• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor

6. Sayı Soruşturma

Arapçayı Vahyin Dili Yapan Nedir?

İlim Dergisi 6. Sayı Kısa Soruşturması Eylül-Kasım 2013

 
  
 Prof. Dr. Mehmet YALAR
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arap Dili ve Belağatı Anabilim Dalı

Arapçanın vahyin dili olması konusunda, çok şey söylenebilmekle beraber, özü itibariyle birbiriyle bağlantılı iki temel nedenin varlığından söz edilebilir. Bunlardan biri tarihsel olgu, diğeri de Arapçanın yapısal özellikleridir.
      Tarihsel olgu, hem bu vahyin inişine mazhar olan şahsiyetin, yani Hz. Peygamberin Arap olması hem de vahyin indiği coğrafyanın Arap coğrafyası olması, dolayısıyla Arapçanın hakimiyeti altında bulunmasıdır. Nitekim konuyla ilgili “Biz her peygamberi ancak kendi kavminin diliyle gönderdik.” [İbrahim/4] mealindeki ayette de ifade edildiği üzere Allah, her peygamberi sadece kendi kavminin diliyle göndermiştir.
      İkinci neden olarak düşünülebilecek olan Arapçanın özelliklerine gelince bunların başlıcası, bu dilin fesahat, belagat ve açıklayıcılık bakımından üstün konumda bulunmasıdır. Bu hususu da, hem birinci nedenle bağlantılı bir biçimde nüzul dönemi Araplarının, birbirlerine karşı üstünlük aracı olarak kullandıkları dilin ustaca ve sanatkârane kullanımı noktasında oldukça ileri bir seviyede bulunmalarında hem de yine konuyla ilgili “Bu (Kur’an dili) ise, açıklayıcı bir Arapçadır.” [Nahl, 16/103] ve “Açıklayıcı bir Arapçayla uyaranlardan olasın diye” [Şu’râ,26/195] mealindeki ayetlerde görmek mümkündür. Nitekim Kur’an’ın bazı ayetlerinde o günün Arapça erbabına, dil ve üslup bakımından onun veya bir kısmının benzerini getiremeyeceklerini beyanla, meydan okunması da, bu ikinci nedeni oldukça net bir şekilde ortaya koymaktadır.

 Doç. Dr. Candemir DOĞAN
Adıyaman Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dekan Yardımcısı

Her şeyi bozulan bir toplumda ilk düzeltilmesi gereken şey hiç şüphesiz dildir. Çünkü dil bozulursa sözler bozulur, bozuk söz maksadı anlatamaz, anlaşılmayan sözlerle iletişim kurulamaz. Emir ve yasaklar anlaşılıp uygulanmazsa din ve ahlâk bozulur, adalet kalkar. Adaletsiz toplum çaresizlik buhranına düşer ve hiçbir şeyle ilgili doğru karar veremez. Sosyal felakete gidişi önlemenin tek çaresi dili düzeltmek olduğundan, dilin iletişimde doğru kullanımı, dünyada her şeyden önemli ve önceliklidir.
      İnsan kelime ve cümlelerle düşünür, bunlarsız evren, eşya ve olaylarla ilgili bilgilenme, haklarında akıl yürütme, istidlâl yapma ve değerlendirme imkânsızdır. Dil olmasaydı insanın yaratılış maksadını taşıyan kulluk anlaşılmaz, kutsal kitapların muhatabı olamaz ve sorumluluk yüklenemezdi. Dil; insan olmanın en temel aracı, akılla idrakin ötesine taşan, ilham temelli mucizevî bir sistemdir. Tarihi süreç içinde, öz kimliğiyle sürekli gelişim ve değişimle kuşaktan kuşağa nakledilen dil, mucizevî ilâhî bir lütuftur. İnsana hâkim olan dil sistemiyle, inanç ve düşünceler oluştuğundan dile hâkimiyet toplumlara hâkim olmanın en etkin yoludur.
      İnsanı bedensel boyutuyla heykelleştiren Grek medeniyeti, mekânsal boyutuyla rahata erdiren Roma şehir mimarisi ve bedeni mumyalayarak güzelleştirmeyi sanata çeviren komşuları Mısır’ın aksine Araplar güzel sanatların soyut en zoru olan edebiyatı seçtiler. Taşları yontarak evler, şehirler kuran ataları Ad ve Semud’a rağmen ilah kabul ettikleri taşları bile basitçe yontma, evler, şehirler yapmayı akıllarına bile getirmediler. Göçebe ve çadırda basit bir hayat yaşamanın aksine güzel sanatların en zirve sanatı olan edebiyatı tercih edip sanatta doruğa tırmandılar. Bu çabaları milattan önce dördüncü yüzyıla kadar uzanır.
      Yaklaşık bin yıllık bir çabayla geliştirdikleri şiir ve hitabe sanatının ürünlerini altın harflerle yazarak astıkları Kâbe duvarıyla kutsayarak hayatlarını anlamlandırdılar. Arap toplumu, dili kutsayıp önemseme dışında tüm insani değerlerini yitirmiş bir toplumdu. Yeniden inşasının ise Arapçanın o mükemmel işlenmişliği etrafında biçimlenmesi gerekiyordu. Yani dil zarfı olan Arapça, mazrufu olan ilahî vahiyi taşıyabilecek en uygun bir işlenmişlik kıvamına yücelmişti. Arap toplumunda sosyal bozulma ile dillerinin işlenmişliğinin zirvede buluşması, Arapçayı vahyin dili yapan nedendir. İşte Arapça ilahî vahyi taşıyabilecek bir zarf kıvamına geldikten sonra ilahî vahyin ona mazruf olması, Yüce Allah’ın iradesiyle iktiran etmesidir.

