• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor

15. Sayı Soruşturma

Müslümanlar Olarak İnsan Sevgisinin Neresindeyiz?

İlim Dergisi 15. Sayı Kısa Soruşturması Kasım 2016


 Prof. Dr. Hayati HÖKELEKLİ
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi Anabilim Dalı


  •  İnsanın psikolojik ihtiyaçlar merdiveninde güven duygusu sevgiden önce gelir. Eğer dünyayı ve çevremizdekileri iyi, dost ve güvenilir, kendimizi de koruma altında ve güvenli olarak hissediyorsak her şey bize sevimli ve sempatik gözükür. Bu durumda insanlara yakın durur, sevgi alışverişinde bulunuruz. Tam tersine dünyayı ve çevremizdekileri kötü, güvenilmez ve düşman olarak algılıyorsak bu durumda kendimizi de tehdit ve tehlike altında hisseder, herkesten ve her şeyden şüphe etmeye, korkmaya, nefret edip kaçınmaya yöneliriz. Kısacası, sevgiyi harekete geçiren ve çoğaltan ya da tam tersine yok edip önemsiz ve etkisiz duruma getiren insani ve kültürel bir ortamın varlığından söz ediyoruz.

  •  Bugün Müslüman toplumlar olarak biz, ne yazık ki büyük bir “güven bunalımı” yaşıyoruz. Bunun tarihi, siyasi, ekonomik, dini.. pek çok sebebi üzerinde konuşulabilir. Belki tüm bu sebeplerin hülasası, kendi medeniyetimizden, inanç, anlam ve değerler sisteminden uzak bir dünyada yaşıyor olmamızdır. Bir yenilgi psikolojisi içerisindeyiz. Seküler Batı uygarlığı tüm hayat alanlarımızı işgal etmiş durumda. Aklı başında her Müslüman kendisini, yabancı ve dost olmayan bir dünyada kuşatılmış, denetim altına alınmış ve bağımlı kılınmış olarak hissediyor ve bunun çaresizliği karşısında ızdırap çekiyor. Batı toplumlarında yaşayan Müslümanlar bu tecrübeyi daha derinden hissediyorlar. Kendilerini aşağılanmış, değersizleştirilmiş, ötekileştirilmiş ve reddedilmiş olarak görüyorlar.

  •  Hayat görevinde başarısızlık, yenilgi, geride bırakılmışlık algısı ve duygusu ya buna sebep olduğu düşünülen hedef ve kaynaklara karşı kin, nefret, öfke, vb. olumsuz duyguları açığa çıkarıyor ya da aşağılık duygusu, kendine güvensizlik, mezellet ve meskenet psikolojisine yol açıyor. Bu son durum savunmacı, içine kapanmış ve etkisiz benlik yapılarının oluşumunun başta gelen sebebidir. Başarısızlığın ve yenilginin sebebi olarak bir “günah keçisi” arama ve tüm suçu ona yükleyerek vicdanları rahat ettirme eğilimi de bunun devamıdır.

  •  Günümüz Müslümanları birbirlerine güvenmiyorlar, güvenemiyorlar. Bir arada, hep birlikte, kardeşlik hukuku içerisinde yaşama becerisi geliştiremiyorlar. Küçük grup ve cemaatçiklerin dar adası içine sığınarak güven bulmaya çalışıyorlar. Bu dar adacıklara sıkışıp kalan Müslümanlar, din kardeşliği üst kimliğinde sevgi ve saygıya dayalı bir ilişki biçimi geliştiremiyorlar. Sevgi basitçe bir duygu değildir; bilgi, görgü, kültür ve bir dünya görüşünün bizi ulaştırdığı bir erdemdir. Müslümanlar olarak biz bu erdeme çok muhtacız ama çok uzağındayız.


 Prof. Dr. Celal TÜRER
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü


  •  Öncelikle bu “soru”nun bir şikayeti ihsas ettiği ve bunun yanı sıra olumsuz bir durumu ifade ettiği söylenebilir. Eğer Müslümanlar olarak insan sevgisinin yeterli olduğunu ve bizi tatmin ettiğini kabul etseydik, bu takdirde “soru”nun “Müslümanlar olarak insan sevgisini daha fazla nasıl gerçekleştirebiliriz?” formunda olabilirdi. Diğer taraftan sorudaki “neresindeyiz” ifadesi mekanı çağrıştırdığı sonra da herhangi bir ölçüte işaret ettiği için, her iki husus da ölçülemeyecek ya da cevabı tam olarak verilemeyecek durumlara işaret etmektedir.

  •  Şöyle ki, eğer muhtemel cevaplar insan sevgisinin "sağında ya da solunda, arkasında ya da önündeyiz" olarak gelirse, neye göre ve kime göre ölçütleriyle karşılaşacağız. Aynı şekilde cevap, "10 birim eksiğiz ya da 3 birim fazlayız" olursa bu takdirde insan sevgisini nasıl ölçtüğümüz, standart bir seviyenin olup olmadığıyla alakalı hususları gündeme getireceğiz. Eğer cevap olarak yakınındayız ya da uzağındayız gibi ifadeler ortaya konularsa, bu takdirde önceki ölçütleri bilmemiz gerekecektir. Oysa her şeyden önce bu sorunun işaret ettiği meseleyi öncelikle kavramak gerekir.

