• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor

Talha Hakan ALP

Talha Hakan ALP
ebulbeka@gmail.com
Kelam Geleneğindeki Sofist İmajı Üzerine Bazı Mülahazalar
02/01/2019



   •   Nesefî Akâidi’nin girişindeki şu cümleler İslam varlık ve bilgi felsefelerinin özünü ortaya koyması bakımından son derece önemlidir:

“Eşyanın hakikatleri sabittir. Eşyanın hakikatlerine ilişkin bilgi gerçektir, Sofistler bunu kabul etmemişlerdir. Bilgi araçları üçtür: akıl, sağlıklı duyu ve doğru haber.”

   •   Bir akâid risalesinin bu cümlelerle başlaması, ilk bakışta ilginç gelse de gayet anlamlıdır. Çünkü akâid risaleleri, Allah’ın varlığından sıfatlarına ve fiillerine, nübüvvetten ahirete ve imamete kadar bir dizi dinî inanç ve düşünceyi ihtiva etmektedirler. Tüm bu inanç ve düşünceler, içinde yaşadığımız evrenin gerçek olduğu ve evrene ilişkin bilgimizin -gerekli sebepler ve şartlar itibarıyla- doğru olduğuna dair temel kabule bağlıdır. Bu bakımdan Ömer Nesefî yerinde bir kararla, Akâid risalesinin başında “eşyanın hakikatleri sabittir” cümlesine yer vererek, varlık felsefesinin en temel problemi olan varlığın gerçekliği sorununa; “eşyanın hakikatlerine ilişkin bilgi gerçektir” cümlesine yer vererek de bilgi felsefesinin en temel problemi olan bilginin gerçekliği/nesnelliği sorununa birer kısa cevap niteliğinde değinme gereği duymuştur. Ardından zikrettiği bilgi araçlarını muhtevi cümleyle de kelam metodolojisinin ana hatlarına aynı kısalıkta bir değinide bulunmuştur.

   •   Burada konum ilgili cümlelerin İslam varlık ve bilgi felsefelerine taalluk eden boyutları değil. Konum, Sofistlerin eşyanın hakikatlerine ilişkin görüşlerinin kelam geleneğimize yansıma biçiminin doğruluğu/gerçekçiliğiyle ilgilidir.


Kelam geleneğinde Sofist imajı


   •   Kelam kitaplarında ilk etapta karşımıza çıkan açıklamalara göre Sofistler, eşyanın hakikatlerinin sabit olmadığını, dolayısıyla eşyanın hakikatine ilişkin bir bilgiden de söz edilemeyeceğini savunmaktadırlar. Yazının girişinde Nesefî Akâidi’nden yaptığım alıntıda karşımıza çıkan açıklama bunun tipik bir örneğidir.

   •   Ebu’l-Muîn en-Nesefî ve Taftâzânî’nin ifadelerine yansıdığı gibi, kelamcıların ikinci etapta karşılaştığımız açıklamalarına göre Sofistler, içinde yaşadığımız nesnelerin sadece birer algı ve hayal olduğu, nesnel gerçekliği bulunmadığı fikrindedirler. Sözgelimi önümdeki masa, kitap ve etrafımı kaplayan diğer nesneler sadece birer algıdır ve özne olarak benden bağımsız (nesnel) birer gerçekliğe sahip değildir. Bu açıklama Sofistleri, birinci açıklamayı aşan bir yorumla, birer Solipsist (Tekbenci) olarak yansıtmaktadır.

