• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor

Abdullah KÜSKÜ

Abdullah KÜSKÜ
abdullahkusku87@gmail.com
Ahmet Cevdet Paşa ve Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye
02/01/2019

         İlim Dergisi 33. sayı Aralık 2018 - Ocak 2019

                                                    

Giriş


   •   Fıkıh yapısı itibariyle meseleci, içtihat temelli, cüzi hükümleri barındıran, şahsa özel fetvayı esas kabul eder tarzda müftü ve kadılara yöntem ve usul çerçevesi çizmektedir. Bu bakımdan devletlerin uygulamalarında detaylarda bir bütünlük arz etmemektedir. Külli kuralları ve usûli dayanakları son derece sınırlıdır. Ferî meselelerde farklılık arz etmekte ve bölgesel ve mezhepsel farklılıkları bünyesinde barındırmaktadır. Büyüyen devlet yapılarının kendisine göre şekillenmesini istemekte devletin sınırlayıcı kanunlarını kabul etmemektedir. Bu sebeple devlet başkanları kendilerinin standart ve kolay bir hukuk uygulama taleplerini fıkıh net bir şekilde karşılamamaktadır. Bununla birlikte fıkhın yapısına en uygun muameleyi Osmanlılar bölge kadılarını bölgenin ihtiyacına göre mezhep uygunlukları dikkate alınarak atamış, kurallarının geneline bakıldığında görüldüğü kadarıyla ceza hukuku alanında birliğin sağlanması amacıyla örfî hukuk geliştirilmiştir. İçtihadi unsurları barındıran, devlet başkanının tasarruflarını konu edinen ve halka arz edilen bu yasalar yazılı olarak kayıtlara geçmiş ve devlet tarafından hükümranlık alanında uygulanmıştır.

   •   Fıkıh ve kanun ilişkilendirmeleri, İslâm’ın zuhur ettiği ilk dönemden bugüne nasıl bir tarihi süreç geçirmiştir? Bu ilişkilerde varlığını baskın tutan taraf fıkıh mı kanun mu olmuştur? Devlet başkanları fıkha müdahale etmişler midir? Fıkhın devlet müdahaleleri sebebiyle değiştirilmesi söz konusu mudur? Tüm bu sorular hem hukuk hem de fıkıh mütehassıslarının ilgi ve merakını celp etmiş, bu alanda birçok makale ve yazı kaleme alınmıştır. Biz Hasan Elek, M. Akif Aydın ve Ebu’l-Ula Mardin’in yazdıkları üzerinden konuya bir atfı nazar edeceğiz.


Fıkıhla İlişkili Kanunlaştırmalar ve Osmanlıda Kanunlaşma Çalışmaları


   •   “İlk kanunlaşma teşebbüsü Abbasiler dönemindedir. İkinci Abbasi halifesi Mansur döneminde İbnü'l-Mukaffa (ö. 145/762) tarafından dile getirilmiştir ve halife tarafından Malik b. Enes'ten bir kitap yazması istenmiştir. İmam Malik razı olmamış, daha sonra Harun Reşid (170-183/786-809)'den gelen aynı yöndeki bir teklifi yine reddetmiştir.

   •   Bu alandaki ikinci büyük teşebbüs Baburlu hükümdarı Evrengzib Alemgir (1068-1118/1658-1707) tarafından yapılmıştır. Mezhepteki hangi görüşün esas olacağının tespitinde güçlük çıkması üzerine, uygulamaya esas olacak görüşleri belirlemek üzere Alemgir tarafından bir heyet kurulmuş ve bu heyet sekiz senelik bir mesai sonucu Hanefi mezhebi içerisindeki muteber görüşleri bir araya toplayan büyük bir hukuk külliyatı meydana getirmiştir.[1] Bununla beraber el-Fetava'l-Hindiyye veya Alemgir'den dolayı el-Fetava'l-Alemgiriyye diye anılan bu eser, bir kanun olarak kabul edilemez.”[2]

   •   “Osmanlı Devleti’nin hukukî yapısı, konuyla alakalı ihtilaflarla birlikte şer’î hukuk ve örfî hukuk şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Örfî hukuk esasları, padişahların tasdikleriyle kanun haline gelmekte ve uygulamaya girmektedir. İslam hukuku, özellikle Kitap ve Sünnet tarafından teferruatlı olarak düzenlenmemiş alanlarda devlet başkanına belirli bir takdir hakkı tanımıştır. Bu durum, Osmanlı padişahlarına ceza hukuku ve malî hukuk alanlarında çeşitli kanunnâmeler düzenlemelerine müsait bir zemin hazırlamıştır.”

