• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor

31. Sayı Soruşturma

Temel Çevre Krizimiz Nedir?

İlim Dergisi 31. Sayı Kısa Soruşturması 
Temmuz-Ağustos 2018


 Prof. Dr. Mehmet EVKURAN

Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

   •    Bir düşüncenin, inancın ya da dünya görüşünün sahici ve kalıcı oluşu, dünyaya ve insana gerçek bir temasla ‘dokunması’na bağlıdır. Dikkat edilsin; tasdik ya da inkâr içeren dokunuşlardan değil, aksine ‘insanı görmek’ten söz ediyorum. İnandığımız/bağladığımız söylem, dünyayı mutlaklaştırmamalıdır ya da tersine onu aşağılamamalıdır. Din anlayışımızın güncel, sahici, yaşanabilir, çekici, parlak olup-olmadığının göstergesi, insanlık sorunlarına dair söylem ve duruşlarımızdır.

   •    Çevre sorunları sadece inanca, ahlâka ve ilkelere dayalı hayat formlarını değil, bizzat hayatın kendisini tehdit etmektedir. Öyle görünüyor ki, hızla yaşanmaz hale gelen dünyada kendisine atıfta bulunması mümkün olacak tabiat-toplum ilişkisi de yok olmaktadır. Yeni referanslarımız sanal dünyaya kaymakta ve gerçeklik algısı kaybolmaktadır. Böyle bir dünyada geliştirilen dindarlıklar da, Kur’an’ın sıkça atıfta bulunduğu Tanrı-tarih-toplum ilişkileri zaafa uğramaktadır. Birer medine-i fâsite’ye  (sin city-günah şehri/günahkâr şehir) dönüşen şehirlerde din de hızlı biçimde metalaşmaktadır.

   •    Önümüzde üç seçenek bulunmaktadır.

   •    1- Çevre tartışmalarına hiç girmemek, bildik dinî gündemi izlemek.

   •    2- Tüm ilgimizi çevre sorunlarına yoğunlaştırmak ve diğer tüm dinî sorunları çevre üzerinden okumak.

   •    3- Çevre tartışmalarına katılmak ve onu da içine alan varlık, bilgi ve değer eksenli kapsamlı bir gündem oluşturmaya çalışmak.

   •    Seçeneklerin sunumundan da anlaşılacağı üzere üçüncüsünün tercih edilmesi gerektiğini savunuyorum. Müslümanlar güncel kriz ve sorunlarla ilgilenip çözüm üretmeye çalışarak inanç ve düşüncelerini güncelleyebilirler. Bu açıdan çevreye dair tartışmaları, bizi bugüne davet eden ve gözümüzü dünyaya açan fırsatlar olarak değerlendiriyorum. Dünyaya, hayata, insana ve varoluşa dair iddiaları olan Müslümanların bu tartışmaya müdahil olmalarını zorunlu görüyorum.

   •    İslamcılığın temel argümanlardan birini hatırlayalım: “Modern dünyanın sorunlarını çözmekle mükellef değiliz! Zira onları biz değil, seküler Batı zihni üretti. Asıl mücadele bu zihniyeti ortadan kaldırmak, hiç olmazsa coğrafyamızda etkisiz kılmak olmalıdır.” Bu düşünüş tarzı, bizi aşırı politize etti ve bugün daha açık gördüğümüz üzere, kültür ve değerler konusunda geri bıraktı. Oysa asıl/büyük cihad, alternatif değerler ve yaşam formları üretme alanında verilmeliydi! Çevre sorunları, biz Müslümanları ihmal ettiğimiz bu göreve çağırmaktadır. Politik iddialarımızı terk etmeyi önermiyorum. Politik duruşumuzu da besleyen zengin, derin ve güçlü bir ahlâkî arka plan oluşturmayı savunuyorum.

   •    Günümüzde insanlığın karşı karşıya olduğu en önemli sorunların başında, çevre problemleri gelmektedir. XX. yüzyılın ortalarından itibaren sanayileşmiş Batı ülkelerinde ortaya çıkan ve yeni toplumsal hareketler arasında sayılan çevrecilik (ekolojizm), muhalif söylemleriyle dikkat çekmiştir. Sanayileşme, kitlesel üretim, teknolojinin hızlı biçimde hayatı kuşatması, aşırı kitlesel tüketim, enerji kaynaklarının sömürülmesi, doğal çevrenin tahrip edilmesi, havanın ve suyun kirlenmesi vb. sorunlar şu ya da bu ölçüde her ülkeyi etkilemektedir. Ülkeler arasındaki sınırlara aldırmaksızın insan hayatını ve doğal çevreyi doğrudan tehdit eden çevre felaketleri, konunun gezegen boyutunda ele alınması gerektiğini ortaya koymuştur.

