• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor

Adnan Demircan ile Mekke Dönemini Konuştuk

Prof. Dr. Adnan Demircan Hoca ile İslâm Davetinin Mekke Dönemi Üzerine Konuştuk…

İlim Dergisi 16. Sayı, Aralık 2016


 


     •     Adnan Demircan Hoca, İslam tarihinin ilk dönemlerine ilişkin çalışmalarıyla biliniyor. Cahiliye Araplarından Emevîlere 23 kitabıyla sahanın telif eser ve tarafsız yaklaşım problemlerini aşmaya gayret ediyor. Mekke dosyamız münasebetiyle ricamızı kırmayarak sorularımızı cevapladı. Nazik icabeti için hocamıza teşekkür ediyoruz.


Adnan Demircan Hocam, dilerseniz siyerle ilgili kişisel tarihinizle başlayalım. Siyere olan ilginiz nasıl başladı, neydi sizi bu alana çeken hususlar?


     •     Siyere ilgim üniversite yıllarında hocalarımızın kitap tavsiyesiyle ve Hz. Peygamber’in (sas) hayatı ve döneminin anlatıldığı İslâm tarihi dersiyle başladı diyebilirim. Daha önce okuduğum bazı kitaplar olmuşsa da bilinçli ilgi üniversite yıllarına dayanır. Bu arada bana İslâm Tarihi’ni sevdiren Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma Hocamı da anmam gerekir. Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde birinci sınıfta dersimize gelmiş ve “Mekke Dönemi ve İşkence” kitabını teksir olarak bize vermişti. Bu teksir nüshayı hala saklarım. Hoca’nın tarzı ve samimiyeti, derse ayrı bir ruh veriyordu. Hem Hz. Peygamber dönemine hem de siyere Hoca’nın derslerinde ayrı bir ilgi duymaya başladığımı hatırlıyorum.

     •     Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde İslâm Tarihi ve Uygarlığı alanında yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamladım. Burada da siyer alanıyla ilgili derslerimizin bize önemli katkıları oldu. Ele aldığım konular, siyere ve hatta cahiliye dönemine gitmemizi zorunlu hale getiriyordu. Bu sebeple çalışmalarımı miladî 500-750 yılları arasındaki dönem yoğunlaştırdım.


Konuya İbrahimî geleneğin bizce kayıp halkasıyla girizgâh yapalım. Vahiy tarihinde Mekke ile ilk defa Hz. İbrahim ve İsmail’le tanışıyoruz; fakat Hz. İbrahim sonrasında oğlu tarafından hanif geleneğin bölgede nasıl sürdürüldüğü meselesi kayıp bir halka sanki. Kâbe’nin inşası ve Cürhümlülerden evliliği sonrasında Hz. İsmail’in nasıl bir mücadele verdiğine ve bu bölgeyi son peygamber için nasıl hazırladığına dair kaynaklarda bilgi var mı acaba?


     •     Hz. İbrahim’in Mekke’ye geldiği ve Hz. İsmail’in burada peygamber olarak yaşadığı hem Arap geleneğinin bilgi kaynaklarından hem de Kur’ân-ı Kerim’den bilinmektedir. Hz. İbrahim’in yaşadığı dönem m.ö. 2200-2000 yılları arasındadır. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemle Hz. İbrahim’in yaşadığı ve Mekke ile ilişki kurduğu dönem arasında yaklaşık 2500 yıl var. Hz. İsmail dönemi de öyle. Bu durumda elimizdeki tarihî bilgiler, onların faaliyetleri ve bu faaliyetlerin etkisi hakkında ikna edici tespitlerde bulunmamıza imkân vermemektedir. Mekke ve civarında daha başarılı bir tebliğ faaliyeti olmuşsa da bunun bütün Arapları etkileyecek bir boyuta ulaştığına dair elimizde delil mevcut değil. En azından güneyde ve kuzeyde yapılan kazılardan hareketle putperestliğin, tevhit inancıyla birlikte yaşamaya devam ettiğini söyleyebiliriz. Hz. İbrahim’in ve Hz. İsmail’in yaşadıkları dönemde tebliğ ettikleri tevhit inancının zamana yayılarak şirk unsurlarıyla karışmış olması muhtemeldir.