   •   “Osmanlı Devleti’nde, İslam hukukunun Padişahlara verdiği yasama yetkisine dayanılarak örfî hukuk sahasında kanunnâmeler hazırlanmıştır. Bu kanunnâmeler idarî, malî, cezaî ve benzeri alanlarla ilgili hükümleri içermektedir. 

   •   Osmanlı Devleti Genel Kanunnâmelerinden bazıları:

·        Fatih’in Kanunnâme-i Âl-i Osman’ı

·        II. Beyazıt’ın Kavânin-i Örfiye-i Osmanî’si

·        Yavuz Sultan Selim’in Kanunnâme’si

·        Kanunî’nin Âyîn-i Kavâid-i Cihânbânî ve Kavânin-i Örfiye-i Osmanî’si  

·        I. Ahmet’in Kanunnâme-i Osmanî’si

·        IV. Murat’ın Kanunnâme-i Sultanî’si


19. Yy. Osmanlı Devleti’nde Kanunnâme Geleneğinin Devamı Niteliğindeki Kanunlar


   •   Kanunnâme türünün devamı olarak hazırlanan kanunlarda, eski kanunnâmeler ve fıkıh kitaplarındaki hükümler Avrupa’daki kanunların usulüne göre bir araya getirilmiştir. 1840 tarihli Ceza Kanunu, 1851 tarihli Kanun-ı Cedid, Arazi Kanunnâmesi, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye ve Hukûk-ı Aile Kararnâmesi söz konusu kanunlaştırma örneklerindendir.


19. Yy. Osmanlı Devleti’nde Batı Kanunlarının Tercümesi Mahiyetindeki Kanunlar


   •   Kanunların Batı kanunlarından tercüme yoluyla alınmasına “iktibas” adı verilmektedir. 1850 tarihli Kanunnâme-i Ticaret, 1863 tarihli Ticaret-i Bahriye Kanunnâmesi, 1858 tarihli Ceza Kanunnâme-i Hümâyun’u, 1879 tarihli Usul-ü Muhakemat-ı Hukukiye Kanunu ve 1879 tarihli Usul-ı Muhakemat-ı Cezaiye Kanunu iktibas yoluyla alınan kanunlardır.


Yeni Mahkemelerin Kuruluşu


   •   Tanzimat döneminde tek hakimli ve tek dereceli klasik Osmanlı mahkeme sistemi geniş ölçüde terkedilerek toplu hakimli ve çok dereceli yeni bir adli teşkilat kurulmaya başlanmıştır. Ticaret mahkemeleri ve Nizamiye mahkemeleri gibi. Tanzimat’tan sonra kurulmuş olan, ticaret ve özellikle hukuk davalarına bakan nizamiye mahkemelerinin acilen bir medeni kanuna ihtiyaçları vardı. Üyelerin bir kısmı hukukçu olmayan nizamiye mahkemeleri ve hiç birisi hukukçu olmayan ticaret mahkemesi üyelerinin, bu konularda yürürlükte olan İslam hukukunun hükümlerini, fıkıh kitaplarından istifadeyle ilgili davaya uygulamaları imkânsız gibiydi.


Batı Menşeli Kanun mu Yerli Kanun mu Tartışmaları ve Cevdet Paşanın Zaferi


   •   Kurulan yeni mahkemelere de esas teşkil etmesi ve anayasa düzeyinde bir metnin kabulü tartışmaları Tanzimat Fermanı sonrası ziyadesiyle artmıştır. Bu tartışmalarda genelde Napolyon Bonapart’ın 1804’te hazırlattığı, Roma ve İslâm hukukunun etkisi altında kalmış Code civile (Medeni hukuk)’in bütünüyle tercüme edilmesi fikri ileri sürülmüştür. Bu fikri savunan devlet adamları arasında Sadrazam Ali Paşa da yer almaktadır. Ali Paşa bu isteğini padişaha arz etmiş, Said Paşa’ya Arapçaya yapılmış tercümesinden Türkçe’ye aktarması görevini dahi vermiştir.

Bu görüşlere karşılık birçok siyaset ve ilim adamı yerli ve milli bir kanun yapılmasını teklif etmekteydi. Bu görüş sahiplerinin başında Cevdet Paşa’nın sayılması hatalı olmasa gerektir. Yapılan tartışmalar padişah fermanıyla riyasetine Cevdet Paşa’nın getirildiği Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye cemiyetinin kurulmasıyla durulmuştur. Ve cemiyet 1868 yılında çalışmalarına başlamıştır.


Ahmet Cevdet Paşa Kimdir?


