• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor

er-Risaletü’l-vâfiye

Talha Hakan Alp // İlim Dergisi 7. Sayı Aralık-Mayıs 2014

Eser: er-Risaletü’l-vâfiye 

Müellif: Ebu Amr Osman ed-Dânî


    •  Meşhur kıraat alimlerinden ed-Dânî’nin (440 v.) er-Risaletü’l-vâfiye isimli küçük bir akide risalesi bulunmaktadır. Dânî bu risaleyi, kendisinden yediden yetmişe bütün müslümanlara lazım olan itikad prensiplerini yazmasını isteyenlerin arzusu üzerine yazmıştır. İmam Dânî, risalenin girişinde risalede yer vereceği prensiplerin bellenmesi halinde selefin yolundan, halefin yollarından gidilmiş olacağını ifade eder.

  •  Risalede ilk bahis mükellefe ilk lazım olan şey hakkındadır ve bu şeyin Allah’ın ayetleri üzerine tefekkür etmek olduğu ifade edilmektedir. Şurası manidardır; biz taklidin zemmi ve nazarın vücubiyeti konusundaki tavrın kelamcılara has olduğunu zannederdik. Oysa Müellif’in burada kullandığı ifadeler bu zannımızı boşa çıkarmaktadır. Müellif şu ifadeyi kullanır: Gerek hadisçiler, gerek fakihler ve kelamcılar olmak üzere mütekaddim ve müteahhir müslümanların alimleri olan ehl-i sünnet vel cemaatin prensibine göre mükellef olan kimseye ilk farz olan şey, gerek kevni gerek tenzili ayetler üzerine tefekkürdür. Risalede geçen meselelerden biri isim-müsemma meselesidir. Dânî isim müsemmanın aynı, tesmiyenin gayrıdır, der. İsim müsemmanın aynı mıdır, gayrı mıdır tartışması Cehmiyye’nin isimler müsemmanın gayrıdır, dolayısıyla Allah’ın sıfatları-isimleri mahluktur, şeklindeki görüşü üzerine ortaya çıkmıştır.

  •  Dânî’nin altını çizdiği bir başka prensip istiva sıfatıyla alakalıdır. Danî der ki, Allah arşa istiva etmiştir, semaların üstündedir. Bütün mahlukatına müstevli/ hakimdir. Zatıyla onlardan ayrı, ama ilmiyle onlardan ayrı değildir. Allah’ın arşa istivası keyfiyetsiz, tahdidsiz, mücaveretsiz ve mümassetsiz uluvvudur/üstünlüğü/yüceliğidir… Müellif Dânî burada istivanın zahir anlamında olduğu gibi oturmak, yerleşmek olmadığını, bilakis hükmü altına almak anlamında istila demek olduğunu ifade etmiş oluyor. Ancak Allah’ın keyfiyetsiz biçimde arşın üstünde, arşın da semaların üstünde bulunduğunun altını çiziyor. [Allah'ın mahlukattan bâin/ayrı olduğu halde ilmi ile her yerde olduğu hususu seleften başka imamların ağzından da duyulmuştur. Abdullah b. Mübarek bunlardandır.]

  •  [Allah'ın mahlukattan bâin olması meselesi Cehm b. Safvan'ın, Allah her yerdedir, demesi üzerine ortaya çıkan yaygın bir tartışmaya dayanır. Birçok selef imamları Allah'ın zatıyla her yerde olmadığı, naslarda ifade edildiği üzere arşın fevkinde olduğu, ancak ilim-hıfz ve ihata gibi sıfatları itibarıyla her yerde olduğunun altını çizmişlerdir.] İmam Dânî bu kitapta senediyle birlikte İmam Malik’ten şu sözleri nakleder: Allah semadadır, ilmi her mekandadır. Abdullah b. Ahmed b. Hanbel de bunu ondan sahih bir senetle naklediyor.

  •  İmam Dânî der ki, ehl-i sünnetin sıfatlar hakkındaki görüşü o ki, bu sıfatlar naslarda geldiği gibi okunur-imrar edilir. Tekyif, tahdide gidilmez. Kim naslarda geçeni aşar, onlardan birini tekyif eder, uzuvlarımız ve araçlarımızdan biriyle temsil ederse sapmış olur, haddi aşmış olur. Dinde bidat çıkarmış olur. Müslümanların icmaını çiğnemiş, din imamlarına muhalefet etmiş olur. (s. 59.) Nuaym b. Hammad ve İshak b. Râhuveyh derler ki, kim Allah’ı mahlukatından bir şeye benzetirse o kafirdir.