     •     İslâm’ın doğduğu coğrafyada putperestler de, Yahudi ve Hristiyanlar da dinî geleneklerini Hz. İbrahim’le ilişkilendiriyorlardı. Bu ilişkinin canlı olarak mevcudiyeti Arapların önemli bir kısmının Hz. İbrahim’in ve Hz. İsmail’in tebliğlerine değer verdiklerini ve onu sahiplendiklerini göstermektedir. Ancak putperestliğin Arabistan’daki serüveninin açıklamaya ihtiyaç duyulan birçok yönünün olduğunu da söylemeliyiz.


Hz. Peygamberimizin (sas) hemen öncesinde Mekke toplumunun niteliği eskiden beri tartışma konusu biliyorsunuz. Hatta Hz. Peygamber’in (sas) Doğduğu Çevre ve Toplum kitabının ilk yazısında, Müslüman tarihçilerin cahiliye insanlarını eleştirme eğilimine değiniyorsunuz. Aynı krizi bugün birçok insan yaşıyor. Peygamberin gelmesine olan ihtiyacı ve vahyin aydınlığını anlatırken cahiliye Mekke’sini yerin dibine sokuyor; lakin yine Hz. Peygamber’in ve vahiy dilinin Araplardan seçilmesi açısından aynı toplumu asil ve seçkin hususiyetleriyle anıyoruz. Nedir doğru yaklaşım hocam?


     •     Cahiliye ile ilgili algımızda sözünü ettiğiniz yerici yaklaşımın etkileri bariz bir şekilde görülmektedir. Allah’ın gönderdiği son elçi, Araplar arasından ve VI.-VII. asır Mekke’sinden seçilmiştir. Bu toplumun sapmaları ve yanlışları vardı ki öncelikle onları, daha sonra da bütün insanları düzeltecek olan bir peygamber gönderilmiştir. Bunu söylemek elbette yanlış değildir. Ancak bütün yanlışları bir döneme atfetmek, bir dönemde sadece yanlışların meydana geldiğini iddia etmek doğru olmasa gerekir.

     •     Hz. Peygamber Mekkelilerle mücadele ederken onların yanlışlarını düzeltiyor, doğru ve erdemli davranışlarını daha da olgunlaştırıyordu. Hz. Peygamber’in mücadelesini sadece olumsuz bir zeminde meydana gelmiş bir mücadele olarak nitelendirmek doğru olmaz. Allah Elçisi, hayatının üçte ikisini her yönüyle yerdiğimiz ve yerin dibine batırdığınız bir toplum içerisinde geçirmiştir. Oysa kendisi hayatıyla ve davranışlarıyla insanlar için örnek bir kişilik olduğu gibi, arkadaşları arasında da bu özelliklere sahip başka kimseler vardı.

     •     Allah Resûlü bu toplumda çocuklarını büyüttü, ticaret yaptı, arkadaşlıklar kurdu, komşuluk ve akrabalık ilişkileri geliştirdi. Sonuç itibariyle her toplumda iyilikler olduğu gibi kötülükler de vardır. İslâm iyilikleri koruyup geliştirmiş kötülükleri ise engellemiştir. Herhangi bir toplumu ele aldığınızda aynı durumun onlar için de söz konusu olduğunu söylememiz mümkündür. Şunu söylemek yanlış olmasa gerektir: İslâm’ın geldiği coğrafya ve toplum, insanlığın ortalamasını ifade eder. Hz. Peygamber’in mücadelesini meselenin bu yönünü dikkate almadan anlamlandırmak oldukça zordur.

     •     Hz. Peygamber İslâm’ı tebliğ ederken muhatap olduğu insanların diliyle konuşmuş; onların anladığı kavramları kullanmış; dini Allah’a has kılmak üzere onları muhatap kabul ederek hak inanca davet etmiştir. Dini tebliğ etmenin başka bir yolu da yoktu. Bilindiği gibi Hz. Peygamber’in muhatapları Allah’a inanıyorlardı. Ancak onların Allah inancı, Allah’ın bizden istediği inancın dışına çıkmıştır. İnancı, ahlakı ve ameli arındırmak için Hz. Peygamber, son ilahi mesajı tebliğ etmiştir. Burada söylediklerimiz, Allah Elçisi’nin muhataplarının hayatlarında yanlışlıklar olmadığını, bazı sıkıntıların yaşanmadığını göstermez. Bilakis yaşanan birçok sıkıntıların olduğu bilinmektedir. Bu manada günümüzde olduğu gibi Mekke toplumunda da doğruların yanında yanlışlar hayat bulabilmiştir. Biz toptan kabul ve toptan reddin yanlış olduğu kanaatindeyiz. Olması gereken, sağlıklı yorum yapmamıza imkân verecek bir fotoğraf çekmektir. Bu fotoğrafın çekilmesi için de farklı açıların hesap edilmesi gerekir.