   •   Kendi ifadeleriyle 1238 sene-i hicriyesinde Rûz-i Hızr’a kırk gün kalarak Lofça kasabasında tevellüd etmiştir. Babası Lofça vücûhundan ve meclis azasından ve Istabl-ı âmire payelülerinden el-Hâc İsmail Ağa’dır.[3] İlk dönemler mektebe-i harbiye’ye kayıt yaptırması istense de dedesi Hacı Ali Efendi büyük pederinin mesleğine girmesini arzulamış ve tahsil-i ulûm-i âliye için Dersaâdet’e göndermek istemiştir. Dedesi, Deli Müfti namıyla meşhur Lofça müftüsüne özel ücret tahsis ederek torununa ders vermesini istese de “âlemde hiçbir şey ile mukayyed olmadığı gibi zaman ve mekân ile dahi mukayyet olamayacağı” cevabı ile Müfti bu talebi reddetmiştir.[4] İstanbul’a gönderilen Cevdet Paşa Papasoğlu medresesine mukim olup, Fatih camii şerifinde tahsil-i ulûm-i âliye ile meşgul olmaya başlar. Sonraları Sahn-ı Seman’da kendisine başkurşunlu odalarından biri tahsis edilir. Kara Halil Efendi, Vidinli Hoca, Şakir Efendi, ilm-i mantık, Mutavvel, Vaziyye-i İsam gibi birçok eser-i kadîmeyi okumuş, ardından bir ara “ben böyle anasının ipliğini pazarda satarak meydân-ı bahse çıkmış olan bir gürûh ile uğraşıp da şöhretimi kıramam” diye kendilerine ders vermekten geri duran Şerif Efendi’nin yerine ehl-i kıyam nâm arkadaşlarına Gelenbevî’nin Burhan’ını okutmuştur.


Devlet ve Siyaset Adamı Olarak Cevdet Paşa


   •   Ebu’l-Ula Mardin Bey’in Ahmet Cevdet Paşa ile ilgili değerlendirmeleri:

   •   Ahmed Cevdet Paşa, hukuk ilmi adamı ve bir fıkıh mütehassısı olmaktan ziyade yurtta hukuk ilminin gelişmesine büyük ölçüde çalışan, yürürlükteki hükümleri kanun haline çeviren, kanunlaştırma usulünü yayan, düsturları vücuda getiren, tarihi incelemelere istikamet veren, dilimizi zapt ve rapt altına alarak sadeleştiren, maliyemizin kullandığı yanlış takvim usulüne karşı ilk ilmi mücadeleyi açan pek mümtaz bir devlet ve siyaset adamıdır.[5]

   •   1262’de Büyük Mustafa Reşid Paşa sadrazam olduğunda şeyhülislamlıktan Ahmed Cevdet Bey kendisine gönderilmiştir. Paşa bu genç hocayı beğenmiş, takdir etmiş ve devlet işlerinin yanında aynı zamanda çocuklarının hocası tayin etmiştir. Cevdet Paşa da kendilerinden çok istifade etmiştir. Koca Reşit Paşanın yanında on beş sene çalışmış ve bir mekteb gibi burada birçok şey öğrenmiştir. Koca Reşit Paşanın sade ve beliğ, İran tarzını taklitten ve seci ve cinastan âri yazma usulünden çok faydalanmıştır. Burada siyasi ilimlerle de uğraşmaya vakit bulmuş, Ali ve Fuat Paşalar gibi büyük şahsiyetlerle de burada tanışma fırsatı yakalamıştır.[6]

   •   Ayda bir kere toplanan Maarif Meclisinin bütün layiha ve mazbatalarını Cevdet Paşa kaleme alır ve memleketin bulunduğu mevzuatı tedvine çalışırdı.

   •   İlber Ortaylı Ahmet Cevdet Paşa ile ilgili şu özet değerlendirmelerde bulunmuştur:

·        İslâm’ın son imparatorluğunu yönetmek için yetiştirilen gençlerden biri.

·        Medrese eğitimi alanlar arasında onun kadar renkli bir alim az bulunur.

·        Elmalılı Hamdi Efendi’den önce Fransızca’yı kendi gayreti ile söken bir medrese alimiydi.[7]


Ulemadan Biri Olarak Cevdet Paşa


   •   Cevdet Paşa akli ve nakli birçok ilme vakıftı. Namık Kemal Bey’in Ebu’z-Ziya Tevfik Bey’e yazdığı mektubundaki (1 Muharrem 1292) şu satırlar onun bu ilimlere vukufiyetine ve edip, büleğa tarafından nasıl da kabul gördüğüne işaret eder kabildendir:

   •   “…(Mahiyatı ulûm) meselesini pek azametli buluyorum.  Çünkü (ulûm) kelimesi koskoca bir şeydir. (Tarifat) denilse de yine tasalluftan [kibirlenmek, övünmek] kurtulamaz. Vidinli Tevfik Bey (Paşa), Cevdet Paşa gibi, biri çıksa da naklî ve aklî yazdığımız makalattan birine itiraz etse, çıkacak eserin ismine mutabık ve layık olmak üzere cevap vermeğe kim muktedir olacak? Biz olsa olsa üdebadanız veya tâbiri sahihile hürdefüruşuz. Ebûcehillik gösterecek kadar cahil değilsek te allamelik satacak kadar da âlim değiliz. Hakikaten maksadın böyle bir kitap vücuda getirmekse adına yalnız (Mahiyat) koy.

