• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor

Barbaros ÇAKIROĞLU

Barbaros ÇAKIROĞLU // Son Medreseliler

İlim Dergisi 33. Sayı Aralık 2018 - Ocak 2019


     



         • 80’li yıllarda geçen çocukluğum adına söyleyeceğim bir şeyler varsa, İstanbul’un ilçesi Çağlayan’da, mahalle kültürünün yoğun yaşandığı, akşamları gökyüzüne bakarak birtakım şekiller çıkarıp birbirimize işaretle sohbet ederek, gündüzleri bazen halı yıkayan teyzelerle, bazen mahallenin ablaları anlaşılmasın diye kuşdili konuşurken, abilerin grup şeklinde sanki en derin meseleleri çözüyormuşçasına koyu muhabbete daldıkları keyifli bir çocukluk geçirdim diyebilirim. Belki 3 yıl, ama benim için bir ömürdü. Arkama baktığımda pişman olmadığım bir ömür görürüm orada.

         • Kader buradan beni Zeytinburnu ilçesine götürecek, orada ilkokulu bitirip İmam Hatip’in ilk senesinde hafızlık isteği gelecek ve yine İstanbul-Fatih semtine gidip hafızlığa başlatacaktı. Kimin aklına gelirdi böyle olacağı? Ailemle ayrılışım ilk o zaman oldu. Uzun bir ayrılık başlayacaktı. Kursun tam 13 yıl benden aldığı ailem oldu verdiği ise aile sevgisi... Hafızlık yaptığım için zerre pişman değilim. Anlattıklarım kesinlikle şikâyet değil; olanı söylemek, olmaması gerekenleri belirtmek...

         • Kişilik olarak duygusal ve hayalci olduğumdan ailemden bu kadar ayrı kalırken içimdeki bu sevgiyi başka yerlerde arayacak, ama bulamayıp pişman olacaktım. Bana göre bütün bu ayrılıkların, kavgaların, nefretin sebebi aile olamamaktan geçiyordu. Evet, hafızlığın ilk çeyreğine İsmailağa cemaatinin meşhur hocalarından, Aynalı Kemal, Kasımpaşalı Kemal lakapları ile meşhur, belki de etkilendiğim en nadide insanlar arasında ilk sıralara girecek olan Kemal Efendi’de başladım. Birçok yerde görülebilecek kötü idare sonucu kurstan atıldım. Suçum ezberlerimi zamanında yapamamamdı. Ne kadar büyük değil mi?! Halbuki ben bana dünyalık gelecek vaat etmeyen bir hayatı kendi isteğimle seçiyorum, ama ezberleme kabiliyetim zayıf. Evet evet, çok büyük bir suç bu! Gerçekten doğru yapmışlar.

         • Bu hadisenin ardından küçük çaplı travma geçiriyor ve kendimi Tabak Yunus Kuran Kursu’nda, benim için en değerli insan olan Ahmet Hoca’nın dizinin dibinde buluyorum. Burada hafızlığı tamamlıyorum. Ne travması, bir şey olmamış ki, demeyin. Çünkü o kadar içliydim ve ideallerim o kadar büyüktü ki gerçekte küçük olduğumu yirmi sene sonra anladım. Bu nedenle normal yaz esintisi bende bir fırtınaya dönüşüp içimdeki büyük çınarları yerinden söküyor ve canımı yakıyordu. Hep bir ifrat ve tefrit içinde yaşadım.

         • Bizim zamanımızda Mehdi’nin askeri olacağını zanneden gruplar vardı. Hindistan’daki gibi keşif bakan aldanmış Müslümanlar... Çok farklı ve zıt görüşlere sahip insanlar gördük. Ne uzun tartışmalara girdik ne uzunca konuştuk... Dedim ya hayalimiz büyük, hedef büyük. Şimdi düşünüyorum da hayalleri insanın kendinden büyük olmaması gerekir. Yoksa söylediğin küçük sözler büyüyüp karşına dikiliyor ve sana tokat atıyor da cevap veremiyorsun. Asi bir evlat gibi ne atabiliyor ne satabiliyorsun. Küçüktük, hafızlık bitmiş, Arapça öğrenme isteği var. Okuyup allame olacağız. Türkiye’de fıkıh, hadis, tefsir, nahiv, sarf, belağat ve usul gibi daha birçok alanda önce kendimiz yetişecek, sonrasında talebeler yetiştirecektik. Öyle ya o zaman hadi istediğimiz gerçekleşip İslam’ın istediği bir düzen gelse, her ile bizim dediğimiz gibi bir âlimi atamak gerekecekti. Bu çok zor gözüktüğünden daha da iştah kabartıyordu.