O zaman bu söylediklerinizi içine alacak şekilde şunun hikmetini öğrenelim sizden: Sizce vahyin beşiği olarak neden Mekke, ilk muhataplar olarak neden Araplar seçildi? Bu soruyu özellikle Kabile Topluluklarından Akide Toplumuna kitabınıza ruh veren kadim kültürlerin İslâm dininin tarihsel serüveni üzerindeki etkisi bağlamında soruyoruz.


     •     Kuşkusuz vahyin ilk muhataplarının neden Mekkeliler olduğu hususunda hakikati tam anlamıyla ifade edebilecek bir bilgiye sahip olduğumuzu söyleyemeyiz. Bu konuda yapacağımız yorumlar, hikmeti araştırma kabilinden değerlendirilmelidir. Bunun ötesinde söylenebilecek fazla bir şeyimizin olmadığı açıktır. En azından Mekke’nin ve vahyin nazil olduğu dönemin seçilmesi, Hz. Muhammed’in peygamber olarak gönderilmesi hususunda yapabileceğimiz yorumların ihata edici olabilmesi için o dönemi tam anlamıyla bilmemiz gerekir. Oysa mevcut bilgilerimiz, ancak sınırlı tasvirler yapmamıza imkân vermektedir. Bu çerçeveyi belirledikten sonra şunu ifade edebiliriz ki Mekke ve civarı hem burada yaşayan insanların yapısı, hem din ve kültürü, hem de ekonomik ve siyasi özellikleri bakımından dikkat çekicidir. Esasen burada bir devletin bulunmaması, Hz. Peygamber’in yapacağı tebliğe karşı muhataplarının tepkilerinin şekillenmesinde ciddi anlamda etkili olmuştur. Öte yandan Araplar arasında kabileci bir yapının hâkim olması, bir taraftan Allah Resûlü’nün -çoğu Müslüman olmadığı halde- ailesi tarafından korunmasına, ayrıca diğer kabilelere mensup birçok müşrikin İslâm’a karşı direnç göstermesine sebep olmuştur. Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu dinî, sosyal, siyasî ve ekonomik değişimin bu vasatta başarılı olduğundan hareketle söz konusu dönemin bu özelliklerinin de dikkatten uzak tutulmaması gerektiği ifade edilebilir.


Müsaadenizle bir tersten okumaya geçelim. İstişrakî yorum malumunuz: “İslâmî öğretinin Yahudi-Hıristiyan kaynakları ya da Arapların yanı başlarında hayran oldukları Hristiyan medeniyetlerinin tektanrıcılık fikirleri üzerindeki etkisi biliniyordu. Bu gerçek, Muhammed’in Mekke’deki reform arayışıyla, Varaka gibi ehl-i kitap büyüklerle görüşmeleri sonucu dinî bir ıslahat düşüncesiyle birleşince, ortaya İslâm denen yeni sistemin ilk görüntüleri çıkmaya başladı…” Bizim için bu okuma biçimini -dinî değil tabi- tarihsel açıdan gerçek dışı kılan nedir sizce?


     •     Hz. Peygamber’in getirdiği vahiy ve bu vahyin pratiği ile ilgili binlerce belgenin, Müslümanlar tarafından mevsukiyeti tartışılan bazı rivayetlere veya bağlamından koparılarak okunan birtakım anlatımlara dayanarak Yahudi ve Hristiyan kültürünün etkisiyle bir din inşa ettiğini ileri sürmek, ilmî sorumluluk açısından doğru olamaz. Öte yandan elimizdeki veriler Hz. Peygamber’in getirdiği inancın Hristiyan ve Yahudi inancının birçok tartışmalı konularını ve yanlışlıklarını düzeltme iddiası da taşımaktadır.

     •     Hz. Peygamber’in görüştüğü kişilerin etkisinde kalarak bir din inşa ettiği iddiası, modern dönem insanının hayalleriyle ve zanlarıyla ürettiği bir iddiadır. Kaldı ki Hz. Peygamber’in işaret edilen görüşmelerden söz konusu etkinin meydana gelmiş olduğu iddiası, bir iddia olmanın ötesinde bir ithamdır.