   •   Sokrat’ın hekim ünvanını (Muhibbi hikmet) tabirine tahvil eylediğinden olsun ibret alalım. Mahiyat ünvanlı bir eserde ulûmun mahiyatından da bahsolunur; insan hatasında ashabı insafın müsamahasına da izhar olur. Fakat (Mahiyatı ulum) ünvanlı bir kitap meydana çıkarılınca anın hakkını ifa etmek, hiç olmazsa bizi ulûmu şarkiye ve garbiyede on sene okutmağa tavakkuf eder. Bence ya mevzuat veya Seyyid’in tarifatı yolunda bir şey yapmalı. Hattâ baksana! O koca Seyyit bile eserine yalnız (Tarifat) demiş, tarifatı ulûm dememiş, hâsılı birader. Biz Sokrat gibi bir hekîm, Rousseau gibi bir edip olabiliriz. Fakat İbni Sina gibi, Seyyit gibi, İbni Kemal gibi, Humboldt gibi bir âlim geçinmeğe kalkışırsak haddimizi bilmemiş…” ilâh.[8]

   •   Cevdet Paşa Gelenbevî’nin Burhan’ını okuturken geceli gündüzlü çalışır, tatil günlerinde dahi eseri elinden bırakmazdı. Çok çalışmasından ve yorgunluktan zayıf düştüğünü duyan hocası Hekim Hamit Efendi kendisine ihtarda bulunmuş ve öldürücü çalışmaları men ve muayyen vakitte yatağa girmesini tembih etmiştir.[9]

   •   Cevdet Paşa kendi döneminde İstanbul ulemasını dört tabakada mütalaa eder ki onlardan bazıları şunlardır:

1. Tabaka: Akşehirli Ömer Efendi (Ders vekili, Padişah hocası), İmamzade Esat Efendi (İki defa icazet vermiş, üçüncü kez okutmakta idi), Antakyalı Sait Efendi (Süleymaniye’de Mutavvel’i tedris ediyordu), Denizlili Yahya Efendi (Saray hocası ve ders vekili).

2. Tabaka: Vidinli Hoca (Fatih Camii’nde üç yüzden fazla öğrencinin katıldığı meclise Mutavvel okuturdu), Şehri Hafız Efendi (?), Giritli Hoca (Katar şeyhlerindendir ve Fatih Camii’nde Mutavvel okuturdu), Hekîm Hamid Efendi (Fatih Camii dersiâmlarından).

3. Tabaka: Hafız Seyyit Efendi (Çarşamba pazarında İsmail Efendi Medresesi’nde münzevi bir hayat sürerdi. Üç aylar ve tatil günlerinde Cevdet Paşa kendisinden ders alırdı), Birgevi Şakir Efendi (Ulûmu akliyede mahirdir. Hikmet ve mantık okuturdu.)

4. Tabakada ise alelâde dersiâmlar mevcuttur. ()[10]

   •   Ahmet Cevdet Paşa Çarşamba pazarında Darulmesnevi inşa ettiren Murad Molla’dan Mesnevi icazeti almıştır.[11] Filhakika Cevdet Paşa herhangi bir mevzuyu ele alırsa müteakiben ona dair bir eser yazmağı kendisine adeta bir şiar edinmişti.[12] Cevdet Paşa aynı zamanda sözünü esirgemez ve vakur bir bürokrattı. Sonraları Dahiliye Nâzırı olacak olan Memduh Paşa’nın naklettiği şu anekdot bize onun bu özelliğini göstermektedir:

   •   “1293 kanuniesasisi müzakere edildiği sırada Cevdet Paşa bazı cihetine itiraz etmesi üzerine Mithat Paşa kendisine karşı: “Senin Avrupa kanunlarına aklın ermez” hitabında bulunmasile Cevdet Paşa pürhiddet olarak: “Sizin akıl ve fazileti temyiz edecek mikyasınız on, on beş kelime Fransızca bilmeğe münhasırdır” diye mukabelede bulunduğu ve nihayet Sadrâzam mütercim Rüştü Paşa araya girerek tarafeyni teskine muvaffak olmuştur.[13]