         • Aradan geçen zamanla 1998 yılında İstanbul-Vefa’da çok değerli bir hocamız olan Tacettin hocayla tanıştık. Doğu usulü Arapça tedrisatıyla benim ilk medrese deneyimim başlamış oldu. Burada ciddi kazanımlarım oldu diyebilirim. Çok güzel günlerdi. Sorsalar yine orada başlamak ister misin, düşünmeden evet, cevabını veririm. Biz orada çocuktuk ve aslında çocuk gibi saftık. Fakat amiyane tabirle zamane genci değildik. 18 yaşındaydım ve her zaman yaşlıyım derdim kendime. Çok zorlandım, zira insanın kendi dilini bilmeden başka dil öğrenmesi kadar saçma sapan öğretim metodu yoktu. Bizde oluyordu işte ve bu yanlış tecrübeden nasibimizi aldık elhamdülillah. Medrese müfredatından çok eski kitapları okuduk, anlamaya çalıştık. Gerçek dertleri konuştuk; Irak işgali, Afganistan, Çeçenistan, 11 Eylül, Vehhabilik, Nur Cemaati, tarikatlar, Selefiler ve daha bir sürü mevzu…

         • Bu konuşmalar sadece tartışma olduğundan ve gerçek anlamda yapabileceğimiz, o günkü şartlara bağlı bir yoksul doyurmak, hasta ziyareti yapmak, bir yetim bakmak gibi insani dokunuşlar diyebileceğimiz onlarca, yüzlerce kalbe hitap edecek eylemlerimiz olmadı. Bu nedenle ilerde bu konuşmanın zararını anlatmak için zaman zaman “bu şekilde konuşmak yerine film izlerim daha iyi” gibi serzenişlerim olacaktı. Hala aynı fikirdeyim. Kullara kulların isteyeceği şeyleri sorun, Rabbin soracağı şeyleri sormayın, düşüncesindeyim. Evet, medreseler bizim hayalimizi kaldıracak seviyede olmadığı gibi bizim de medresede okumamızın bir anlamı olmadığı düşüncesine çok kere kapıldım. Şimdi hızlıca geçmişe baktığımda, o kadar ihtiyaç var ve o kadar değerli ki hep gittiğinde mi anlar insan bunları? Belki, ama ben hala ümitvarım. Çünkü biz son kalenin son bekçileri olarak hala yaşıyoruz.




         • Sonraki süreçte Yunus Emre misali bu medresede bir şey öğrenemedim, diyerek Suriye’de Şam’a gittim. Yıl 2002. Orada birçok meşhur âlim tanımak, ders halkalarına girmek ve bunlardan bereketlenme şerefine erdim. Fethu’l-İslam’da okuduğum süre boyunca bir yandan ilimlerinden istifade ettiğim Abdurrezak Halebi, Salih Farfur ve Vehbe Zuhayli gibi âlimler… Şunu farkettim ki benim hayallerim, daha doğrusu medrese talebesinin hayali Suriye’den daha büyük, hatta dünyadan da büyüktü. Mevcut eğitim dünyadaki mevcut duruma çözüm sunabilecek bir metot değildi. Zamanla şunu anladım: O koskoca ilim irfan denizi son dalgalarını vuruyormuş bize. Şimdi özlüyorum bilmesem de o denizde yüzmeyi ve yanmayı istiyorum güneşinde her ne kadar yaksa da tenimi...

         • Sonuç için söylenecek sözler, başlanmış bir sevda sonucu ayrılık veya vuslat ile biten bir olayda söylenebilir. Şimdi ondan uzakta, bir katılım bankasında çalışıyor olsam da benim medrese sevdam bir aşktı kavuşamadığım. Bu yönde sadece o aşkı anlatmak, onu övüp etrafında pervane olmaktı emelim. Bana kendimi anlamam ve insan olmanın ağırlığını, geçmiş üzerinden gelecekle bağ kurmamı ve bazen hepsini kenara bırakıp atmayı, bazen her şeyi inkâr etmeyi, yine her şeye inanmayı; neden, niçin, nasıl sorularını sormayı, bazen de susmayı; en önemlisi dünyada var olan tüm bilginin, iyilik ve kötülüğün insanın kendisinde olduğunu ve aslında medresenin insanın kendisinden başka bir kitabın daha yazılıp okutulamayacağını yani medresede okuyanın da okutulanın da sen olduğunu hissettirdiği için kendisine kendimi borçluyum.


Yorumlar - Yorum Yaz