   •    Hükümetler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve uluslararası kuruluşlar çevre sorunlarına dair önemli çalışmalar başlatmışlardır. Çok yönlü olarak yürütülen bu çalışmalar, çevre sorunlarına dair farkındalık yaratmanın çok ötesine geçerek doğal hayatı kurtarmak ve korumak için alınması gereken önlemlerin tespit edilmesi ve uygulanması konularına ağırlık vermektedir. Ayrıca insan-dünya ilişkisi, dünya-doğa tasavvuru ve varlık anlayışına dair dikkat çekici teorik tartışmalar da yapılmaktadır. Kapitalizm, tüketim toplumu, insan-merkezcilik, sanayileşme, teknoloji bağlamında felsefi bir literatür oluşmuştur.

   •    İslam’ın evrensel bir din olduğuna inanan ve tüm insanlar için hayır, güzellik ve mutluluk vaad ettiğini iddia eden biz Müslümanların, İslam’ın çevre konusunda doğrudan ya da dolaylı olarak neler söylediğini ortaya koymamız gerekmektedir. Bu önemli küresel sorunun tanımlanmasında ve çözümlenmesinde, Müslümanların da önemli katkılar ortaya koyabileceğini göstermemiz gerekmektedir.

   •    Sadece İslamî nassları aktararak ya da hatırlatarak bir çevre söylemi inşa etmek tek başına yeterli olmayacaktır. Nakilciliğin ötesine geçerek, çevre sorunları ve bu konuda geliştirilen düşünceler konusunda güçlü bir farkındalık oluşturmak ve pratik çözüm yollarını yaygınlaştırmak gerekmektedir. Dünyanın içinde bulunduğu durumun küresel bir portresini çıkarmak, yapılan çalışmaları, öne sürülen görüşleri ve bunlar arasındaki tartışmaları da konuya dahil etmek, yaklaşımın selameti ve gerçekçiliği açısından kaçınılmazdır.

   •    Fesattan uzak durmak, kendini kötülüklerden sakınmak tarzında pasif bir ahlâk anlayışının günümüzün bilgi ve iletişim yoğun dünyasında yetersiz kaldığı, bunun yerine kötülükle etkin mücadele etme ve erdemi yaygınlaştırma fikrine dayalı aktif ve dinamik bir ahlâk görüşünün yaygınlaştırılması zorunludur. Bunu çevre ahlâkı bağlamında tekrar edersek; tahrip etmemek, kirletmemek, zarar vermemek, öldürmemek düzleminde değil, korumak, temizlemek, yeniden hayata döndürmek, yaşatmak düzleminde tanımlanan bir ahlâk söylemine ağırlık vermeliyiz.

   •    Düşüncelerimi toparlarsam şunları söyleyebilirim:

   •    1- Çevre krizi sanal değil açık bir gerçektir ve tam ortasındayız.

   •    2- Dindar ve muhafazakâr camia (aslında bunlara milliyetçi, Kemalist, liberal ve solu da dahil etmek yanlış olmaz) tarihsel ve toplumsal nedenlerden dolayı topluma düzen vermeye çalışan ve güç arzusu ile yanıp tutuşan bir paradigma içine sıkıştı.

   •    3- Dindarlığın görünürleşmesi ve güçlenmesi ile birlikte dinî fırka, mezhep ve gruplar arasındaki rekabet ve düşmanlıklar dindarların ‘gözünü karartmış’tır. Bu savrulma içinde aşırı politize dinî zihniyet, metafizik ve ahlâkî duyarsızlığa maruz kalmıştır.

   •    4- Bu ikisinin sonucu olarak, çevre sorunları ikincil teferruat, yabancı/ithal, lüks, tuzu kuruların ve elitlerin iştiğal alanı gibi görünmektedir. O nedenle çevre sorunlarına çözüm üretmek bir yana krizin farkında olduğumuz bile söylenemez.

   •    5- Oysa çevre krizi alarm veren bir krizdir. Ulusal, dinsel ve kültürel sınırlara aldırmadan tüm insanlığı ilgilendiren küresel bir sorundur. Dünya ve ahiret mutluluğu vaad eden bir dine inanan Müslümanların bu konuyu suskunlukla geçiştirmeleri, imanın temel iddiasına terstir.