   •   Cevdet Paşa Sahn-ı semân’daki başkurşunlu medresesinde eskilerden Mutavvel haşiye yazarı Hasan Çelebi’ye ait odaya yerleştirilmiştir. Buranın öyle alelâde bir yer olmadığını Ebu’l-Ula Mardin şöyle anlatır:

   •   “Bu medreselerde yerleşmek kolay değildi. Sahın medreselerinin adeta birer lisesi hükmünde bulunan “Tetimme” medreselerinde mürettep ilimleri ikmal etmek icap ederdi. Bu lise medreselere de “Musile-i sahı” denirdi. Sahnı seman’da oda sahibi olabilmek için namzet tarafından yazılmış muteber eserler aranır, talibin takva, diyanet ve faziletle iştihar etmiş bulunmasına dikkat edilirdi. Merhumun bu medreseye yerleşmesi bile genç yaşında muhitine teslim ettirdiği iktidarının celi bir miyarıdır. Hele kendisine, yazdığı Mutavvel haşiyesiyle bütün hocalara tefeyyüzlerini yani ruus imtihanını kazanabilmelerini sağlayan ve bu yüzden pek sevilen bir zata ait odanın tahsis olunması hocalar arasında merhumun kadir ve itibarı ne kadar yüksek tutulduğuna bir karinedir.[14]

   •   Cevdet Paşanın öğrencisi Selim Sabit Bey hocasıyla alakalı şu değerlendirmelerde bulunur:

   •    “Takriri pek tatlı değilse de ifadesi gayet mantıkî, muknî, münakkah idi. Dersi talebeye esas itibariyle anlattıktan sonra bir hadisenin esbab ve avamili muhtelifesile ondan çıkan neticeler üzerinde efendileri düşündürürdü.[15]

   •   İsmail Habib Bey’in Cevdet Beyefendi ile ilgili mütalaası şu şekildedir:

   •   “Reşid Paşanın konağında yeni şeyler taallüm etti. Yalnız Arapça ile dünyayı anlamanın mümkün olmadığını gördü. Gizlice Fransızca öğrenmeye çalıştı. O sarıklı bir müderristi. İlmiye mesleğinden bir müderrise Frenk lisanı öğrenmek yakışmazdı. İşte bunun için öğrenmek istediği şeyi saklıyordu. İlmiye mesleği en şerefli ve muteber bir meslekti. Bunu bırakamazdı. Onu Harbiye mektebine Farisî müderrisi yapmak istiyorlar, fakat bu vazife için sarığı ve cübbeyi atmak lazım. Hayır! Genç müderris ilmiye mesleğini bırakamaz.[16]

   •   Ali Paşa nahivden Birgevi’nin Avâmil’ini, mantıktan İsagucu’yu Cevdet Paşadan okumuştur.[17]


Mecelle ile Mesaisi İtibariyle Ahmet Cevdet Paşa


   •   Ebu’l-Ula Mardin Bey Ahmed Cevdet Paşayı anlattığı eserinde ısrarla paşanın bir hukuk mutahassısı olmadığını beyan etmiş ve her fırsatta bunu savunmuştur. İlk zamanlar kabule yanaşmadığım bu fikri nihayet artık kabul ediyorum. Çünkü talebelik yıllarında mantık, dil, kelam gibi aklî ilimlerle iştiğal eden Paşa sonraları siyasetin taa derinlerine inerek ilmü’s-siyaseyi bittecrübe tahsile girişmiş, adliye ve maarif bakanlıklarınca muhtelif birçok kanunnâme, kararnâme ve nizamnâmeler hazırlamış olsa da bunların hiçbiri onu fıkıh mutahassısı yapmak için yeterli değildir. Nihayet metn-i metin ve Mecelle cemiyetlerindeki çalışmalarında Hanefi fıkıh kitaplarına derinlemesine inmiş ve fıkhî mesâili etraflıca incelemiş, arkadaşlarıyla gerekli metinleri ortaya çıkarmaya gayret sarf etmiştir. Evet, çok fazla meziyetli ve müstefat metinler ve kanunlar vaz etmiş, devleti âliyenin ihtiyaç duyduğu esasları bulmuş ve kaleme almıştır. Kabul edilmelidir ki bu da onu fakih kılmaz.