     •     Varaka b. Nevfel ile yapılmış olan kısa bir görüşmenin yahut başka Hristiyanlarla yapılan görüşmelerin İslâm dininin temelini oluşturduğu iddiası, İslâm dininin bütün nüzul sürecine yayılmalıdır ki temellendirilebilsin. Oysa Hz. Peygamber’in yaptığı görüşmeler bir devamlılık ve insicam taşımamaktadır. Ayrıca İslâm dininin inanç sistemi, akidesi, ahlakı muamelatı uzun bir dönemde yaşanmış ve tebliğ edilmiştir.

     •     Hz. Peygamber’in hayatına baktığımızda onun en önemli özelliğinin getirdiği mesajı hem yakîn bir bilgiyle kabul etmesi, hem de yaşamasıdır. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse kendisi orucu tebliğ ederken diğer Müslümanlardan daha fazla oruç tutmuş, namazı tebliğ ederken onlardan daha fazla namaz kılmıştır. Bütün yaşantısını Allah’ın rızasına tahsis etmiş; hiçbir zaman kendisi için herhangi bir maddi çıkar temin etmeye yönelmemiş, ömrünü İslâm’ı tebliğe adamış; her yönüyle insanlara örnek olan bir şahsiyetin -haşa- bir şarlatan olarak gösterilmesi insan aklıyla alay etmenin bir başka ifadesi olmalıdır.


Siz İslâm Tarihinin İlk Döneminde Birlikte Yaşama Tecrübesi kitabınızla ilginç bir çıkış yapıyorsunuz. Oysa Mekke, genel kanaate göre, düşmanla mücadele ve çile dönemi. Buradan farklılıklarla bir arada yaşama tecrübesini nasıl çıkarıyorsunuz?


     •     İslâm’ın hedefi, yeryüzünün ifsat etmek değil, ıslah etmektir. Hz. Peygamber bütün hayatını İslâm’ı tebliğ edebileceği vasatlar oluşturmak, insanlarla hakkaniyet ve adalet ölçüsünde ilişki kurmak gibi temel ilkeleri ihya etmek üzere geçirmiştir.

     •     İslâm’ın tarihi diğer din ve kültürlerle bir arada yaşama ve onlarla iyi ilişkiler kurma başarılarıyla doludur. Belki Müslümanların diğer din mensupları ile değil kendi aralarında kurdukları ilişkilerde siyasi çatışmaların doğurduğu sorunlarla daha yoğun bir şekilde ilgilenmek zorunda olduklarını söylememiz sağlıklı bir yaklaşım olur.

     •     Yahudilerin ve Hristiyanların İslâm dünyasında asırlar süren uzun varlıkları, onların dinî hayatlarında, ekonomik ve sosyal ilişkilerinde önemli atılımlar yapmalarına imkân vermiştir. Aynı şekilde diğer din mensupları da kendi inançlarını Müslümanların arasında rahat bir şekilde yaşamışlar, kültürlerini geliştirmişler, dinleriyle ilgili kendi dilleriyle kitaplar yazabilmişlerdir. Hz. Peygamber’in Mekke’de bu vasatı oluşturamamasının sebebi kendisi değil, muhatabı olan müşriklerin tahammülsüzlüğüdür.

     •     Mekke’de Müslümanlar baskıya maruz kalmışlar, ezilmişler, kendilerine haksızlıklar yapılmış, memleketlerinden sürülmüşler ve cinayetlere maruz kalmışlardır. Bütün bunlara rağmen Hz. Peygamber müşriklerle iletişim kurmanın yollarını bulmak için büyük çaba harcamıştır.

     •     Medine dönemine gelindiğinde Hz. Peygamber’in her zaman savaş meydana gelmeden önce barış yolunu tükettiğini, başka çare kalmadığı durumlarda da savaşı sadece sorunu giderici son seçenek olarak kullandığını söylememiz gerekir. Nitekim Allah Resûlü’nün onlarca askeri faaliyetine rağmen bu dönemde hayatını kaybeden insanların sayısı oldukça azdır.