  •  Kanaatimce soru insan sevgisini geçmişe nazaran daha fazla gösteremediğimiz, burada ve şimdide Müslümanca yaşayışımıza aksettiremediğimiz olgusunun sorgulanması ya da tespiti hususudur. Soru/n böyle anlaşılınca meselenin tek bir yönden algılanması ve çözülmesinin hiç de kolay olmadığını teslim etmek gerekir. Hasıl-ı kelam sorunun modern dönemde Müslümanca yaşamanın sıkıntılarını sevgi ya da sevgisizlik üzerinden nasıl giderebileceğimiz hususuna gönderme yaptığını düşünebiliriz.

  •  Yukarıda ifade edildiği üzere sorun, bir bütün olarak İslam’ın nasıl algılandığı ya da algılanması gerektiği hususunu/arayışını gündemimize getirmektedir. Çünkü şikayet edilen husus geçmişte gösterilen insan sevgisinin bugün niçin hem nicelik açısından hem de nitelik açısından eksik olduğudur. Gerçekten varoluşu bir tezahür kabul edersek, tezahürün bir bütün olarak ya da pek çok formda eksiklik gösterdiğini ifade edebiliriz. Bu çerçevede bugün Müslümanca yaşamanın pek çok formda eksiklerle malûl olduğu da açıktır. Müslümanca yaşamanın sadece sevgi boyutu değil; entelektüel boyutu, ahlaki boyutu da eksik olduğu için sorun bizi bir bütün olarak İslam’ın anlaşılma ve yaşanma meselesine gönderme yapıyor.

  •  Dinin akıl, duygu ve davranış boyutunun tüm zerrelerinde homojen dağıldığı düşünülürse, Müslümanların bugün yaşadığı sorun sadece sevgisizlik ya da sevginin eksikliği değil aynı zamanda entelektüel ve ahlaki noksanlıkların bulunması olarak ifade edebiliriz. Sevgisizlik sorunu, sadece tasavvufun gündeminde olması gereken bir sorun da değildir. Sorun, bir bütün olarak Müslümanların ya da İslam düşüncesinin sevgiyi nasıl algılayacağı ve yaşantısına ne şekilde aktaracağı meselesidir.

  •  Günümüz Müslümanların insani sevgiyi yeterince gösteremediği örneklerle doludur. En hafifinden nezaketsizlikten başlayarak Müslüman coğrafyalardaki her türlü çatışmanın zemininde bu sevgisizliğin ve buna bağlı hoşgörüsüzlüğün büyük oranda bulunduğunu söyleyebiliriz. Oysa Müslümanın fedakarlığı, diğergamlığı, “başka”sında tezahür edecek insanlığını Müslüman olmanın zeminini görmesi gerekir. Bu hususlara uzak kaldığımız ya da bu değerleri yansıtamadığımız aşikardır. Kanaatimce insanın önce kendisiyle barışık olamayışı, ardından Cenab-ı Hakla barışamayışı ve nihayetinde “başka”larıyla kaynaşamaması bir “teslimiyet” sorunu olarak kendisini göstermektedir. Neden ve niçin “teslim olamadığımız” ise yaşadığımız halin anlaşılması ve çözümlenmesi sorunudur.


 Prof. Dr. Şakir GÖZÜTOK
Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü


  •  Günümüzde insan sevgisini temel alanlara hümanist deniliyor. Merhum Necip Fazıl üstat, “Ümen” insanî demek olduğuna göre, “ümanist” ne olsa gerek? diye sorar ve şunları ekler: “Bizde her şey satıhtan devşirme olduğu için bunlara “insaniyetçiler” denilir. Hâlbuki “ümanist” Eski Yunan ve Latin metinlerini toplayanlar demektir. Gayeleri insanî olduğu için “ümanist”tirler.” Ama şunu iyi bilmemiz gerekir ki, ilk Yunan filozoflarından itibaren insanlar iki kategoride ele alınmıştır: Efendiler ve köleler.

  •  Köleler, doğuştan hiçbir hakka sahip değillerdir. Bütün nimetler efendiler içindir. Bu fikrin mayasını çalan filozof Aristo’dur, bu yüzden efendiler sınıfına veya üst sosyal tabakaya “aristokrasi” denilir. Batı insan hakları deyince, işte bu sınıfın daha doğrusu kendisinin yani Batılının haklarını anlar. Onlara göre (her ne kadar dile getirilmese de) insan sevgisi, Batı insanını sevmektir. Bu bakımdan Batılının insan sevgisi tek yönlüdür, yalnızca kendilerine dönüktür.