   •   Ebu’l-Ula Mardin Bey, Cevdet Paşanın Mecelle cemiyetinin başına getirilmesinin nedeninin kendisinin fıkıhtaki ihtisası olmadığı, bilakis memlekette Mustafa Reşid Paşa ile başlayan kanunlaştırma cereyanının önderlerinden sayılması olduğunu söyler.[18]

   •   Divan-ı Ahkamı Adliye dairesinde fuhul-i fukahadan mürekkep bir cemiyeti ilmiye teşkil olunarak ilmi fıkhın muamelat kısmına ait Mecelle-i Ahkam-ı Adliye namiyle bir kitap telifine mübaşeretle ilmi fıkıhta olduğu gibi müteaddit kitaplara taksim olunmuş ve her kitap tamam oldukça ledel arz balâsı Hatt-ı Hümayün ile bittevşih tabı ve neşir olunmakta bulunmuş idi.[19]

   •   Kitabü’l-vedia ve Cevdet Paşa olmaksızın bir kanun yapma teşebbüsü ile ilgili olarak Ebu’l-Ula Mardin Bey der ki:

   •   “Kitabü’l-vedia’yı hayli araştırdım. Pek çok güçlükler ile okumak fırsatını bulduğum bu eser yazılış bakımından bildiğimiz Mecelle’nin tamamen yabancısıdır. Kullanılan yazı lisanı, rekiktir. Türkçesi şivemize uygun değildir. Hele bazı maddeler esasen Türkçe bilmeyen bir kalemden çıkmıştır. Maddelerde sık sık garip tabirlere tesadüf edilir. Sevkolunan maddelerin her biri diğerinden ayrı, bağımsız olmak lazım gelirken fetva fıkraları yazılıyormuşçasına “kezalik”, “bu suretle” diye başlayan maddeler vardır. Fıkhın tek meselesi müeaddid madde halinde kaleme alınmıştır. Türkçe lisan kaidelerine aykırı ve ilk tahsilde bulunanlara karşı bile müsamaha, müsaade edilmeyecek derecede yanlışlarla, garabetlerle dolu fıkralara rastlanmaktadır. Baplar fasıllar pek karışıktır. Tasnifte ilmi ve mantıkî intizam ve insicam yoktur. Kitap baştan aşağı belâgatten, fesahatten âridir. Yazanlar hükümlerdeki tekerrürün bile farkına varamamışlardır. Cevdet Paşa merhumun kaleme aldığı “Kitabü’l-Emânât”ta kendisine yalnızca bir bap ayrılan vedia kısmı otuz maddeden terekküp ettiği halde “Kitabü’l-vedia” yetmiş sekiz maddedir.[20]

   •   Ebu’l-Ula Mardin, Cevdet Paşa ile ilgili olarak, bir yandan ilmiye rütbesinin en âlisi şeyhülislamlık, diğer yandan vüzerâlara başkanlık makamı olan sadrazamlık hırslarının bulunduğunu, her ikisine de nail olamadığını söyler ve dini bir terbiye almakla birlikte tevekkülü az olan biri olduğunu belirtir.[21]

   •   Kavaidi külliye maddeleri ile ilgili Ebu’l-Ula Mardin Bey’in çalışması dikkat çekici sonuçları ortaya koymuştur. Ayet ve hadislerden mülhem birçok maddenin yanı sıra usulü fıkıhçı Hanefi fakihi Debûsî’den ve İbn Nüceym’in el-Eşbah ve’n-Nezâir’inden çokça maddenin tercüme edildiği müşahede edilmiştir. Tabii bunların hiçbiri Mecelle heyetinin kendi tarzı, vecizeleştirme üslubu ve maharetlerini gölgeleyemez. Örnekler için bakınız: Ebul’ulâ Mardin, s.179-186.


Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye


   •   Osmanlı Devleti’nde resmî mezhep uygulaması adına klasik fıkıh eserleri kullanılmıştır. Fetva mecmuaları da kadıların müracaat ettiği önemli bilgi kaynaklarından birisi olmuştur. Aynı zamanda Mecelle, İslam hukukunu bilen Şer’iye Mahkemesi hâkimleri için değil, bu hususta yetersiz olan Nizamiye Mahkemelerinin hâkimleri için hazırlanmıştır. Hazırlanması sırasında kendilerine herhangi bir sınır tayin edilmemiştir. Eserde hazırlanan bölümlere bakıldığından seçilen bölümlerin ihtiyaç sonucu belirlendiği görülmektedir. Burada borçlar ve eşya hukukuna ağırlık verilmiştir. Ardından kişi ve yargı hukukuna da yer verilmiştir. Tahminimizce aile ve miras hukukunda da kanunlaştırmaya gidileceği düşünülmekteydi. Tabii şartlar ve zemin bu kadar bir çalışmaya imkân hazırlamıştı. Mecelle kendisinden sonra yapılacak hukuk ve kanun çalışmalarından biri olarak da 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi’nin oluşumuna zemin hazırlamıştır. Tabii ayni titizlik ve teenninin bu kararnameyi hazırlayan komisyonca takınıldığını söylemek bir hayli zor.