     •     Hz. Peygamber’in karşılaştığı muameleye bakılırsa, onun müşriklere karşı tutumunun oldukça kuşatıcı ve iyi niyetli olduğunu söylememiz mümkündür. Yine Yahudilerin Hz. Peygamber’e karşı tutumlarındaki tahammülsüzlüğe rağmen onlarla iletişim kurma imkânları arama tavrıyla karşılanmışlardır. Fotoğrafa bir bütün olarak bakmadığımızda, Hz. Peygamber’in hayatındaki bazı olayların bütünden koparılarak yorumlanması halinde bu dönemi sadece savaş dönemi olarak tasvir edebiliriz. Ancak böyle bir değerlendirme, eksik ve yanlış olacaktır. Bize göre Hz. Peygamber, dinin ıslah edici rolünü yaşadığı sürece hem Mekke’de ve hem de Medine’de hayata geçirmeye çalışmıştır. Eğer Mekkelilerin tahammülü olsaydı Allah Elçisi, İslâm’ı burada yaşar, onların hayatlarına, dinî yaşantılarına bir nitelik kazandırırdı.


Cahiliye Mekke’sinden sonra Hz. Peygamber yorumunda şekillenen ikinci bir krize değinelim dilerseniz. Bir tarafta menkıbe ve mucizelerle örülü, diğer tarafta strateji ve akılcı izahlarla aktarılan bir peygamber imajı var. Peygamberimizin küçükken göğsünün yarılması, müşrik bayramlara katılmasının engellenmesi, Bahira olayı, mağarada güvercinin ve örümceğin yuva tutması gibi mucize rivayetleri üzerinden konuyu ele alırsak, sahih siyer anlatımı ve peygamber algısı nasıl olmalıdır?


     •     İşaret ettiğiniz gibi kaynaklarımızda iki farklı peygamber anlatımıyla karşılaşıyoruz. Bunlardan biri, bir beşer olarak Hz. Muhammed’in hayatı ve mücadelesini, duyguları ve ilgilerini ihtiva etmektedir. O, bir insan olarak elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmakta, karşılaştığı problemleri çözmek için sorumluluk yüklenmektedir.

     •     Her yönüyle bize örnek olan, hayatımızda karşılığı bulunabilen, bizimle örtüşen bir hayattan söz ediyoruz. Allah Resûlü’nü anlatan bu metinlere baktığımızda birçok açıdan kendimizi görebiliyoruz. İşte rivayetlerin önemli bir kısmında anlatılan peygamber, bizim hayatımızda da karşılığı olan bir peygamberdir. Kur’ân-ı Kerim’in anlattığı Hz. Muhammed’in de buna büyük ölçüde uyduğu görülmektedir.

     •     Allah Elçisi’ne ilk inanan Müslümanlar, mucize gördükleri için inanmış değillerdi. Onlar, kendilerinden olan ve daha önce hayatının birçok anına şahit oldukları ve kişiliğini bildikleri bir insanın Allah’tan vahiy aldığına inandılar. Bir beşerin ilahî mesajı tebliğ faaliyetinin etkisinde kaldıklarını, ona imanlarının temelinde kendisine duydukları güvenin yanı sıra getirdiği mesajdan etkilendiklerini söylemek mümkündür.

     •     Hz. Peygamber’den sürekli mucize talebinde bulunanlar, Müşrikler ve inkâra şartlanmış olanlardır. Müslümanlar, baştan itibaren Allah Resûlü’nün doğru söylediğine inanarak İslâm’ı kabul etmişlerdir.

     •     Ana hatlarıyla anlatmaya çalıştığımız bu Peygamber’in yanında bir de hayatının mucizevî boyutu anlatılan bir elçiden söz edebiliriz. Kaynaklarda bu tür rivayetler de vardır. Hz. Peygamber’le ilgili mucizevî anlatımlarda zaman içerisinde artış meydana gelmiş olması, bu rivayetlerin tarihçi hassasiyetiyle ele alınmasını zorunlu hale getirmektedir. Ancak bu tetkik, bir peygamberin mucize gösterip gösterememesi problemiyle ilgili değildir. Zira tarihçinin bu konuda menfi ya da müspet anlamda ispat görevi yoktur.