   •    6- Varlık, bilgi, değer, güç, hayat vs. gibi kavramların yeniden tartışıldığı; teknoloji, tüketim, sanayii, dijital dünya, yaşama hakkı, toplumsallaşma tarzları, kültür ve insan-merkezciliğin sorgulandığı çevre gündemine Müslümanlar da dahil olmalı, İslam’ın varlık, bilgi, ahlâk, merhamet, adalet, emanet gibi temel değerlerine dayalı yaklaşımlar geliştirmelidirler.

   •    7- Soyut tartışmalardan öte somut ve pratik çözüm önerileri ortaya konulmalıdır. İslam’ın şehir ve medeniyet dini olduğu meselesi yanlış anlaşılmaktadır. Pek çok insan şu an içinde yaşadığımız ruhsuz, stresli ve güvensiz şehirleri kanıksamış görünüyor. ‘Müslüman şehir’ kimliği spekülasyonlara konu edilmekte ancak ortada somut bir örnek bulunmamaktadır. En kötüsü yağmanın teorize edilmesi ve meşrulaştırılmasıdır. Kötülüğü gerekçelendirmek, onu yapmaktan daha yıkıcıdır. Şehrin, mahallenin, birlikte yaşamanın, güvenli ve huzurlu hayatların inşa edilebileceğine dair umutları azaltmakta, Uhut’aki okçuları bozan ‘ganimet sendromu’ yaygınlaşmaktadır. 

   •    8- Emlak ve arazi rantı, yaşadığımız ülkede en güçlü ve en acımasız tağuttur. Bu canavar sadece dindarlığımızı değil, insanlığımızı da fesada uğratmaktadır. Bu sorun fıkıhçılarımızın gündemine bir ‘mesele’ olarak bile girebilmiş değildir. Dahası yağma ve talanın ‘kitabına uydurulduğuna’ dair yaygın kaygılar vardır ve bu umutsuzluğu arttırmaktadır.

   •    9- Kur’an’da “Sen yüzünü … Allah’ın insanları kendisine göre yarattığı fıtrata yönel…” (Rûm suresi, 30. ayet) buyrulur. Fıtrat ve din arasındaki ilişki kaybolduğunda, sorun tartışmasız biçimde din anlayışından kaynaklanır. Zira ayetin devamında da vurgulandığı gibi “… Allah’ın yarattığı fıtrat değişmez.” oysa din tahrife ve yanlış anlaşılmaya açıktır. O halde din anlayışındaki sapmaları düzeltmenin en sağlam yolu, Allah’ın yazılı olan (din) ve yazılı olmayan ancak sürekli (fıtrat, varlık, yaratılış) yasalarını birlikte okumaktan geçer. Çevre tartışmaları vahiy-fıtrat ilişkisine dair bir farkındalık oluşturabilir.

   •    10- Çevre için kaygılanan farklı din, kültür ve coğrafyadan insanlar, ortak bir sorun için bir araya gelmekte ve çözüm yolları aramaktadır. Siyasetin, ideolojilerin ve inançların ayırdığı insanlığı, çevre/fıtrat birleşmeye çağırmaktadır. Dünyanın ve canlıların geleceği için bir araya gelmek hılfu’l-fudûl benzeri, erdemli ve güzel bir davranıştır. Müslümanlar en azından kendi farklarını ve alternatiflerini anlatmak için bu süreçte yerlerini etkin biçimde almalıdırlar. Varlık, insan, değerler, hayatın anlamı üzerine söyleyecek önemli sözler bulunmaktadır. Krizler yaşamakta olan dünya, İslam’ın mesajına ve Müslümanların elinden çıkacak özgün çözümlere daha çok muhtaçtır. 



 Prof. Dr. Mehmet ÖNAL

İnönü Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi,
Felsefe Bölümü

   •    18. Yüzyıldan sonra, sanayideki gelişmeler ve kapitalistlerin üretim-tüketim çılgınlığı ekosistemde bulunan, birlik ve bütünlüğün göz ardı edilmesi, canlıların kendi arasında ve cansızlarla kurmuş oldukları hassas dengenin bozulması sonucunu doğmuştur. Çevre olayına bu bütünlük ve çoklu ilişki ağı göz ardı edilerek bakan ya da indirgemeci tutumlarla çözümler geliştirilerek çareler üretmeye çalışan çevreciler istemeden de olsa mevcut sorunlara başka sorunlar eklemektedirler.

