• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Muhammed YAZICI
eminkatip@hotmail.com
Medeniyet Kurucu Metinler
02/01/2019
İlim Dergisi 33. sayı Aralık 2018 - Ocak 2019

 

   •   Metin, tarihin belli dönemlerinde düşüncenin ardından belirli doğal bir zaman içerisinde pratik hayatın dönüşüm/gelişiminde etkili olmuş, ayrıca ait olduğu disiplinin bilimsel ve estetik açıdan mükemmelini temsil eden eserlerdir. 
   •   Bu metinler geçmişin keşfi, geleceğin inşası, sezgisini taşır. Klasikler geleneğin mahsulüdür, düşüncenin yazılı formudur; yaşanmışlığın belgesidir. Tarihe yön veren düşüncelerin mürekkebe bulanmış halidir. Yazılan her eser tarih okyanusuna atılan cisim gibidir. Deniz hafif olanları kıyıya vurur, ağır olanları dibine çeker. Tarihin ağırlıkları ancak dibe dalarak çıkarılır. 

Metin, Siyaset ve Tarih İlişkisi

   •   Bu metinler ortaya çıktığı dönemdeki ilmi birikimi yansıttığı gibi mensubu olduğu ilim dalının da gelişmesini sağlamıştır. Düşünce bu metinlerle tekâmül etmiştir. Kaleme alınış kronolojisini dikkate alarak mütalaa etmek, düşünce seyrinin haritasını ortaya çıkarmaya yeter. Bizde genelde tarih hep dikey biçimde okunur ve adeta kronolojik bir tarih anlayışı yerleştirilmiştir ki “kronolojik tarih aptalların tarihidir” der Cemil Meriç. Hatta tarih yazıcılığı devlet memuru olan vakanüvisler tarafından yazıldığından dolayı tarihte hep bir devletçi bakış açısı gözlemlenebilir. O yüzden tarih hep devlet savaşları tarihi olarak kalmıştır. Bir dönemin düşünce, kültür, yaşam şeklini en iyi biçimde ortaya koyan tarihi malzeme, metinleşmiş eserlerdir. Bu metinler sayesinde biz tarihi yatay olarak da okuma fırsatı ediniyoruz. Yazılı dönemi bütün ayrıntısıyla ortaya çıkaran bu denli bir bilgi kaynağı göstermek mümkün değildir.
    •   Tarih okumayı, onlarca şehir içinden geçen bir otoyolda seyahat etmeye benzetirsek bu metinler yolun uğradığı şehirler mesabesindedir. Gidip Sivas’ı gezmeden sadece içinden geçen bir yolda bulunacak kadar, yani bir geçiş süresince bir şehirde bulunmak, kişiyi sadece yüzeysel anlamda malumat sahibi yapar. Metinler onları ortaya çıkaran dönemlerin yatay, yaygın tarih ve bilgi kaynağını oluşturur ki gerçek manada geçmişi anlamak ancak bu yolla mümkün olabilir.

Metni Metin Yapan Nedir?