  •  “İnsanlık insan sevgisini gerçek anlamda İslam’da bulmuştur”, dersek mübalağa etmiş olmayız. Mekke Fethi’nde, Kudüs’ün fethinde, İstanbul’un fethinde insan sevgisinin emsalsiz örnekleri, tarih önünde bütün canlılığıyla durmaktadır. Şam’ın fethinde Müslümanların ibadet edecek yerleri olmadığı için hem de hükmedenler oldukları halde, Hıristiyanlar ile yaklaşık yetmiş iki yıl Mer Yuhanna Kilisesi’ni ibadethane olarak birlikte kullanmışlardır. Buharî ve Müslim’de geçen bir Hadis-i Şerif’te, Resulullah (s.a.v.) “Kişi, bir başka kişiyi yalnızca Allah için sevmedikçe, imanın halavetini tadamayacağını” ifade buyuruyor. Hadisteki bu ifade, sevginin saf, temiz ve samimiyetle ortaya konulmasını, her türlü dünyevî ve çıkar ilişkileriyle kirlenmemiş olmasını ortaya koymaktadır.

  •  İnsan sevgisi hakkındaki en veciz ifadelerden biri Mısırlı Müslüman Tarihçi Abdurrahman el-Cebertî’ye aittir, o şöyle der: “Eğer peygamberliğim olursa, bütün sırları ve her ilmi bilirsem ve eğer dağları nakledecek kadar bütün bir imanım olur da sevgim olmazsa, ben bir hiçim.” İşte İslam’ın ve Müslümanların insan sevgisine yaklaşımları bu mihverdedir. Günümüzde ise, canımızı İslam düşmanlarının tasallutundan kurtarmanın telaşından insan sevgisine ayıracak vakti bir türlü bulamıyoruz.


 Doç. Dr. Abdullah YILDIZ
Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalı


  •  Bana göre, olması gereken Nebevî insan sevgisi doğrultusunda biz Müslümanlar arasında henüz "insan sevgisinin bir yerindeyiz" diyecek durumda değiliz.


 Doç. Dr. Selami ŞİMŞEK
Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Başkanı


  •  Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî sevgiyi şöyle tanımlamıştır: Allah'ı sevmek, Allah'ın sevdiklerini sevmek, Allah için sevmek ve Allah ile sevmek. Biz müslümanlar olarak Allah'ı sevmek, onun sevdiklerini sevmek, onun rızası için bütün mahlukatı sevmek ve onunla birlikte sevmek durumundayız. Esasen Allah insanı sevmekte ve insan da Allah'ı sevmektedir: "Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler." [Mâide, 5/54]

  •  Gönül erlerinin yolu budur. Onlar "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanan" insanlar olarak bütün varlığa sevgiyle bakarlar. "Yaratılanı hoşgör Yaradan'dan ötürü", "Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil", "İncinsen de incitme" onların sevgi denizinden çıkmış birkaç inci tanesidir. Günümüz müslümanının bu hususta çok eksikleri bulunmaktadır.


 Yrd. Doç. Dr. Nihat UZUN
Karadeniz Teknik Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri Bölüm Başkanı

  •  Benim görebildiğim kadarıyla müslümanlar olarak dünya üzerindeki durumumuz, insan sevgisinin hakkını vermediğimizi, dolayısıyla insanı gerektiği şekilde değerli görmediğimizi ortaya koyuyor. Çünkü "kendi" ve "öteki" olarak insanı sevmenin tezahürü, dünyanın ma'mur ve bayındır kılınması şeklindedir. "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" felsefesinin altında yatan anlam budur. Esasında böyle bir bayındırlık için çalışmak gibi asli bir görevi olan müslümanların bunu tam yerine getiremediklerini gördüğümüzde, insanı sevmek ve onu değerli görmek denen şeyi de tam gerçekleştirmediklerini anlamış oluyoruz.

  •  İnsanı sevmek ve değerli görmenin güzelliği bizim için şu sıralar teorik düzeyde anlamlı görünüyor. Yani bu konularda konuştuğumuzda gerekenleri söyleyip, konuyla ilgili âyet, hadis ve hikmetli sözleri sıralayabiliyoruz. Fakat pratikte hâlâ -mesela- sokakların temiz tutulması ve kirletilmemesi yönünde bilinçli ve niyetli bir çaba içine giremediğimiz için, teorinin pratiğe yansımadığını anlayabiliyoruz. Bu örnekleri malesef çoğaltmamız mümkündür.

  •  Müslümanlar olarak diğerine anlayış ve saygı gösterme hususlarındaki geriliğimiz ve kabullenilmiş beceriksizliğimiz bizi diğer alanlarda da ilerlemekten alıkoyuyor. Bu konularda kesinlikle suçu kendimizde aramamız gerekiyor. Çünkü bizi kendimize ve ötekine sevgiyle yönelmekten alıkoyan esaslı bir düşman yok aslında. Bu bizden ve hayatı algılayış tarzımızdan kaynaklanan bir durum gibi görünüyor. Ümidim odur ki bu durum bizim tabiatımız haline gelmiş olmasın. Aksi halde bundan kurtulmak zordur.