   •    Çevre olayına bazı çevrecilerin yaptığı gibi yüzeysel bakış açısı ile yalınkat bakmak yerine, kendi medeniyet algımızdan beslenen hikmet, tecrübe ve akıl yoluyla derin ve bütüncül bakmak arasında ince ama çok ciddi bir fark vardır. Bu farkın ortaya çıkarılması önemlidir. Bu bağlamda, insanın sosyal ve fiziksel çevresine hikmet nazarıyla bakması, Tanrı, tabiat, toplum, diğer birey ve kişinin kendi kendisiyle ilişkilerini yeniden kurması ile mümkündür. Çünkü parçalı çevre bilincine sahip olanların, yaşanan çevre olaylarını anlaması ve çevre sorunlarını çözmesi kolay değildir. Batıda Derin Ekoloji adıyla ifade edilen bu bütüncüllüğün en önemli yönü çevre problemlerinin görünenden daha derin ve karmaşık olduğuna dikkat çekmesidir. Öyleyse, çevre problemleri yaşamamak ve yaşananları da çözmek için temel ekonomik ve ideolojik yapıları kökten sarsacak ve yeni bir hayat tarz önermek gerekir.

   •    Çağımız bilim adamları ve entelektüellerin büyük bir kısmı bilerek ya da bilmeyerek hala 1960’lardan itibaren ciddi olarak eleştirilen aydınlanmacı ve pozitivist paradigma ile düşünmeye devam ettiği için çevre olayı gibi çok boyutlu problem alanına sadece rasyonel ve bilimsel çözümler aramaktadırlar. Bu hususta Des Jardins Çevre Etiği adlı meşhur eserinde, “Batı kültüründe yetişen ve karar verme konumunda bulunan kimselerin en önemli yanılgılarının, bilim ve teknolojiyi çevre sorunlarının çözümünde tek umut olarak görmeleridir”, der. Çünkü bilim ve teknolojiye ancak nasıl bir hayat tarzı seçtiğimize karar verdikten ve neyi niçin yapmak istediğimizi belirledikten sonra ihtiyaç duyarız.

   •    Doğayı korumak ve çevre problemlerine çözüm üretmek için insanların, inanç, bilim, sanat, teknik ve kültürü bir bütünlük içinde yardıma çağırması önemlidir. Bütün bunların başarılabilmesi için de özellikle, Tanrı, doğa ve insan arasında sağlıklı bir ontolojik denge kuran ve kadim hikmet geleneğinden beslenen bir medeniyet algısına ihtiyaç vardır. Bu sadece Türk İslam düşüncesi ya da medeniyeti için değil bütün kadim kültürlerin ve dinlerin temsilcileri için de önerilebilecek bir hayat öğretisidir. Bu öğreti bilinmeyen, yeni bir hayat tarzı ile değil zaten bilinen kadim hayat tarzı aracılığı ile başarılabilecek bir şeydir. Türk-İslam Hikmet geleneği kendi kaynakları yanında, Doğu ve Batı bilgeliklerinden de istifade ederek gelişmiş, istisna bir bilgi zenginliğine ve tarihsel tecrübe birikimine sahip olması hasebiyle çevrenin korunması ve çevre problemlerinin çözülmesi için aday gösterilebilir.


 

 Prof. Dr. Gökhan CİVELEKOĞLU

Süleyman Demirel Üniversitesi
Çevre Mühendisliği Bölümü

   •    Bize bahşedilen dünyada günlük hayatımızı sürdürmeye çalışıyoruz. Hepimizin farklı kimlikleri ve taşıdığı farklı şapkaları var: Akademisyen, mühendis, doktor, işletmeci, gazeteci, temizlikçi vb. Her ne olursak olalım fiiliyatta yaşamak için iki maddi unsura ihtiyacımız var: Üretmek ve tüketmek. Bu iki unsur arasındaki dengenin bozulması, üretilenden daha fazlasının tüketilmesi, maddi ve manevi sorunların oluşması yanında; hava su ve toprak ortamlarının kirlenmesine ve yararlı kullanımlarının azalmasına neden oluyor. Dolayısıyla karşımızdaki en temel çevre krizinin “sürdürülebilirlikten uzaklaşmak” olduğunu söylemek mümkündür.