   •   İlkçağ Yunan Felsefesi tarihinde gerek kendi ifadeleri gerek muarızlarının eleştirileri çerçevesinde Sofistlere mal olmuş düşünceler arasında kelamcıların Sofistlere atfettikleri bu düşünceyi (Solipsizm) bulamıyoruz. Dolayısıyla Sofistler hakkındaki bu kanaatin kelam geleneğine nereden ve nasıl geçtiği sorusu ayrıca cevaplanması gereken bir sorudur. Şimdilik sadece bir tahmin olarak, bu kanaati kelamcıların, Sofistlerin eşyanın hakikatlerinin sabit olmadığı yönündeki görüşlerinin sonucu olarak kendilerinin çıkarttıklarını (tahriç) düşünmek mümkün. Eğer bu tahmin doğruysa, burada Sofistlerin doğrudan kendi görüşleriyle değil, görüşlerinin -kelamcılara göre- sonucuyla, teknik ifadesiyle Sofistlerin mezhebiyle değil, lâzım-ı mezhebiyle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.

   •   Bu aşamada gerek Sofistlerin gerçekte ne düşündükleri gerekse kelamcıların Sofistleri ne derece doğru anladıkları hususunu aydınlığa kavuşturmak için eşyanın hakikatleri kavramını irdelemek gerekiyor.


“Eşyanın hakikatleri” nedir?


   •   Kabaca “şeylerin mahiyetleri” anlamına gelen ve evrendeki nesne ve olguların özlerine işaret eden bu terkip, felsefe tarihinde -biraz sonra değineceğimiz gibi- varoluşun temel karakteriyle ilgili çok esaslı bir tartışmaya göndermede bulunmaktadır.

   •   Konuya nüfuz etmek için alttaki şu iki sorunun cevabını arayalım:

a-) “Eşyanın hakikatleri sabittir “diyen kelamcılar ne demek istiyor?

b-) “Eşyanın hakikatleri sabit değildir” diyen Sofistler ne demek istiyor? 

   •   İlk sorunun cevabını ararken kelamcıların konuyu ele alış biçiminden kaynaklanan bir belirsizlikle karşılaşıyoruz. Şöyle ki, kelamcılar bir yandan hakikat sözcüğünün mahiyet (öz) anlamına geldiğini ve mahiyetlerin sabit olduğunu belirtiyorlar. Diğer yandan insan, at, merkep vb. şeylerin/nesnelerin gerçek olduğunu, salt algı ve hayalden ibaret olmadığını ileri sürüyorlar. Burada bir ikircik durumu söz konusu ve ilgili cümlenin ne anlama geldiği sorusu anılan iki ayrı yaklaşıma göre değişmektedir. Eğer konu mahiyetlerin yani özlerin sabitliği/gerçekliği ise “eşyanın hakikatleri sabittir” cümlesi bildiğimiz, formların, hatta tümellerin varlığı tartışmasına girer. İnsan tekleri olarak bizler gerçekten yani nesnel olarak varız. Peki, tümel olarak insan gerçekten ve nesnel olarak var mıdır? Platon ve takipçilerine göre idealar/formlar zihinden bağımsız (nesnel) gerçekliğe sahiptir. Biz tekil insanlar tümel insanın birer gölgesiyiz, asıl gerçek tümel insandır.

   •   Konu Ortaçağda da tümeller tartışması olarak tarihe geçmiş bulunuyor. Tümellerin zihinden bağımsız birer nesnel gerçek olduğunu savunan realistlerin yanında, onların sadece birer sözcük olduğunu savunan Nominalistler (İsimciler) de var. Acaba kelamcılar “eşyanın hakikatleri sabittir” derken bu tartışmaya mı atıfta bulunuyor, realistlerden yana mı tavır alıyorlar? Bu konuda -en azından bu cümleye bakarak- kesin bir şey söyleyemeyiz. Çünkü kelamcıların aynı konuyu işlerken sergiledikleri ikinci yaklaşımları konuyu başka bir mecraya itiyor.

