdan soruyorum: Vahiy kâtiplerinin titizlikle inen ayetleri kayda geçirdiğini biliyoruz. Buna rağmen niye “filan sure, önceleri çok daha uzundu”, “filan (mevcut Mushaf’ta olmayan) sureler de Kuran’dandır” gibi rivayetler var ortada?


     •     Ben Kur’an tarihi veya Kur’an’ın metinleşme süreci hakkında Müslümanların bir hipotezleri olması gerektiğini düşünüyorum. Bu hususta yazılan çok sayıda çalışmayı okumakla beraber, tamamını okuduğumu iddia etmiyorum. Bu yüzden yazılanlardan değil, okuduklarımdan yola çıkarak konuşacağım. Bana göre Kur’an’ın tamamı kayıtsız şartsız Resulullah zamanında yazıya geçirilmiştir. Benim de kabul ettiğim hipotezim budur. Öncelikle ne kadar sahih görünürse görünsün, Kur’an söz konusu oldu mu, ona zarar verecek ve onun hakkında şüpheye götürecek hiçbir rivayeti asla kabul etmem. Benim bu konudaki bilimsel varsayımım budur. Buna göre de, Hz. Ebu Bekir zamanında yapılan derleme faaliyeti, Zeyd b. Sabit’in sahabenin elindeki metni, daha sonra herhangi bir itiraza mahal vermemek için, şahitlerin de huzurunda, Allah Resulü’nün metninde de yer aldığını ortaya koymak ve dolayısıyla bu metnin toplum tarafından kabulünü sağlamak için yaptığı bir icraattan ibarettir. Yani:

     •     Hz. Ebu Bekir zamanında icra edilen Kur’an’ın toplanması faaliyeti, bana göre de Resulullah zamanında yazılan tüm metinlerin, derlenerek iki kapak arasına alınması yani tabiri caizse ciltlenmesinden ibarettir. Ancak burada benim ayrıldığım nokta ve iddiam şudur: Zeyd b. Sabit, sahabenin elindeki metinlerden bu işi yapmamıştır ve yapamaz da. Çünkü Allah Resülü’nün hazırlattığı ve hayatının her döneminde kâtiplerine titizlikle yazdırdığı, gerekiyorsa okuma yazma bildiği için bizzat kontrol ve tashih ettiği bir metin vardı. Zeyd b. Sabit, bu metni ortaya koymuş ve herkesin elindeki ve ezberindekini de ortaya koymalarını istemiştir. Gelen kişi, elindeki özel nüshasını veya ezberindekini okumuş, zaten hafız ve metne de aşina olan Zeyd de, ilgili yerleri göstererek metinde o kısmın bulunduğunu teyid ve ikrar ettirmiştir. Yoksa onların ellerindeki metinlerden, tashih, takviye ve ikmal yapmamıştır ve yapamaz da. Böyle olduğu için, Hz. Ömer ayet sandığı, recm cümlesini Kur’an’a sokamamış veya sahabe ezberindeki dua türü bazı metinleri, ayet zannettikleri için yanıldıklarını anlamışlardır. Bu yüzden, hamd olsun, Müslümanların ellerinde kaya gibi sağlam bir metin vardır.

     •     Peki, bu şekilde bahsettiğiniz türden rivayetler neden sonradan kitaplarımıza girmiştir? Bunu “rivayet tapınakçılarına” sormak gerektiğini düşünmekteyim. Çünkü çok ilginç, “Garanik rivayetlerini” “zındık uydurması” diye reddedenler, nasıl oluyor da aynı hassasiyeti Kur’an’ın metin yapısı hakkında göstermiyorlar? Bunun tek sebebi, galiba, bu rivayetlerin sahih hadis metinlerinde geçmesidir. O zaman hadisleri reddetmek gibi bir lüksümüz olamayacağına göre, bu rivayetlerin sahih metinlere girmiş, diğer çok sayıdaki uydurmalardan olduğunu veya daha başka sosyal ve siyasal sebeplerle bu konuların gündeme geldiğini söylemek durumundayız.

     •     Daha başka söylenecek şeyler var tabii, ancak bir röportaj boyutunda bu kadarla yetinmek uygun olacak galiba.


Son olarak, Medine’deki davet sürecinden bugün için çıkaracağımız en önemli ders sizce nedir hocam?


     •     Malumunuz Medine devri, siyer ve teşri’ açısından, devletleşme, toplumlaşma ve uluslararasılaşma dönemidir.

     •     Ben Kur’an’ı olduğu gibi, Allah Resulü’nün hayatını da anlamak ve anlamlandırmak için, Mekke ve Medine gibi akademik ayrıştırmalarla anlamayı doğru bulmuyorum. Onun hayatı, her şeyi ve her yönüyle örnek bir hayattır, nasıl ve ne şekilde ele alacağınızla alakalı olarak tabii. Resulüllah tek bir şahıs ve bana göre tavır ve davranışlarında tutarlı ve istikrarlı bir şahıstır. Onu Mekkeli veya Medineli olarak ele almak yanlıştır, zihinlerimizi parçalamaktır ve hatta Kur’an’ı da ötelemektir. Çünkü o, yaşadığı hayat boyunca, bizim karşılaşabileceğimiz birçok durumla karşılaşmış ve bu durumlarda Kur’an’ı hayata geçirmiştir. Onun tek rehberi Kur’an’dır. Sahabe de ona ittibaen, bir problemle karşı karşıya kalınca öncelikle ve sadece Kur’an’a başvurmuş ve onda bulduğunu, hayatına geçirmeyi başarmıştır, çünkü Resulullah’ın hep bu şekilde davrandığını görüyorlardı. Ancak Kur’an’da göremediklerinde, Resulullah’ın uygulamasına başvuruyorlardı.

     •     Öyleyse bize düşen de Allah Resulü’nü örnek alarak onun gibi yapmak yani Kur’an’ı hayata geçirmektir. Bu geçirmenin, Mekke’si veya Medine’si değil, içinde bulunduğumuz şartlarla veya karşılaştığımız olaylarla ilgi ve irtibatı vardır. Önce dünyamızı ve içinde bulunduğumuz durumu bütünüyle anlamalı daha sonra da önündeki her türlü dini metinleri anlamayı öne çıkarmalıdır. Dinî olanı bilip dünyayı bilmemek nasıl irticayı doğurursa, dünyayı bilip dini bilmemek de, mutlak akılcılığı ve sekülerleşmeyi doğuracaktır. Bu ikilemden kurtulmak zorundayız.

 


Yorumlar - Yorum Yaz