  •  Ahmed b. Hanbel der ki, kim lafzi bil kurani mahlukun, derse o cehmidir. Kim de lafzi bil kurani gayru mahlukin derse o da kaderidir. Bidatçıdır dediği de nakledilmiştir. [Ki doğru olan da bu ikincisidir. Kaderiler gayrı mahluk demeyi asıl bidat sayarlar.] İmam Dânî der ki, Ahmed b. Hanbel’in bu sözü hadisçi, fıkıhçı ve kelamcı bütün ehli sünnetin görüşüdür. [Bu tartışmaya son derece açık bir tespittir. Hadisçilerden İmam Buhari ve İmam Müslim'in, keza fukahadan İmam Şafii'nin ileri gelen talebelerinden Ebu Ali el-Kerabîsî lafzî bil Kurani mahlukun, diyenlerdendir.]

  •  Nitekim şeyhimiz Ebubekir Muhammed b. Tayyip (Bakıllanî) der ki, Ebul Hasan el-Eşarî der ki, kim lafzi bil Kurani mahlukun derse o sapık ve bidatçıdır. O ümmetin selefinin demediği bir şeyi demiş olur. Bakıllani der ki, lafzi bil Kuran gayru mahlukin diyen kimseyi de aynı bu şekilde tadlil ve tebdi ederiz. Oğlu Salih ve Abdullah’ın rivayetine göre Ahmed b. Hanbel’in görüşü de bu istikamettedir. Ahmed b. Hanbel bunun gerekçesi olarak diyor ki, böyle diyen kimse Cibril’in Efendimiz’e mahluku getirdiğine, Efendimiz’in de mahluku söylediğine inanmış olur. [Bu bildiğimiz kelam-ı lafzi meselesidir.]

  •  [Müellif Dânî'nin İmam Bakıllânî'den yaptığı nakil son derece şaibelidir. Zira Bakıllânî'nin görüşü bunun tam aksi yönündedir. Bakıllânî el-İnsaf isimli kitabında kıraatla-makrû' arasındaki farka ve kıraatın mahluk, makrû'un gayrı mahluk olduğuna dair uzun uzun açıklamada bulunur. Allah'ın kadim olan kelamının harf ve sesten münezzeh olduğunun altını kalın çizgilerle çizer. Bu meseleleri de uzun uzun tartışır ve bunları hak görüşü ortaya koymak adına tartışmanın da bidat olmadığına inanır. Zaten hiçbir kelamcı bunları ehl-i hak çizgisinde tartışmanın bidat olduğunu düşünerek bindiği dalı kesmez.]

  •  İmam Dânî bazı kelamcıların imanın sadece kalben tasdik olduğu yönündeki görüşünü tasvip ediyor, kitabında müdafaasını yapıyor. İmam Dânî’nin bu kitabı diğer akaid-kelam kitaplarına göre çok farklı. Zaten sadece akaid kitabı değil, itikat ve usulü’d-diyanât kitabı. Gerek inanç esasları gerekse dinin usul denen konularını ihtiva ediyor. Düzey olarak da her mükellefin sahip olması gereken bilgi düzeyi hedefleniyor. İtikad konuları dışında usul konuları sadedinde Kuran, haber-i vahid, tevil-tefsir gibi konular ile sünnet-bidat ve sultanlara ve alimlere düşen vazifeler diye en son kısımda ehl-i bidat ve ehl-i ehvâ ile mücadele tavsiyesi ve hükümleri var. Risale açık, sade bir dille kaleme alınmış. Meseleler bol bol ayet ve hadislerle takviye edilmiş, selef imamlarından senetli biçimde gelen nakillerle tezyin edilmiş. Risalede, cin konusuna, şeriat gelmeden önce eşyanın durumu ve hükmü konusuna, amel niyet ilişkisine bile girecek kadar halkın kafasındaki soruları önceleyen bir muhteva göze çarpıyor.

  •  Yaklaşık 200 sayfalık hacme sahip olan risale, Daru İbn-i’l-Cevzî tarafından Dr. Muhammed b. Said el-Kahtanî’nin tahkikiyle ilk olarak 1998 yılında basılmış.