   •    Sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrenin inşası, sağlıklı nesillerin devamı için gereklidir. Bunun için yavrularımıza küçüklükten itibaren çevre ahlakının benimsetilmesi gerekmektedir. Evin içinde ve etrafında temizliğe önem vermeyen bir toplumun çevreye duyarlı olması beklenemez. Sanayi sektörlerinde temiz üretim kapsamında çevre dostu teknik ve süreçlerin desteklenmesi, hammadde üretimi yanında geri dönüşüm, geri kazanım ve tekrar kullanım gibi unsurların teşvik edilmesi, çevre politikalarının cezalandırmaktan çok özendirme yöntemiyle kurgulanması gibi unsurlar almamız gereken önlemlerin başında gelmektedir.

   •    Unutmayalım: Kirliliğini önlemek ve temiz bir çevrenin gelecek nesillere aktarılması, çevreyi temizlemekten çok daha ucuz ve kolaydır. 


 

 Dr. Ahmet Bozyiğit

Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi,
Felsefe ve Din Bilimleri

   •    Üzerinde yaşadığımız dünya gezegeninde ilişki içerisinde olduğumuz canlı-cansız her şey çevremizi oluşturur. Yapılan bilimsel ve felsefi araştırmalar gösteriyor ki genel anlamda evrenin özelde dünyanın canlılar için yaşanılır hale gelmesi yüz binlerce belki de milyonlarca seneyi bulmuştur. Bu kadar uzun bir zaman diliminde canlıların yaşayabilmeleri için hazır hale gelen dünya, çevre sorunlarının yaklaşık olarak yirminci asrın son çeyreğinden itibaren başladığını düşünürsek günümüze kadar geldiğimizde dünyanın ne kadar kısa bir sürede yaşanmaz hale gelebileceğini kestirmek işten bile değildir. Halbuki inancımıza göre daha iyi, huzurlu ve güvenli bir yaşamın olabilmesi için dünyanın şu anki durumundan daha iyi bir konuma getirilmesi görevi insanoğluna verilmiştir. Ancak insanoğlu bu temel kutsal görevi yerine getirmek yerine, çevresel sorunlar yaratarak bir bakıma çevresel krizler oluşturmaktadır.

   •    Çevre ile ilgili sorunlara baktığımızda bir tek değil, çeşitli krizlerden söz etmek mümkündür. Canlı- cansız ekosistemde örnek vermek gerekirse su, toprak, hava, gürültü, nükleer, kimyasal, kaçak avlanma, türlerin yok olması gibi krizlerden söz edilebilir. Ancak kanaatime göre bütün bu krizlerin ortaya çıkmasının bir tek temel nedeni var. O da şudur: “İnsanoğlunun kendisinin ve evrenin yaradılış amacının bilincinde ve farkında olmadan ya da yaradılış amacını bildiği halde onu göz ardı edip arka plana iterek hep bu anı en iyi yaşama düşüncesi içerisinde olarak kendi adına gelecek endişesi taşımadan kendi egosunu tatmin etmenin peşinde koşarak canlı-cansız hiçbir şeye acımadan egosunun kurbanı olmasıdır.” Hangi çevresel soruna bakılırsa bakılsın arka planında bu temel nedeni görmek zor değildir. İnsanların çoğu kendilerinin olmadığı güzel bir çevrenin kendilerini fazla ilgilendirmediği düşüncesini taşırlar. Yani çoğu insan gelecek kuşaklara güzel bir mirasın bırakılması endişesi taşımaz. Aslında böyle bir düşünce, insan hayatının ebediliğine olan inancın zayıflığının bir göstergesidir. Halbuki dinimiz zerre kadar iyiliğin ve kötülüğün karşılıksız bırakılmayacağını bildirmektedir.

   •    Bu bakımdan temel çevre krizimiz nedir? Sorusuna verilecek en iyi cevap, insanların hayatın sürekliliğini düşünmeden, gelecek kuşaklara karşı endişe içerisinde olmadan ilişki içerisinde bulundukları canlı-cansız varlıklara karşı görevlerini yerine getirmemeleri, belki de görevlerini kötüye kullanmalarıdır. Ayrıca kısa vadeli ve günü birlik düşünerek, bugün biraz daha iyi yaşamak için çevredeki canlı-cansız varlıklarda meydana gelebilecek hiçbir biyolojik, psikolojik ve ekolojik tahribattan çekinmemektir. İşte temel çevre krizimiz budur.