   •   Her kitap metin değildir. Bir sinema filmi, bir sanat eseri de metin diye adlandırılabilir. Bir kitap ancak şu üç özelliği barındırdığında metin olur; özgünlük, evrensellik, kendisinden sonraki düşünceye etkisi.
    •   Özgünlük;  Bir metnin özgün olması kendisinden önceki birikimini yoğurarak o hamurdan yeni bir şey ortaya çıkarması demektir. Bilgiyi ileten değil, üreten olmasıdır. Genelde özgün olmasıyla maruf metinlerin en mümeyyiz yanları, ait oldukları sınıfların kendilerinden önceki eserlerden herhangi birini veya bir kaçını temsil etmekle yetinmiyor oluşlarıdır. Bu metinler üzerinde şu veya bu eserin etkili olduğunu söylemenin mümkün olmadığı, daha açık ifadeyle, eserin kaynakları arasında kendi sınıfının önceki yazılmış birkaç kitabının zikredilemediği eserlerdir. Francis Bacon’a göre, kimi yazarlar karınca gibi sadece bilgiyi toplar, ama işlemez. Kimi yalnızca örümcek ağı gibi sadece teorik ağ örer, ama içi boştur. Kimi de çiçeklerin özünü toplar, içinde yoğurur, bala dönüştürür. İşte bu üçüncü sınıfı oluşturan âlimlerin muhakkik eserlerine metin denilir.
   •   Sözgelimi Keşşaf tefsiri tam da bu özelliğiyle karşımıza çıkmış klasik bir metindir. Kendinden sonra yazılmış birçok tefsirde Keşşaf’ın izlerini görmemize rağmen, onun üzerinde etki ve izi olan bir veya birkaç eserden bahsedemiyoruz. Zaten Keşşaf’la ilgili bilgi veren kitaplar beslendiği kaynakların hep kendi sınıfının dışında eserler olduğunu vurgular. Zemahşeri dil, tarih, felsefe, kozmoloji, astronomi, anatomi gibi Kuran ayetlerinin muhtevi olduğu birçok alanla ilgili geniş bir mütalaayı tamamladıktan sonra yazmaya koyulmuş ve böylesine alanında eşsiz bir eser vücuda getirmiştir.
    •   Evrenselliğe gelelim; bir metnin evrensel vasıf taşıması, ortaya çıktığı dönemdeki etkisine engel değildir. Bir metin konjonktürel olduğu kadar evrensel, evrensel olduğu kadar da yerel olur. Sınırlı bir coğrafya ve belirli bir zaman dilimi içeresinde gerçekleşen bir olguya dair pratikler içeren bir metnin yerel ve konjonktürel başarısı, evrenselliğinin hem ispatı hem de garantisidir. Hiçbir düşünce yerel olmadan evrensel olamaz. Evrensellikten kastımız, mekân olarak çok geniş bir coğrafyaya, zaman olarak da bütün zamanlara seslenmesidir. Bir taraftan mensubu olduğu medeniyetin ruhunu yansıtırken diğer yandan çağını aşarak kitlesel ilgiye mazhar olmuş ve her dönemde üretilip çoğaltılmaya uygun, genel bir muhtevaya sahip olmasıdır. Evrensel olmasını sağlayan en önemli faktör, insan ve tabiata dair temel ilkeleri barındırması, insanın ve doğanın tabiatına dair ihtiyaçlara cevap vermesidir.
    •   Ve gerçek metnin üçüncü özelliği; kendinden sonraya etkisi. İlk iki şart metnin mahiyetiyle ilgiliyken bu şart fonksiyonuyla alakalıdır. Bir metin, yazarı tarafından klasik bir metin olarak kaleme alınmaz. Zaman bir kitabı metin yapar. Üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen hala bir şey söyleme özelliğini koruyorsa, o kitap metindir. Metnin sonraki döneme etkisini gösteren en önemli işaret, şerh ve haşiyelerle sürekli üretilmiş olmasıdır. İslam tarihinin çeşitli evrelerinde düşünce ve eylem alanındaki gelişmelerin bir önceki dönemde oluşmuş metinlerde izlerine rastlamak mümkündür.