Mecelle Hakkında Övgüler ve Yergiler


   •   Mecelle’nin başarısı dost düşman herkes tarafından kabul edilmiştir. Bununla birlikte dönemin şerî hukuk yapımına karşı olan bürokratlar ve bazı ilim adamları Mecelle ile ilgili birtakım eleştirilerde bulunmuşlar. Bu eleştirilerin isabetli olmadığı, objektif ilmi esaslara dayanmadığı zahir olduğundan burada Mecelle ile ilgili insaf sınırlarına giren birtakım eleştirilere yer verilecektir. Fakat öncesinde Mecelle’nin başarısını ilan ve ifade eden birkaç anektoda yer vermek daha isabetli olur kanaatindeyim.

   •   İlk olarak Namık Kemal Mecelle’nin niçin hazırlanması gerektiğine ve yerli bir kanun yapma gerekliliğine şöyle değinir: Layık mıdır ki elde asumanî bir şerait ve iki yüz milyon nüfüs-u islâmiye içince ve bin sene zarfında ne kadar eazım gelmiş ise cümlesinin ecr-i ahiret için vakf-ı vücut etmelerile meydana gelen fıkıh gibi bir derya-i hakikat mevcut iken ecanipten iktibas-ı ahkâm etmeğe kendimizi mecbur bilelim![22]

   •   İlk Türkçe şer’î kanun yapımı, ihtiyaç ve maslahatı tercihen Mecelle’nin isabetli bir hukuk eseri olduğuna da Muallim M. Cevdet Bey şu ifadeleriyle değinmiştir: Adliyemize bir hukuk lisanı ve bir müstakil kitap veren Cevdet Paşadır diyebiliriz. Cevdet Paşa fıkh-ı İslâmı resmen Türkçeleştirmek şerefini haiz olduğu gibi adliyede vahdet-i tefekkür ihdas eylemiş ve örfe muhalif olan halkın nâfi an’anelerile tesadüm eden fetvaları kabul etmeyip ihtiyaç ve maslahat-ı halka en münasip kavilleri derceylemiştir.[23]

   •   Kimilerine göre övgü sayılabilecek, aslında Mecelle yazarları ve Mecelle savunucuları için hazin bir gerçeği dile döken, Mecelle’nin fıkhı sekülerleştirdiği, yapısı itibariyle fıkhı tahrif ettiğini eleştirilerine bir yandan olumlu katkı sunan Hukukçu Hıfzı Veldet de Mecelle’yi şu şekilde tavsif eder: Mecelle ahkâm-ı adliyeyi tedvin ederek bir kanun haline koymakla adeta fıkhın muamelat kısmını şeklen olsun dinden ayırıp devletleştirmiş ve layikleştirmiş ve böylece bu sahalarda hukukî manasından layik kanunlar konulmasına yol açmıştır. Binaenaleyh Mecelle’nin kabulü o zaman için bu bakımdan da bir ilerilik arz eder…[24]

   •   Geneli itibariyle fıkıhçı ve hukukçuların kabul ettiği birtakım gerçekler ise şunlardır: Mecelle hükümlerinde sadece Hanefî mezhebi esaslarına bağlı kalınmış, diğer mezheplerden istifade edilmemiştir. Bu Mecelle için bir eksiklik olarak görülmüştür. Bu yüzden borcun nakli, alacağın temliki, menfaatin mal sayılması, dolayısıyla haksız fiillerde tazmine konu olması, kira akdinde tarafların ölümünün akde tesiri, taşınır malın teslimden önce satışı gibi diğer mezheplerde var olan bazı hükümler ya Mecelle’de hiç yer almamış veya eksik bir şekilde yer almıştır.


Mecelle Ta’dil Komisyonu


   •   1921’lerde kurulan bu komisyon da Mecelle’de yer alan mevzulara ait eksiklikleri, ait oldukları bab ve fasıllara tekmile tarzında ilâve etmek suretiyle tamamlamak ve ta’dili icap eden maddeleri asrın ihtiyacına en uygun surette değiştirmekle vazifeli idi.

   •   Bu komisyon (Seyyid Bey ve ekibi) kendilerine şu prensipleri esas kabul etmişlerdi:

1.      Kitap ve sünnette mevcut hükümlere muhalif bir şey kabul etmemek.

2.      Çeşitli mezheplerden asrın ihtiyacına en uygun içtihatları almak.