   •   İkinci yaklaşımlarında, nesnelerin birer algı ve hayalden ibaret olmadığı, algıdan bağımsız nesnel gerçekliğe sahip olduğu üzerinde duruluyor. Bu ise düpedüz tikellerin (tekiller) nesnel gerçekliğe sahip olup olmadığı yönündeki çok marjinal bir tartışma ve kelamcılara göre Sofistler -yanlışlıkla- varlığı zihinsel algıya indirgeyen Solipsistler (Tekbenciler) olarak karşımıza çıkıyor. Kelamcıların, Sofistlerin eşyanın nesnel gerçekliğini yadsıdıklarını düşünerek onlara nesnelerin gerçek olduğunu ispatlamaya çalışmaları Sofistleri Solipsist gördüklerini destekliyor. Nitekim konuyu ele alan tüm kelamcılar şu fikri paylaşıyor: “Sofistlerle tartışmanın bir manası yok. Onları ikna etmenin yolu, kendilerine sopa ya da ateşle işkence uygulayıp sopanın ve ateşin gerçek olduğunu kabule zorlamak.”

   •   Bu ikinci yaklaşım, kelamcıların, Sofistlerin birer Solipsist oldukları, tikel nesnelerin gerçekliğini yadsıdıkları, birer algı ve hayal dünyasında yaşadığımızı düşündüklerine inandıklarını gösteriyor. Dolayısıyla kelamcıların konuyu ele alırken sergiledikleri ilk yaklaşım konunun tümeller konusu olduğu, ikinci yaklaşım ise konunun tikeller konusu olduğu intibaını uyandırıyor. Buna bağlı olarak kelamcıların karşısında yer alan Sofistler de -kelamcılara göre- kah tümellerin gerçekliğini kabul etmeyen, kah tikellerin gerçekliğini kabul etmeyen bir grup olarak beliriyor.

   •   İkinci soruya gelecek olursak bunun için Sofistlerin düşünce dünyasının arka planına uzanmakta yarar var.


İlkçağ Yunan felsefesinde varlık-oluş sorunu ve Sofistler


   •   İlkçağ Yunan felsefesi tarihine dair yazılmış kitapları okuyanlar, Sofistleri, Yunan düşüncesindeki sürekliliğin bir parçası olarak görmekte zorlanmazlar. Sofistler kendilerinden önce çeşitli metafizik tartışmaların olduğu ve muhtelif felsefî ekollerin boy gösterdiği bir dünyaya doğmuşlardır.

   •   İlkçağ Yunan düşüncesinde bir yanda evrenin ana maddesi (arkhe) tartışılırken, diğer yanda evrenin yapısı tartışılmaktadır. Ana madde kimine göre su/nem, kimine göre hava, kimine göre sınırsız ve belirsiz bir şey (apeiron), kimine göre atomlar, kimine göre sayılardır.

   •   Evrenin yapısına dönük tartışmada da karşıt iki kutup ortaya çıkmaktadır. Birinci grup evrende her şeyin sürekli devinim ve değişim içinde olduğunu savunurken, ikinci grup devinim ve değişimi yadsımaktadır. 

   •   Birinci grubu temsil eden Heraklitos ve takipçileri dâim ve sabit özü/varlık’ı reddetmekte, oluş fikrini savunmaktadır. İkinci grubu temsil eden Parmenides ve takipçileri (Elealılar) ise değişimi ve oluşu reddederek bir, değişmez, bölünmez, dâim ve sabit varlık fikrini savunmaktadır.

   •   Metafizikte, evrende devinen ve değişen şu nesneler dünyası oluş âlemi (kevn/sayrûret), oluşun ardında devinimin olmadığı, öz ya da özler dünyası ise varlık âlemi (vücûd) olarak anılır. Heraklitos oluş adına varlık’ı, Parmenides ise varlık adına oluş’u yadsıyarak felsefe tarihinde derin bir yarık oluşturmuşlardır.

   •   Sofistler bu yarığın Heraklitos tarafına yakın durarak Parmenides’in varlık’ını yadsıdıkları gibi, arkhe arayışındaki doğa filozoflarının çabasını da boş görmüşlerdir.