Metin, Medeniyet ve Nesil İlişkisi

   •   Metinler içinde yeşerdikleri toplumun düşünce yapısının teşekkülüne katkı sağladıkları gibi kendilerinden sonraki nesillerin yorumlama yöntemi ile gelişmelerine vesile olurlar. Yüz yıllar sonrasında bile bilgi ve yorumun, hatta idrakin referansı olmayı başarmış eserler mevcuttur. Örneğin Platon’un eserleri bugünün felsefesi üzerinde etkisi olan, hiç kimsenin müstağni kalamayacağı metinlerdir. Aynı şekilde İmam Gazali’nin eserleri hala aşılamamış metinlerdir.
   •   Bu metinler medeniyetin en temel dinamiği olmuştur.  Medeniyet kubbesini ayakta tutan sütunlardır. Bir milletin, millet olarak varlığı medenileşmesine, medeniyet olması bir geleneğe sahip olmasına, bir geleneğinin oluşması da düşünce ve hayata yön veren metinlerine bağlıdır. Geleneği olmayan bir medeniyet köşe taşı metinleri olmayan bir gelenek var olamaz. Bir geçmişi olmak, bir tarihin varlığını gerektirmez. Geçmiş ancak ilmi mirasın gün yüzüne çıkarılmasıyla tarih olur ki bu, tarihe yön veren metinlerin yeniden ihyasıyla mümkündür. Metinler medeniyetin hafızasıdır. Metinleri unutulmuş bir millet hafızasını kaybetmiş demektir. 
   •   İnsanı hayvandan ayıran en önemli özelliği hafızasının olmasıdır. Hayvanın hafızası olmadığı için tarihi de yoktur. Tarihi olmadığı için de hiçbir zaman hayvanlar toplum oluşturamaz. Her bir ferdinin kendisini ait hissedeceği toplumsal yapı geçmişten geleceğe süren bir gelenekle ancak mümkün olur.
Bir toplumun fertleri ancak bir gelenekle biz deme imkânını elde eder ve gelenek ancak süreklilikle kaim olur. Medeniyet mirası bu metinler üzerinden nesilden nesile aktarılmıştır. Medeniyetin bütün unsurlarını içinde barındıran, bütün fertlerine aidiyet şuurunu verme gibi çok kritik bir fonksiyon icra eder. Bundan dolayı her bir metin bizi tarihi köklerimize bağlayan yaşam kordonu, ayrıca gelecek için kılavuz mesabesindedirler.
Millet olmak ancak bizi biz yapan temel kaynaklardan beslenmeye bağlıdır. Bugün varlık zeminimiz olan medeniyet kaynağımızı kaybettiğimiz için varoluşsal bir sancı içeresindeyiz. Ne “biz” olabiliyoruz ne de bir “başkası.” Kalbi başka, kafası başka yere sürükleyen, ikisinin itmesi ve çekmesi arasında sıkışıp kalmış çaresiz bir haldeyiz. Hâlbuki atî, mazîde saklı. Bir tarihimiz olmadığı için de gelecek tasavvurumuz yok. Toplumsal şuur maziyle kaim olan bir şeydir. İnsanın geçmişle ilişkisi diyalektiktir. Geçmişi algılama şekli bugünkü kimliğini oluşturduğu gibi bugünkü kimliği de geçmişi algılayışını belirler. Geçmişimiz bugünkü kimliğimizi oluşturur. Kim olacağımız da bugünkü kimliğimizi koruma ve yaşatmamıza bağlıdır.

Toplumsal Şuurun Oluşumunda Metinlerin Önemi

Toplumsal benliği oluşmamış bir milletin bir şey üretmesi düşünülemez. Hâlbuki her millet ilim ve hikmete olan katkısıyla önemsenir ve değer kazanır. Bugün dünya üzerindeki değersizliğimizin sebebi budur. Şahsiyet bütün eylemlerin varlık zeminidir. Toplumsal şahsiyet ancak bir geçmişle mümkün olur. Şahsiyet sanıldığı gibi bağımsız bir benlik anlamına gelmez. Kendinde olan farklılığın farkında olmak demektir.
Aslında bir tıp terimi olan hipoleptik kelimesi hermönötlerin de kullandığı bir kavramdır. Bu kavram geçmişle ilişki kesilmeden yeni bir başlangıcı ifade eder. Geçmişten bağı kopmadan bağımsız olma durumudur.
 Kâinattaki her şey her şeyle irtibat halindedir. Bir geleneği olmayan hiçbir şey kâinatta varlığını sürdüremez. Dünden kopuk bir şimdiden bahsedilemez. Fransız Devrimi kendisini eski Roma’nın devamı olarak görmüştü. Her yeni oluşum, hatta tarihteki devrimler bile kendini bir yere yaslamak zorundadır. Allah’ın da bir geleneği var. Sünnetullah, ilahi gelenek demektir. Kuran Peygamberimize “ben yeni yetme bir peygamber değilim de” diye emrediyor. Belki Kuran’ın yarısını geçmiş kavimlerin kıssaları oluşturur ve her kıssa aynı mesajı taşır; ne insan yenidir, ne toplum, ne de onlara gönderilmiş peygamber.