     •     Esasen Müslümanlar, peygamberlerin mucize gösterebildiklerine, üstelik bazı peygamberlerin mucize gösterdiklerine inanmaktadırlar. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen bazı peygamberlerin eliyle gerçekleşen mucizeler anlatılır. Yine mucizenin Allah’ın dileğiyle ve Allah tarafından gerçekleştirilen hakikatler olduğuna da iman edilmektedir. Ancak burada söz konusu edilen husus, Hz. Peygamber’e nispet edilen mucizelerin hangilerinin tarihî gerçekliğe sahip olduğu, hangilerinin kurmaca, hangilerinin algı sapması neticesinde yorumlanmış doğru rivayetler olduğuna karar vermek için bu rivayetlerin kritik edilmesi gerektiğidir. Aksi takdirde beşerî yönü vurgulanan peygamberle mucizevi yönü vurgulanan Peygamber’in aynı kişilik olup olmadığı meselesi de gündeme gelecektir.


Belki müstakil çalışma olarak ilk defa sizinle tanıştığımız bir konu var: İslâm tarihinde Arap-mevalî ilişkisinin izdüşümleri… Yazdıklarınıza bakılırsa, divan görevinden fırkalaşma faktörlerine kadar mevalînin baskınlığı sözkonusu. Peki, Mekke dönemine nasıl yansıyor Arap-mevalî ilişkisi?


     •     Mevali denen Arap olmayan müslümanların yoğun bir şekilde İslâm’a girişleri dört halife döneminde başlamış olmakla birlikte onlarla ilişkiler çerçevesinde ortaya çıkan sorunlar daha çok Emeviler döneminde gündeme gelmektedir.

     •     Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemde Mekke’de Arap olmayan Müslümanların sayısı oldukça azdı. Burada daha çok köle olarak Mekke’ye getirilen insanlardan söz edilebilir. Diğer taraftan bu insanların Mekke’de fazla bir varlıkları mevzubahis değildir.

Mevali kavramı, Arap olmayan Müslüman unsurlar için Emeviler döneminde kullanılmaya başlanmıştır. Bu da Arap kültüründen beslenen bir tercihtir.

     •     Hz. Peygamber döneminde Arap olmayanlardan Müslümanlığı benimsemiş birkaç kişinin ismi özellikle öne çıkarılmaktadır. Bunlardan biri Habeş kökenli olan Bilal, bir diğeri İran kökenli Selman ve bir üçüncüsü de Rum kökenli olduğu söylenen Suheyb’tir. Kaynaklarda Süheyb’in esasen Arap kökenli olduğuna dair rivayetler de mevcuttur. İster Arap olsun ister diğer milletlere mensup olsun, bu kişilerin Hz. Peygamber’in emir ve tavsiyeleri doğrultusunda Müslümanlar arasında saygın bir konuma sahip olduklarını görüyoruz. Ancak daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi bu dönemde Arap olmayan Müslümanların sayısı oldukça azdır. Emeviler zamanında onların sayısı arttıkça hem devlet yönetiminde daha çok söz sahibi olma, hem de devlet gelirlerinden paylarını ve haklarını alma çabaları ortaya çıkmıştır. Bu da kaçınılmaz olarak İslâm medeniyetinde bir kültürel ve siyasi çatışmaya yol açmıştır. Şunu ifade etmek mümkündür ki İslâm medeniyetinde mevalinin sahip olduğu güç ve etki ile Arap-mevali ilişkisi ve çatışmasının doğurduğu sonuçlar, çoğu zaman farkında olunmadan ihmal edilmiştir.


Mekke dönemine bir başka açıdan, siyasal İslâm ya da dinî devlet bağlamında yaklaşacak olursak, Mekke ancak ahkâmı ve kurumlarıyla Medine ile tamamlanan yarım bir süreç mi yoksa müstakil bir dinî yaşantı safhası mı? Bu dönemdeki devletsiz ve siyasallaşmamış dinî tabloyu öğrenmek istiyoruz. Konu bugün İslâm’ın iktidar talebi gibi tartışmalarla malum, sık sık gündeme geliyor.