   •   Dolayısıyla Sofistlerin varlığı yadsımaları, kelamcıların anladığı gibi, önümüzde duran tekil cisimlerin gerçek olmadığı, aksine birer algı ve hayalden ibaret olduğu anlamına değil, cisimlerin metafizik, sabit birer özü olmadığı anlamına gelir. Sofistlere göre şeyler (nesne ve olgular) oluş dünyasına aittir, sürekli devinim içindedir ve sabit özleri yoktur. Tekil şeyler gerçektirler, ama ötelerinde metafizik bir gerçeklik (hakikat) yoktur.

   •   Bunları geride geçen ikinci soruya adapte edecek olursak Sofistlere göre, kelamcıların aksine, eşyanın hakikatleri sabit değildir. Ve bu, Sofistlerin düşüncesine göre, eşyanın mahiyetlerinin (özler) olmadığı anlamına gelir.

   •   Şöyle de diyebiliriz; “eşyanın hakikatleri sabittir” cümlesi, geride yer verdiğimiz gibi kelamcıların birinci yaklaşımına konu olan “şeylerin sabit özleri vardır” şeklinde anlaşılacaksa Sofistler buna karşıdır. Ve kelamcılar Sofistleri burada muhalif bir grup olarak anmakta haklıdırlar. Sofistler sözgelimi insanın “konuşan canlı” diye sabit ve değişmez bir özü olduğunu kabul etmezler. Nesneler üzerinde bu biraz tuhaf gelebilir ama değerler üzerinde düşünüldüğünde bu tartışma o kadar da tuhaf değildir. Sözgelimi “adaletin sabit bir özü/formu yoktur” ya da “iyiliğin sabit bir özü/formu yoktur” vb. cümleler hukuk ve ahlak felsefeleri açısından gayet anlamlı ve verimli birer tartışmanın fitilidirler. Adaletin özü olduğunu savunanlar, evrensel bir adalet formu/ideası bulunduğunu, bizimkilerin ifadesiyle adaletin bir hakikati olduğunu, hukuk felsefesi yapmanın bu ideayı/hakikati keşfetmek demek olduğunu düşünürler. Adaletin bir özü olmadığını savunanlar ise, evrensel bir adalet formu/ideası olmadığını, bizimkilerin ifadesiyle adaletin bir hakikati olmadığını, hukuk felsefesi/tartışması yapmanın olmayan bir idea/hakikati keşfetmek (teori) değil, adalet konusunda iknaya (retorik) dayalı bir uzlaşı arayışı demek olduğunu düşünürler.


Yunan metafiziği ve Sofistler


   •   Sofistlere göre sözgelimi adaletin özü olmaması, onu tek tek insanların tanımlayabilmesi/belirleyebilmesine imkân sağlar ve değerlerde göreliliğe kapı açar. Nitekim Sofizmin öncü ismi Protagoras “insan her şeyin ölçüsüdür; var olan şeylerin var olduğunun, var olmayan şeylerin var olmadığının” derken insandan bağımsız bir öz/hakikat fikrini reddetmekte, onun yerine insan teklerine göre değişebilen kavram ve değerlere inanmaktadır.

   •   Aslında Sofistlerin yaptığı şey radikal bir metafizik eleştirisidir. Bunun için felsefe tarihçileri genellikle Sofistleri Yunan aydınlanmacıları olarak görürler. Sofistler hem felsefi tartışmanın alanını doğadan (arkhe) insan hayatına çekerek, hem öz ve form/hakikat fikrini yadsıyarak felsefeyi metafizikten arındırmaya çalışmışlardır. Çünkü metafiziğin en temel konularından biri varlık, diğeri bilgi problemidir. Sofistler varlığı yadsıyarak birincisini, bilgiyi özneye göreli kılarak ikincisini gereksiz saymışlardır.