Medeniyetimizde Metin Kültürünün Önemi

Bahsettiğimiz metinler sayesinde kadim bir geleneğin mirasına sahip oluyoruz.  Düşünce ve kültürün taşıyıcısı olan bu metinler özellikle bizim medeniyetimizin varlık zeminini oluşturur. Bizim medeniyetimizin diyorum, çünkü bizim medeniyetimize bir isim vermek gerekseydi, “metin medeniyeti” demek uygun olurdu. İslam medeniyetinin kurucu unsuru metindir. Evet, kutsal kitaplara metin demek ne kadar doğru, ayrı bir tartışma konusu, fakat fonksiyon itibariyle medeniyeti ve bütün metinleri kuran, var eden metin Kuranı Kerim’dir.
Dahası medeniyeti oluşturan bütün metinlerin membaı Kuranı Kerim’dir. Bütün metinler bu membadan çıkan ayrı su yollarına benzer. Anlamın yazıyla zapt edilip nesilden nesile aktarılmasıyla tarihi başlamış ve İslam medeniyetiyle yazılı kültür en zirve dönemini yaşamıştır. İnsanlık tarihinde hem yaygın hem de sistematik olarak sözlü kültürden yazılı kültüre geçişin ilk örneğini İslam medeniyeti oluşturur.
Başta Yunan olmak üzere Uzak Doğu, Çin, Hindistan gibi çeşitli yerlerde yazılı eserlerin mevcudiyeti inkâr edilemez. Hatta Upanişatlar ve Vedalar gibi hem edebiyatın ilk örneği olan hem de kutsallık vasfını barındıran metinleri ortaya çıkarmış milletler vardır, fakat İslam medeniyetinin egemen olduğu coğrafya kadar yazının ve yazılı malzemenin bu denli yaygın olduğu bir başka millet göstermek mümkün değildir.
Kuran’ın başta ilk suresi olmak üzere, ilk inen surelerindeki kalem vurgusu sözlü kültürden yazılı kültüre geçişin ilk işaretini verir. Hatta ilk inen ayetlerden itibaren vahyin yazımı yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. İslam medeniyetinin ürettiği yazılı malzemeyi dünyanın hiçbir yerinde aynı dönem, eşit şartlarda ortaya koymuş bir medeniyet gösterilemez. Ayrıca sözlü kültür de son bulmamış, yazılı kültürün yanı sıra toplum katmanları içerisinde büyük bir kitle tarafından varlığını sürdürmüştür. İslamî temeddünün en mukavvim unsuru olan anlamın yazıyla kayıt altına alınması, yani medeniyetin metinleşmesidir.
Fakat kültür ve medeniyet zaman içinde oluşur. Uzun süre varlığını sürdürür, en sonunda kendisini tefrik eden hususiyetleri kayıt altına alınır. Dil kuralları da öyledir. Önce bir dil konuşulur, sonra grameri yazılır. Yine de medeniyet tamamlanmış bir şey değildir. Sürekli oluşan, gelişen ve değişen bir yapının adıdır. Medeniyet metinler üzerinden değişerek, gelişerek varlığını devam ettirir. Kendi özgünlüğünü koruyarak şartlara göre şekil alır. Bu değişimi sağlayan en etkili unsur metinlerdir.

İki Canlı Örnek

Bir dönemin düşünce, ahlak ve pratik anlayışında bir metnin etkisini görmeniz mümkündür.  Ebu’s-Suud Efendinin fetvalarının o günkü Osmanlı toplumunun feodal yapıdan (Avrupa’daki gibi bir feodal yapı yoktu tabii) kapitalizme geçişine engel olduğu tarihi bir gerçektir. Burada Osmanlı’nın kapitalistleşememesini menfi ya da müspet açıdan değerlendirmek konumuz değil, fakat burada bir âlimin ve bir metnin bir milletin kaderi üzerindeki etkisini nazara vermek istiyoruz. Aynı şekilde Hanefi mezhebi imamlarından İmamı Muhammed’in dönemin halifesi Harun er-Reşid’in talebi üzerinde yazmış olduğu Kitabu’l-Harac’ı uzun bir dönem devletin vergi politikasını belirleyen bir metin olmuştur.