     •     İslâm, Hz. Peygamber’e vahyedildiği andan itibaren bir dindir ve bu dini yaşantı o dönemde yaşayan Müslümanlar açısından bağlayıcılık ifade eder. Hz. Peygamber Medine’de yaşarken vefat etmiş Müslümanlar olduğu gibi Mekke’de yaşarken de vefat etmiş Müslümanlar vardır. Örneğin Allah Resûlü’nün zevcesi Hz. Hatice validemiz Mekke’de vefat etmiştir. Bu dönemde ahkâmın birçoğu henüz teşri edilmemişti. Teşri edilmeyen bu ahkâm sebebiyle onun yaşadığı dinî hayatın ya da Müslümanlığının eksik olduğunu söylememiz mümkün değildir. Hz. Muhammed’in peygamberliğiyle başlayan İslâm süreci ya da nüzul dönemi Allah Resûlü’nün irtihali ile son bulmuştur. Hz. Peygamber Mekke’de de dini yaşamıştır. Devlet yönetimine sahip olmak, İslâm açısından temel hedef değil, araçtır. Burada esas olan, Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşamaktır. Bireyin hem ferdî, hem de toplumsal hayatında Allah’ın rızasını hedeflemesi ve gözetmesi belirleyicidir. Eğer Müslüman bunu yaşayabiliyorsa o zaman yaşadığı ortam İslâm’ın hâkim olduğu ortamdır.

     •     İslâm’ı bir siyasî proje olarak düşünmek ve buna yoğunlaşmak bizi bazı açılardan zaafa düşürmektedir. Örneğin İslâm’ın ahlakı, muamelatı, sosyal ilişkilerimiz, itikadî meselelerdeki bağlılığımız ve sadakatimiz geri plana itilebilmektedir. İslâm’ı bir bütün olarak düşündüğümüzde, itikat, ahlak ve amelin siyasetten bağımsız düşünülmemesi gerektiğini görürüz. Hz. Peygamber de bu şekilde yaşamıştır. İslâm’ı parçalayarak değil, bir bütün olarak yaşamaya çalışmış ve onu Müslümanlara bu şekilde öğretmiştir. Hz. Peygamber döneminde Mekke’de de, Medine’de de durum bundan ibarettir.

Meseleye sırf iktidar açısından bakıldığında birçok şeyin eksik kalması kaçınılmaz olur. Buradaki sözlerimizden iktidarın önemsenmediği anlamı çıkarılmamalıdır. Söylemek istediğimiz şey, vurgunun bütüne yapılması ve modern okumaların, Peygamber Efendimiz dönemine giydirilmemesidir.

     •     Sonuçta iktidarda olmak, Allah’ın rızasına nail olmaya hizmet etmeyecekse Müslümanlar açısından bir kazanım değil, onlara yüktür. Müslüman, iktidardan uzaktayken de iktidardayken de imtihan edilir. İktidarda olmak, imtihanı kazanmak için yeterli değildir. İktidar gücünü doğru bir şekilde kullanması halinde Müslüman imtihanı kazanır. Kuşkusuz İslâm’a bir bütün olarak baktığımızda konuyu iktidara sahip olma ekseninde değil, iyi birer Müslüman olma iradesi ortaya koyup koyamadığımız bağlamında değerlendirmeliyiz.


Hocam, yorduk sizi. Son olarak Mekke dönemine veda ederken, bu süreçten günümüz Müslümanlarının çıkarması gereken en önemli ders nedir size göre?


     •     Alacağımız ders, bir bütün olarak İslâm’ın hayatımıza hâkim kılınması olmalıdır. Hz. Peygamber’in hayatını parçalamak ve mücadelesini bu manada ayırmak çok sağlıklı olmasa gerekir. Burada ifade edilmesi gereken bir husus şudur ki Allah Resûlü’nün hayatından, Mekke döneminden ve Medine döneminden ders alabilmemiz, o dönemin olduğu gibi buraya taşınmaya çalışılmasıyla değil, dönemin bugünün koşulları çerçevesinde doğru bir şekilde okunmasıyla mümkündür. Zira Mekke dönemi ve Medine dönemi tarihte bir defa yaşanmıştır ve tekrarı yoktur. Ancak buradaki yaşanmışlıktan değer üretmek, onu hayatımıza taşımak, hayatımızda anlamlandırmak hem mümkündür ve hem de bir Müslüman olarak yükümlülüğümüzdür.


Adnan Demircan hocam, tüm ilim talipleri ve siyer salikleri adına gerçekten teşekkür ediyoruz…


     •     Ben teşekkür ediyor, ilginizin bereketli okumalara ve çalışmalara dönüşmesini temenni ediyor, size, bize ve okuyucularımıza mümince bir hayat diliyor, selam ve muhabbetlerimi arz ediyorum.


Yorumlar - Yorum Yaz