 Doç. Dr. Hasan TAŞDELEN
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arap Dili ve Belağatı Anabilim Dalı

Arapçayı vahyin dili yapan, vahyi insanlara açıklamakla görevle şahsın (s.a.v) dilinin Arapça olmasıdır. “Şüphe yok ki O (Kur’ân) âlemlerin Rabbinin indirmiş olduğudur. Onu Ruhu’l-Emin senin kalbine apaçık bir Arapça ile uyarıcılardan olasın diye indirdi.” [Şu’arâ 26/192-195] “Allah Teâlâ peygamberliği kime vereceğini daha iyi bilir.” [En’âm 6/124]
      Arapçayı vahyin dili yapan, Arapçanın vahyin inşa edeceği toplumun temel taşları olan ferdlerin dili olmasıdır. “Ve Biz her peygamberi ancak kendi kavminin lisaniyle gönderdik ki, onlara beyan etsin. Artık Allah Teâlâ dilediğini saptırır ve dilediğini doğru yola sevkeder. Ve azîz, hakîm olan O’dur.” [İbrahim 14/4] “Ve işte sana böyle Arapça bir Kur’an vahyettik ki, Ümmü’l-Kurâ’yı ve onun çevresinde bulunanları uyarasın.” [Şûrâ 42/7]
      Arapçayı vahyin dili yapan, bu dilin vahyin manalarını, kavramlarını ve mesajlarını en açık şekilde oluşturmaya, iletmeye ve muhafaza etmeye uygun bâkirliğe, kelime hazinesine ve sarf-nahviyle gramer yapısına sahip olmasıdır. Gramer yapısından dolayı dilin sahip olduğu çağrışım zenginliğidir. Sözün özü, Arapçanın vahyin vücuduna en uygun kumaş, vahyin âb-ı hayatına en uygun kap olmasıdır.

 Yrd. Doç. Dr. Yasin PİŞGİN
Akdeniz Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arap Dili ve Belağatı Anabilim Dalı