Metinden Millet Çıkar mı? Churchill’le Kısa Bir Röportaj

Anlatıldığına göre, Birinci Dünya Savaşı döneminin dünya siyasetindeki önemli aktörlerinden bir olan Churchill’e şöyle bir soru yöneltilir; “eğer bir gün İngiliz sömürgeleriyle İngiliz donanması arasında kalsan, sadece birini tercih etmek zorunda olsan hangisini tercih edersin?” Churchill biraz düşünür ve “sömürgeler bizim bugünkü refahımızın teminatı, ama elimde İngiliz donanması olduğu müddetçe ben yeni sömürgeler elde ederim” der; “tabii ki donanma.”
“Peki” derler; “bir gün İngiliz donanmasıyla İngiliz ordusu arasında kalsan hangisini tercih edersin?” Az düşündükten sonra “tabii ki İngiliz ordusunu tercih ederim, çünkü güçlü bir ordum olursa, kendi içinden bir donanma meydana getirecektir, ama ordu olmazsa tek başına donama bir işe yaramaz” der.
 “Peki, İngiliz devletiyle İngiliz ordusu arasında kalsan hangisini tercih edersin?” diye sorarlar. “Tabii ki devleti tercih ederim. Devlet olmazsa ordu sadece kaos doğurur.” der.
 Bu kez “İngiliz devletiyle İngiliz toplumu arasında kalsan hangisini tercih edersin?” diye sorulunca hiç tereddüt etmeden; “toplum olmazsa devlet ne işe yarar? Bir millet kendi içinden bir devlet çıkarır, ama bir devlet bir millet oluşturamaz.” diye cevaplar.
“Peki” derler; “İngiliz toplumuyla Shakespeare’in eserleri arasında kalsan hangisini tercih edersin?” Hiç tereddüt etmeden; “Shakespeare’in eserlerini tercih ederim” der. “Çünkü bir gün bu toplumun içinden bir Shakespeare çıkar mı bilinmez, fakat benim elimde Shakespeare’in eserleri var olduğu müddetçe on tane daha İngiliz toplumu meydana getirebilirim.”

Metin mi Topluma Toplum mu Metne Form Verir

Evet, metinleri insanlar oluşturur, ama metinler de toplumu meydana getirir. Ortaya çıktığı dönemdeki ulemanın ortak aklını ve ortak tavrını yansıtır. Bir dönemin anlam haritasını oluşturur. Yaşamı insan davranışları şekillendirir. Birey olarak insanın davranışlarını belirleyen en önemli etki, kendinden önce kültürleşmiş yaşam normlarıdır. İşte bu hayat yasalarını metinler belirler. Sonuç olarak her fert farkında olsun ya da olmasın bu metinlerin rehberliğinde hayatını idame ettirir. Çünkü yaşamı oluşturan eşya ve hadiseleri önce zihinsel bir süreçten geçirerek onlara dair bir hüküm verilebilir. Sıralamada eylem düşünceden önce gelir gibi görünür, fakat insan eylemleri bir düşüncenin dışavurumudur. Yani hadiseler zihinsel bir süreçten geçirilerek kavramlaştırılır, sonra bu kavramlar üzerinden bir fikir oluşur.
Birinci aşama; eşyayı kavrama. İkinci aşama; düşünme. Üçüncü aşama ise; eylemdir. İşte bu eylemi önceleyen kavrama ve düşünme kısmı metinlerle kayıt altına alınmıştır. Allah-insan-kâinat düşüncesi, ahlak anlayışı, sosyal ve siyasal tavırları, davranış disiplinlerini belirleyen prensipler bu metinlerle kayıt altına alınmıştır. Çünkü bir eylem düşüncede kavranamazsa, ona her hangi bir etkide bulunulamaz.
Tarih içerisinde ortaya çıkan bu metinler bir milletin örf, adet, sanat, fikir ve toplumsal tavırlarını belirleyen en önemli unsur olmuştur. Yukarıda kısmen değindiğimiz, gibi bu metinlerin oluşumunda akıp giden hayatın etkisi ayrıca inkâr edilemez. Karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. Her hâlükârda bir eylemin zihinde kavrama süreci, yani tikeller üzerinden tümel bir düşüncenin teşekkülü eyleme takaddüm etmek zorundadır.

Metinler Gereken İlgiyi Görmezse Ne Olur?

İşte bu metinlerin unutulması böylesine mühim bir düşünsel silsilenin kopması anlamına geliyor ki bu da millet olarak içinde bulunduğumuz içler acısı durumu açıklar mahiyettedir.
Bu metinlerin medeniyetler arası etkileşimdeki rolü en az medeniyetin oluşumu kadar önemli ve etkilidir. Metinler medeniyetler arası köprüyü oluşturan yapı taşlarıdır. Yukarıdaki örneklerde gördüğümüz etkileşim maalesef son birkaç yüzyılda terse dönmüş durumdadır. Bugün Müslüman toplumun düşünsel paradigmasını kendi kaynakları biçimlendirmiyor. Bugün düşünce yapımızı oluşturan temel kavramlar bile bizim tamamen yabancısı olduğumuz ve kökü bizim din, devlet ve varlık anlayışımızdan tamamen farklı kültür ve düşünce havzalarında üretilmiştir.
 Burada farklı medeniyetlerin bilgi ve kültürüne kapalı olmamız gerektiğini söylemiyoruz elbette. Kendi kültür mirasından bihaber bir neslin bütün zihinsel alt yapısını başka bir uygarlığın kavramlarının oluşturması, bir milletin tarih sahnesinden çekilmesi, bir medeniyetin yok olma tehlikesi anlamına geleceğini söylemeye çalışıyoruz. Başka bir kültür ve uygarlığın kaynaklarından beslenen medeniyetin fertleri yaşadığı ya da yaşamak zorunda olduğu kültür ortamından kopamadığı için tamamen kendi medeniyetinden de kopmuş değil. Arada kalmışlıktan kastımız da tam olarak bu durumdur.