3.      Yeni çıkan ihtiyaçlar için fıkıh hükümlerine uygun olmak şartıyla diğer hukuklardan istifade etmek.

4.      Hâkimlere fazla takdir salahiyeti vermemek.


Bir İmparatorluğun Zevâli ve Mecelle’nin Yürürlükten Kaldırılışı


   •   Tanzimat’tan bu yana iktibası söz konusu olan Fransız Medenî Kanunu’ndan vazgeçilerek İsviçre Medeni Kanunu’nun bazı değişikliklerle bir bütün halinde alınması kararlaştırılmıştır. İsviçre Medenî Kanunu ve Borçlar Kanunu TBMM’de kabul edilmiş ve bu kanunun yürürlüğe girmesiyle 57 yıldan beri yürürlükte olan Mecelle yürürlükten kaldırılmıştır.

   •   Biz de yazımızı Mecelle cemiyetinin reisi, büyük devlet adamı, Fatih Sultan Mehmet Camii’nin haziresinde medfun bulunan Ahmet Cevdet Paşa’nın mezar taşına yazılan şu kıtalarla sonlandıralım:

 Asrımızın İbn-i Kemâli idi

Hayfa ki terk-i hayat eyledi.

Edip idi, hayli eser bıraktı,

Tezyin-i Zat-u sıfat eyledi.

Takdire edüp rızasın izhar

Allah deyu azm-i cennat eyledi.

Tarihini yazan kalem kırılsın!

“Ahmet Cevdet Paşa Vefat eyledi.” (Tevfik Lamih Bey, 1312)[25]



[1] Bu çalışmaya katılanlar arasında Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin babası Şah Abdürrahim de bulunmaktaydı. Saltanatı sırasında İslâm esaslarını uygulamaya ve sünneti ihyaya çalışan, özel hayatında da müttaki bir zat olan Sultan Evrengzîb’in çalışmalara bizzat nezaret ettiği ve eserin hazırlanması için 200.000 rupilik bir harcama yapıldığı kaydedilmektedir. Eser tamamlandıktan sonra sultanın emriyle devletin resmî makamlarınca uygulamaya konulmuştur

[2] Hasan Elek

[3] Tezâkir, Ahmet Cevdet Paşa, 3.

[4] Tezâkir, Ahmet Cevdet Paşa, 5.

[5] Medenî Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa, Ebul’ulâ Mardin, s. 7.

[6] Ebul’ulâ Mardin, s. 30.

[7] Medenî Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa, Ebul’ulâ Mardin, s. 3.

[8] Ebul’ulâ Mardin, s. 15-16, Dipnot 23.

[9] Ebul’ulâ Mardin, s. 19, Dipnot 30.

[10] Ebul’ulâ Mardin, s. 16-20, Dipnot 24-32.

[11] Ebul’ulâ Mardin, s. 25, Dipnot 45.

[12] Ebul’ulâ Mardin, s. 11.

[13] Ebul’ulâ Mardin, s. 10.

[14] Ebul’ulâ Mardin, s. 26-27, Dipnot 49.

[15] Ebul’ulâ Mardin, s. 27, Dipnot 52.

[16] Ebul’ulâ Mardin, s. 31, Dipnot 56.

[17] Ebul’ulâ Mardin, s. 35, Dipnot 61.

[18] Ebul’ulâ Mardin, s. 33.

[19] Ebul’ulâ Mardin, s. 91.

[20] Ebul’ulâ Mardin, s. 94.

[21] Ebul’ulâ Mardin, s. 128-129.

[22] Ebul’ulâ Mardin, s. 186.

[23] Ebul’ulâ Mardin, s. 206.

[24] Ebul’ulâ Mardin, s. 191.

[25] Bu makalede Ebu’l-Ula Mardin’in Medeni Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa isimli kitabından çok fazla alıntı yapılmış, yer yer Hasan Ellek’in Osmanlı’da kanunlaştırma hareketleri ve Mecelle isimli makalesinden de alıntılarda bulunulmuş, Mehmet Akif Aydın’ın da bilumum yazdıklarından istifade edilmiştir.



Paylaş | | Yorum Yaz
372 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

İmmanuel Kant - 22/07/2018
Doğudan Batıdan kurucu simalar serisinin bu yazısında Gazzalî'nin karşısında Kant yer alıyor.
İlk Dönem Şafii Fıkıh Kitaplarında Şart, Rükün ve Sebep Kavramları - 28/02/2018
Sathî ve vülgarize bilginin bu kadar ivme kazandığı bir vasatta, hem onlarca literatür eseri tarayarak, hem zihinsel mesai harcayarak ilmî yazı kaleme aldığı için Abdullah Küskü hocamızı tebrik ediyoruz.
İslam Geleneğinde İlim - 14/02/2018
Kesbi olanı insanlara sunulmuş, vehbi olanı ise peygamberler ve âlim- ariflerin büyüklerine lütfedilmiştir. Kâinatın etrafında kümelendiği, evrende üstünlüğünü kabul etmeyenin bulunmadığı belki de tek şeydir ilim.