Bu soruyu üç temel başlık altında cevaplamamız mümkündür.
      Kuran’ın ilk muhatapları Araplardı: Allah kadim risalet devirlerinde kitaplarını, peygamberlerinin ve dolayısıyla da muhatap toplumların dillerini esas alarak indirmiş ve böylece hedef kitlenin ilahi mesajı anlayamaması gibi bir sorun söz konusu olmamıştır. Bu bağlamda hem Hz. Peygamberin hem de vahyin ilk muhataplarının Arap olmaları sebebiyle Kuran Arapça olarak indirilmiştir.
      Tarih boyunca Allah’ın İbranice ve Süryanice başta olmak üzere pek çok dilde vahyettiğini düşündüğümüzde Arapça da dâhil olmak üzere hiçbir dilin kutsanamayacağını ve onun, ilahi mesajın aktarılması ve anlaşılması konusunda sadece bir araç olduğunu temel bir ilke olarak ifade etmemiz gerekmektedir.
      Kuran son semavi kitaptır: O, Hatemu’l-Enbiya olan Hz. Muhammed’e indirilen son ilahi kitaptır. Bundan dolayı Kuran’ın tahrifattan ilahi inayetle korunacağı bizzat Allah tarafından açık bir şekilde ifade edilmiştir. Bu noktada, sahip olduğu bir takım özellikler sebebiyle Arapçanın, Kuran’ın kıyamete kadar ilahi muhafazaya mazhar oluşuna hizmet eden temel unsurlardan biri olduğunu söyleyebiliriz.       Çünkü Arapçanın kendisine has olan ve kulağa ve kalbe aynı anda hitap eden armonik yapısı diğer dillerle olan ilişkisinde onun, etkilenen değil, etkileyen bir dil olmasını sağlamış ve onu yabancı kelimelerin asimilasyonundan korumuştur.
Ayrıca Arapça kelimeler diğer dillerdeki kelimelerin zaman içinde yaşadığı bozulma ve farklılaşmadan da uzaktır. Öyle ki, günümüzde kullanılan Arapça bir kelimenin, on dört asır önceki morfolojik yapısıyla aynı olduğunu söyleyebiliriz.
      Kuran mucizevî bir kitaptır: Dünya ve ahiret mutluluğuna ulaşmaları konusunda insanların ihtiyaç duyduğu tüm esasları harikulade bir üslup ile ifade eden Kuran, maddi ve manevi, dünyevi ve uhrevi pek çok konuyu lafzi açıdan mücmel ve muhtasar, mana yönünden de külli ve ilkesel bir üslup ile ele almıştır. O, akil bir varlık olan insana hitap etmesi sebebiyle aklî ve fakat gayb âleminden kaynaklandığı için aşkın bir muhtevaya sahiptir. Maddî ve manevi, dünyevi ve uhrevi konular onun ilahi üslubunda etkileyici bir şekilde ele alınmıştır.
      Kuran, kıyamete kadarki müstakbel ve muhtemel muhataplarını, başka bir hidayet rehberine ihtiyaç duymaktan müstağni kılan “efradını cami ağyarını mani” bir kitaptır. Onu, lokal hitap misyonuna sahip kadim kutsal kitaplardan ayrıcalıklı kılan bu konumu itibariyle Kuran’ın Arapçayla olan ilişkisi, geçmişte kendisiyle ilahi hitabın gerçekleştiği her hangi bir dilin vahiyle olan ilişkisinden farklı bir yapıya sahiptir.
      Kuran dili olarak Arapçanın sahip olduğu belağat ve fesahat özellikleri, zengin kelime hazinesi, bir kelimenin içerdiği harflerin mana hakkında ipuçları verebilmesi, morfolojik bakımdan kelimelerin sahip olduğu türeme kabiliyeti, uzatma harflerinin oluşturduğu musiki, sahip olduğu sıfatlar itibariyle harflerin telaffuza kattığı fonetik ve akustik imkânlar, kelime yapısının erkek, dişi, tekil, ikil ve çoğul yapılara bizatihi delalet etmesi ve bir mananın birbirinden farklı formlarla açık, kapsamlı ve etkili bir şekilde ifade edilebilmesi ilahi hitabın mucizevî boyutunu yüklenme konusunda Arapçayı yetkin kılmıştır.

 Yrd. Doç. Dr. Muhammet Vehbi DERELİ
Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arap Dili ve Belağatı Anabilim Dalı

Her Peygambere kendi kavminin dili ile kitap verilmesi yine Kur’an ile sabit genel bir yasa olduğundan, Araplar içinden seçilen Son Peygamber’e verilen mesaj da Arapça olmuştur. Ancak Kur’an yalnızca Arap toplumuna yönelik bir kitap da değildir. Kendi ifadelerinden, onun bütün insanlığa gönderilmiş bir vahiy olduğunu kesin bir şekilde anlıyoruz. Hal böyle iken, vahyin dili niçin Arapça olmuştur?
      Allah’ın son elçisinin Araplar içerisinden seçilmesi gibi Kur’an-ı Kerîm’in Arapça indirilmesi de, elbette Allah’ın bir tercihidir. O’nun her işi hikmetle olduğundan, son ve evrensel mesajın bu dilde indirilmesinde Arapçanın Allah ile kul arasındaki irtibatı sağlayabilecek ölçüde engin bir ifade gücüne sahip oluşu inkâr edilemez. O halde Kur’an’ın, iyi anlaşılsın diye açık, anlaşılır, sağlam ve düzgün bir Arapça ile indirildiğini söyleyebiliriz.
      Arapça, ifade tarzı ve edebî sanatlar yönüyle oldukça zengin bir dildir. Bu özellik, verilecek mesajın, istenilen boyutlarda sunulmasını sağlar. Kur’an, Arap dilinin de etkisiyle lafzı, nazmı, üslûbu ve içeriğiyle insanları ve cinleri, kendisine benzer bir metin ortaya koymaktan âciz bırakmıştır. Ele aldığı konuları kendine has bir üslûp ve ahenk içerisinde işlemiştir.
      Diğer taraftan, Kur’an vahyinin nâzil olduğu Cahiliye döneminde Araplar edebiyat ve belagatta son derece ileri bir düzeyde idiler. Kendilerini, dili en güzel konuşan, meramını en güzel ifade eden kavim olarak görüyorlardı. İşte böyle bir ortamda Arapça bir kitap olarak indirilen Kur’an’ın, dil ve üslûp açısından en üstün özelliklerle donatılmış olması kaçınılmazdı. Bu sebeple, Kur’ân’ı doğru anlamak için Arap dilinin inceliklerine hâkim olmak şarttır.