Metin Dediğimiz Yapıtlar Nasıl Yorumlanır?

Doğrusu bir metnin yorumlanmasında nesnel bir yöntemden, evrensel bir metottan bahsetmek pek mümkün değil. Haddi zatında kişinin kendinden bile bağımsız, evrensel bir perspektiften bile söz edilmez.
Her metin için geçerli olacak mutlak bir usulden bahsetmek imkânsız olsa da genel bazı yöntemler olabilir. Malum, hermeneutik ilmi anlamanın da bir usulü olması gerektiğini söylüyor bize. Aksi halde metinle okur arasındaki anlam boşluğunu başka bir şekilde kapatamayız. Öncelikle hiçbir metin bilginin nötr bir taşıyıcısı değildir.  Yazardan hatta yazarı çevreleyen sosyal ve psikolojik etkilerden bağımsız bir metin tasavvur edilemez. İçinden çıktığı toplumun teşekkülünde büyük bir katkısı olduğu gibi ortaya çıktığı toplumsal vasatı da yansıtır. Bundan sebep her miti kendi toplumsal matrisi içinde değerlendirmek gerekir.
Öncelikle metin sosyolojisi çıkarmak gerekir. Elimizdeki metin hangi siyasi ve sosyal şartlar içerisinde doğmuştur?  Bu metni çevreleyen metin dışı etkenler nelerdir? Çünkü hiçbir metin kendi başına bir metin değildir. Hiçbir metin zaman dışı bir yerde kaleme alınamaz. Yazıldığı zamanın sosyal ve siyasi durumunun eser üzerinde etkisini metnin müderrisi çok iyi ayırt etmelidir.
İkincisi metnin yazıldığı coğrafyayı, yazarın yetiştiği kültür ortamını ve metnin üzerindeki etkilerini çok net biçimde ortaya koymalıdır. Bütün bunlar en başta metnin müellifinin metnin ait olduğu ilme vukufiyeti kadar, kifayet miktarı metnin yazıldığı dönemin siyasi, tarihi, sosyal yaşantısından da haberdar olmasını zorunlu kılar.
Ayrıca müellifin hocalarını ve düşüncelerine etkili olabilecek yaşamış olduğu travmatik vakaları da bilmek gerekir. Bu bağlamda Zemahşeri’nin bir ayağının kesik olmasının yaşadığı çevreye rağmen muhalif olma adına (Mutezile’nin yok olmaya başladığı bir dönemde yaşamıştır. Bundan sebep kendisine son Mutezili denir) Mutezili olduğu söylenmiştir. Bu hadise doğru mudur, ciddiye almaya değer mi ayrı bir konu, fakat bir insanın bedensel kusurlarının onu hayata karşı küskünlüğe ve başta çevresi olmak üzere bütün insanlarla hesaplaşmaya sevk ettiği bir gerçektir.
Bunun dışında müellifin ailevi yaşantısı, ekonomik durumu, sosyal statüsü, psikolojik halini bilmek de önemlidir. Mesela özellikle psikolojik dünyasını keşfedecek her bir ayrıntı eserin anlaşılmasına ve yorumlanmasına önemli katkılar sağlayacaktır. Bugün bilim psikolojisi diye bilme tarihinin bir alt bölümünden bahsedilir. Bilim insanının psikolojisini ve düşüncelerine olan etkisini konu eder. Ayrıca filozofların yaşadıkları hayatların fikirleri üzerindeki etkilerini keşfeden, bu alanda literatür oluşturacak kadar eser kaleme alınmıştır.
 Taşköprüzade “bir bilgi ancak menziline vardığınızda size nazil olur” der. Nüzul menzile tabidir. Bir insanın bir ilmin temel metinlerinden birini okutması için o ilmin ıstılahını, tarihini, ricalini çok iyi bilmesi gerekir. Müderris metnin iç ve dış şemasını tam vaziyette ortaya çıkarmalıdır. Dış şemadan metnin ait olduğu ilmin haritasını ve metnin o ilimde nerede durduğunun tam tespitini kast ediyorum. İç şema ise kitabın genel bir haritasını ortaya koymak, konu bütünlüğünü, mevzuların birbirleriyle irtibatını net olarak şemalaştırmaktır.

Sonuç Yerine

Bir metin sadece bilginin muhafazası ve aktarımı işlevini göremez. Metin kendi alanındaki yazılı malzemenin konsantre edilmiş halidir. İbni Haldun kendi döneminde bir alanda çok fazla gereksiz eserin ortaya çıkmasından yakınır. Hatta Mukaddime’sinde ‘bir alanda çok fazla kitap yazılmasının zararları’ başlığı altında yazılan eserlerin birbirlerinin tekrarı mahiyetinde olduğunu söyler. Bu açıdan şunu söylemek gerek; bir alanda yazılmış yüz kitabı okumaktansa klasikleşmiş, konsantre bir metni yüz defa okumak daha evladır. İbni Sina’nın Aristoteles’in Metafizik kitabını kırk kere okuduğu söylenir.
 Bütün bu söylenenler metni kutsallaştırmamalı kuşkusuz. Bir metnin kutsallaştırılması, göz ardı edilmesi kadar tehlikelidir. Özellikle son dönemlerde bir metin selefiliği başladı. Bu metinler kitlesel ilgiye mazhar olmuş, çağını aşan başyapıtlar olsa da onların da bir faninin eseri olduğunu unutmamak gerekir. Bize düşen tarih sahnesinde yeniden eski yerimizi almak için geleneğimizi, bizi biz yapan dinamiklerimizi keşfetmek olmalıdır.
Tarihi yeniden kurmak için tarihi kuran ilkeleri yeniden yeşertmek gerekir ki bu, kurucu metinlerin ihyasıyla ancak mümkün olabilir. Klasiklerin günümüz dünyasına söz söylemesi ve insanların zihin dünyalarına yeni bir dinamizm katabilmesi için yeniden inşa edilmesi gerekir. Elbette bir metnin yeniden inşası, haliyle yorumun yenilenmesi demektir. 


335 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Tarihsel Süreçte İtikadî Mezhepler ve Eş’arî-Maturîdî Karşılaştırması - 25/02/2019
İslam tarihinde inanç akımlarının doğuşu ve akıl-vahiy arasındaki denge arayışı
Beş Soruda Güzel Ahlak - 16/01/2019
Güzel ahlakın İslam alimlerince tarifinden toplumsal ilerleme ahlakına birçok konu bu söyleşide
Beş Soruda Salih Amel - 14/01/2019
Salih amel ile normal bir işin farkı nedir? Kafirlerin bütün yaptıkları boşa gitmiş midir? İhlaslı işle yararlı iş dengesi nasıl kurulacak?
Beş Soruda Namaz - 14/01/2019
Namazın dinin direği oluşundan bugün için toplumu birleştirici gücüne çeşitli sorularla kapak söyleşisi...
Beş Soruda Peygamber Efendimiz - 11/01/2019
Peygamberimin Müslüman bilinci için öneminden günlük hayatta uymamız gereken örnekliğe uzanan dosya söyleşisi
Beş Soruda İman - 10/01/2019
İman-normal inanç farkından imanın bugün bizden ne beklediğine dair dosya söyleşisi
Beş Soruda İhlas - 10/01/2019
İhlasın gerçekte ne olduğundan samimiyet ve başarı ilişkisine dair dosya söyleşisi
Siyer Literatürü Nasıl Oluştu? - 01/11/2018
Siyer ilminin kuruluşu ve tarihi gelişimi üzerine...
Çevre Bilinci Üzerine - 21/07/2018
Vahiy naslarında çevrenin nasıl sunulduğundan tarım ve bilim devrimlerinin doğal ve sosyal çevrede ne gibi dönüşümler yaptığına bir çok soru bu söyleşide cevap buluyor
 Devamı