   •   Metafizikten arındırılan felsefede ortak ve sabit bir öz/form arayışına yarayan soyut düşünce/spekülasyonun yerini ikna/retorik alması beklenir ki Sofistlerin ortak özelliği, hepsinin iyi birer retorikçi olmaları ve para karşılığı retorik dersleri vermeleridir. Bu da onların filozofların yaygın amacı olan hakikate karşın ikna ve uzlaşıyı amaçladıklarını göstermektedir.

   •   Sofistler, gerek sabit özlere gerek metafiziğe karşı düşünceleriyle, yerleşik Yunan aristokrasisi tarafından savunulan yerleşik din, siyaset ve toplum düşüncesinin de karşısında yer almışlardır. Protagoras’ın “Tanrıların ne var olduklarını, ne var olmadıklarını, ne de neye benzediklerini bilebiliriz. Çünkü bunu öğrenmemize engel olabilecek bir sürü neden var, ama en önemli neden, bu meselenin kendiliğinden bulanık oluşu ve insan ömrünün kısa oluşu” meyanındaki sözleri hem muhalif düşüncesi hem döneminde yarattığı etki bakımından kayda değerdir. Nitekim bu sözleri üzerine tanrıtanımaz ithamıyla hakkında suç duyurusunda bulunulan Protagoras Sicilya’ya kaçarken yolda canından olmuştur.

   •   İlkçağ Yunan toplumunda aristokrat kesimin doğuştan gelen sabit hak ve imtiyazlar düşüncesine karşın sabit özleri yadsıyan sofistik düşüncenin demokrasinin gelişiminde de etkili olduğunu belirtmek gerekir. Bunun yanında Sofistlerin, siyaset, hukuk ve eğitim gibi farklı alanlarda etkin birer düşünür olarak yer aldıkları da bilinmektedir. Yunan demokrasisinin geliştiği dönemlerde Sofistler gerek siyasette halkın oyunu kazanabilmek gerek mahkemelerde hakkını savunmak bakımından temel ihtiyaç olan ikna sanatı (retorik) dersleri vererek aristokratlar da dâhil tüm yurttaş kesimleri üzerinde etkili olmuşlardır.

   •   Konuyu toparlayacak olursak, kelam literatürüne yansıyan Sofist imajında bir ikircik durumu söz konusudur. Sofistlerin eşyanın hakikatlerini ve onları bilmenin imkânını yadsıyan bir grup olarak sunulmaları özde doğru olmakla beraber, bunun tekil nesnelerin gerçekliğinin inkârı şeklinde yorumlanıp Sofistlerden Solipsist çıkartılması isabetli görünmemektedir. Bu yazıda anlatmaya çalıştığımız üzere Sofistler tekil düzlemde nesnelerin gerçekliğini kabul etmekte, ancak tümel ve öz (form) düzleminde gerçekliği yadsımaktadırlar. Sofistlere göre tek tek insanlar birer nesnel gerçektirler, ama insan teklerini kapsayan sabit bir öz ve form olarak sözgelimi “düşünen canlı” diye zihin ve dilden bağımsız bir gerçeklik yoktur.


Kaynaklar: Ebu’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille, s. 20- 23, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1993; Sa’düddin Taftâzânî, Şerhu’l-akâid, çev. Talha Hakan Alp, s. 51-60, 5. Basım, İFAV, 2018; Güvenç Şar, Sofistik Düşüncenin Arka Planı Dissoi Logoi Üzerine Yorumlar, s. 14-130, 1. Basım, Dergah, 2017; Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi, c. 2, s. 5-78, 5. Baskı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016; Çiğdem Dürüşken, Antikçağ Felsefesi, s. 133-141, 2. Basım, Alfa Yayınları, 2016; Karl Vorlander, İlkçağ Yunan Felsefesi Tarihi, s. 103-117, 2. Basım, İstanbul, Yeni Zamanlar Yayınları, 2001; Umberto Eco, Antik Yunan, s. 393-407, 1. Basım, İstanbul, Alfa Yayınevi, 2017.



1251 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları