• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Misafir Yazarlar
İlim ve Hayır Kapısı Olarak Medreseler - Talha Hakan Alp
22/07/2018

İlim Dergisi 31. Sayı Temmuz-Ağustos 2018

Talha Hakan Alp


  •   Kuşkusuz insanı sair yaratılmışlardan ayıran akıl nimeti, bilme ve düşünme ameliyeleriyle tebarüz eder. Her mevcudun var edicisi Rabbimiz Sübhân olduğuna göre, insana tüm aklettiklerini bildiren yine O’dur. Rahmân suresinin girizgâhında Yüce Yaratıcımızın insana Kur’an’ı ve beyanı öğretmesinden bahsedilir. Keza üç ayet-i celîlede Nebi Efendimizin ümmetine dönük öğretici kimliğine vurgu yapılır. Her defasında onun insanlara kitabı ve hikmeti öğrettiğinin altı çizilir.[1]

  •   Muallim-i Evvel olarak Peygamberimiz bütün bir risâlet davası boyunca eğitim ve öğretim faaliyetini sürdürmüş ve ilmi en yüce mertebe olarak sürekli gündemde tutmuştur. “Ey Allah’ın Rasülü! İlim öğrenmek için buradayım” diyerek yanına gelen Safvan bin Assâl’in bu sözünden çok memnun olmuş ve kendisine “ilim talebesine merhaba! Melekler ilim talebesine duydukları sevgiden kanatlarını ona doğru yere serer ve izdiham halinde semaya yükselirler” buyurmuştur.[2] Sadece sözlü övgüleriyle değil, hutbe verirken dahi birisi soru sormak için gelse, konuşmasını kesip onun şahsi sorularıyla bizzat ilgilenmiş, ihtiyacı olan bilgileri kendisine öğretmiştir.[3] Sefere çıktığında mutlaka insanlara dini konularda yardımcı olacak âlim sahabeleri yerine vekil bırakmıştır.[4]

  •   Söz konusu eğitim ve öğretim seferberliği irtihal-i nebiden sonra sahabenin bayraktarlığında devam eder. Onlar için ilim, insanın bütün amellerinde pratiğini bulan, hayatın bütün karelerine sirayet eden, hemen her mekân ve fırsatta tahsil ve tedris edilen bir iman şuurudur. İlim önderi sahabelerden İbni Abbas kendisine cihattan soran Ali el-Ezdî’ye şu yanıtı verir: “Senin için cihattan daha değerli bir şey söyleyeyim mi? Bir mescit inşa edersin ve orada Kur’an, sünnet ve fıkıh öğrenmekle meşgul olursun.”[5]

  •   Sonraki süreçlerde İslam topraklarının genişlemesi, ilimlerin ve sanatların çeşitlenmesi, ihtisas ve meslek sahalarının oluşmasıyla birlikte tedrisat faaliyeti, medreselerle müstakil bir kimliğe kavuşmuştur. Yüzyıllar boyu on binlerce âlimin meşakkatli ilim yolculuklarına konu olan bu nebevî emanet, rahle-i tedris çatısı altında ilim taliplerine irfan ve hikmet aktarmaya devam etmiştir. Saadet asrının mütevazı Suffa meclisinde talim ve terbiye gören kutlu simalar, medreselerin yaygınlaşmasıyla sayıları yüzbinleri bulan âlimlere yerlerini bırakmışlardır.

  •   Evet, medreselerin ümmete ve insanlığa katkısı, bu zaviyeden hamur-maya ilişkisidir. Kemmiyete keyfiyet katan, beşerî toplumları ümmeti muhammed kılan medreselerdir; buralarda solunan vahyin diriltici havasıdır. Dün olduğu gibi bugün de tarih sahnesindeki şanlı rolümüze geri dönmek için yapılacak şey vahyin keşfi, varılacak adres âlimler nesli, yani medreselerin inşa ve ihyasıdır. Din nasıl hayatın cüzi veçhesine hapsolmadan insanî ve hayatî olan her şeye taşıyorsa, medreselerden yetişen ilim adamları da ekonomiden siyasete, sanattan dile yaşadıkları çağın her tür olgusuyla yüzleşerek en adil ve sahici teklifleri getirecek öncülerdir.


Bir Sadaka-i Cariye Olarak Medrese


  •   Kalıcı iyiliklerimizin sadece yaşarken değil, ahirette dahi bize mükâfat sağlayacağına dair geleneksel inancımız şu nebevî beyana dayansa gerek: “İnsan öldüğünde üçü dışında bütün amelleri sonlanır: Kendisinden sonra yaşayacak iyilik (sadaka-i cariye), insanların faydalandığı ilim ve ölen babasına dua edecek sâlih bir evlat.”[6]

  •   Hadiste iki husus dikkati çekiyor: Medreselerin çift yönden söz konusu övgüye mazhar olması ve namaz, oruç gibi vecibelerin yanında sadaka-i cariye olması bakımından tartışmasız kazanç getiren yönü. Gerçekten de medreseler hadiste zikredilen üç yolun ikisini; hem sadaka-i cariye olmayı hem geriye insanların fayda gördüğü bir ilim ortamı bırakmayı içeriyor. Diğer ilginç nokta, namaz ve oruç gibi ibadetlerin insana öldükten sonra fayda sağlayacağı konusu hayli tartışmalı iken, sadakanın ölüye ecir getireceği gerçeğinin âlimler arasında tartışmasız kabul görmesidir.[7]

  •   Konuyla alakalı benzer hadisleri toplayan âlimlerimiz, toplamda on bir iyilik yolunun zikredildiğini ve su kuyusu açmak, düşman sınırında müstahkem yerler yapmak, hurma ağaçları dikmek yanında Kur’an öğretimi için binalar inşa etmenin de bizzat Peygamberimiz tarafından dile getirildiğini kaydederler. Meşhur hadis, diğerlerinin özü olduğu için söz konusu üç maddeyi öne çıkarmıştır.[8] Yine Ebu Hureyre kanalıyla bize gelen rivayet bunu teyid etmektedir: “Mümine ölümden sonra yarar sağlayan amel ve iyilikler yalnızca şunlardır: Başkalarına öğretip yaydığı ilim, geride bıraktığı sâlih evlat, bina ettiği mescit, yolda kalmışlar için inşa ettiği yapı, kazdığı su kanalı, öldükten sonra ecir alsın diye sağlığında malından ayırdığı sadaka.”[9] İlim merkezlerinin kurumsallaşma evresinden önceki asr-ı saadet döneminde mescidlerin aynı zamanda bir ilim yuvası işlevi gördüğünü düşünürsek, medreselerin de hadiste zikredilmiş sayılacağını anlarız.

  •   Evet, carî sadaka, yani kalıcı hayırlar olarak medreseler Müslüman cemiyetin nesiller boyu zihin ve ruh dinamizmini sağlayacak ilim mektepleri ve irfan meclisleridir. Kervansaraylar, sebiller ve akar gibi geleneksel vakıfların yanında medreseleri ihmal etmek, ümmetin ruhunu çoraklığa terketmekle eş değerdir. Ancak ictimaî ve hikemî yapıyı böylesi dengeli şekilde besleyerek müvahhid toplumun inşasına kalkışabiliriz. Aksi takdirde sadece maddî terakki ve hayrâtla mükerrem insanlar mertebesine çıkmamız mümkün değildir. Hasen-i Basrî’nin ve Yahya bin Muaz’ın sözleri bu sadette çok manidar: “Âlimler olmasaydı, insanlar behimî varlıklar olarak kalırdı. Ancak âlimler sayesinde hayvanîlikten insaniyet mertebesine yükselirler.” “Âlimler ümmet-i muhammede öz ana babalarından daha şefkatlidirler. Çünkü onlar insanları dünyanın ateşinden korur, âlimler ise ahiretin ateşinden.”[10] Kuşku yok ki böylesi öneme sahip âlimlerin toplumun istikbalinde filizlenecekleri yegâne zemin, medreselerin mümbit toprağıdır.


Medrese İnşa Etmek


  •   Medresenin sadaka-i cariye olarak nasıl kalıcı bir hayır kapısı olduğunu gördükten sonra artık anlıyoruz ki bir medrese inşa eden kişi, bir yandan vakıf yoluyla topluma sosyal hizmette bulunmuş, diğer yandan ilim yoluyla kültürel katkı sağlamıştır. Bu irfan yurdunun bânisinin bizzat içindeki talebelere ecir ve fazilet bakımından ortak olacağından şüphemiz yoktur. Sahabe öncümüz Ebu’d-Derda şunu söyler: “İlim öğretenle öğrenen eşit fazilet ve ecre sahiptir. İlim öğrenenle ilim meclisinde hazır bulunup dinleyen aynı şekilde eşittir. Son olarak bir iyiliğe yol gösterenle bizzat onu yapan da eşittir.”[11]

  •   Kaldı ki sadece ilimle ilgili değil, herhangi bir faziletin işlenmesine ön ayak olanın onu işleyen kadar ecir alacağını bize Biricik Önderimiz bildirmiştir: “Kim bir hayra vesile olursa, bilfiil onu yapan kadar ecir alır.”[12] “Kendisinden sonra insanların yürüyeceği bir iyilik hareketi başlatan kişiye, bu hareketin ve katılım sağlayanların mükâfatı -onlardan eksiltilmeksizin- verilecektir.”[13]

  •   İnsanlık tarihi boyunca peygamberler nasıl bir misyon üstlenmiş ve dalâletten hidayete doğru tarihin kırılma noktalarını nasıl değiştirmişlerse, âlimler aynı iradenin bugünkü varisleri, medreseler ise temsilcilikleridir. Fahr-i Enbiyamız şöyle buyurur: “Âlimler peygamberlerin varisleridir. Şunu bilin ki peygamberler kendilerinden geriye dinar ve dirhem değil, sadece ilmi miras bırakırlar.”[14] Buradan anlıyoruz ki risâlet mesajının kıyamete dek bekası, âlimler üzerinden medreselerin deruhte edeceği bir emanettir. Bu yönüyle medrese inşa etmek, tevhid davasına açık bir vefa örneğidir.

  •   Batı tipi eğitim tarzının ve laik-seküler bilim merkezlerinin bir asırdan fazladır İslam coğrafyasına verdiği hasar hepimizin malumu. Buralarda özgür düşüncenin doğrudan vahiy-hakikat eleştirisine, hümanist yaklaşımın bir adım sonra ilahî ve kutsal olanı dışlamaya evrilmesi an meselesidir. Birçok aydınımız maalesef bu dış patentli düşünce sistemiyle öz hikmet hazinesine karşı redd-i mirasçı bir tutuma kaymıştır. Üstelik entelektüel düzlemde başlayan bu yozlaşma, kısa surede giyimden yeme içmeye bütün yaşam hücrelerimizi saran bir virüse dönüşmüştür. O halde İslam ümmetinin kendi vahyî ve tarihî bağlarıyla ilişkisini yeniden tesis edecek sahih eğitim modeline acilen ihtiyacı bulunmaktadır. Medrese inşası, hal ile mazi arasındaki işte bu kopuk ilim ve irfan bağını kurmak adına hayati bir hamledir.


Medreselerin İhtiyaçlarını Karşılamak


  •   Hz. Aişe’nin bildirdiğine göre Allah Rasülü (a.s) şöyle buyurur: “Allah Azze ve Celle’nin en sevdiği amel, az da olsa devamlılık sağlanandır.”[15] Bir iyiliğin yapılması kadar onun istikrarlı şekilde, sahibinin karakterine dönüşene kadar gerçekleşmesi önemlidir. Vahiy Rehberimizde namaz kılanlardan bahsedilirken “onlar namazlarında devamlılık gösterirler” buyurulur.[16] Rivayete göre böylesi namaz, Danyal aleyhisselamın ümmeti muhammedin vasıflarını anlattığı sırada şunu söylemesine vesile olmuştur: “Onların kıldığı namazı eğer Nuh’un kavmi kılsa boğulmazlardı. Ad kavmi kılsa şiddetli kasırgaya yakalanmaz, Semud kavmi korkunç çığlığa maruz kalmazdı.”[17]

  •    Dolayısıyla medreselerin imar ve inşası hayrın yarısıdır ki diğer kısmını onun sürekliliğini sağlayacak şekilde ihtiyaçlarını karşılamak oluşturur. İnsanlardan kimi açılış töreni ve kurdele kesimiyle bir yapının rayına oturduğunu zanneder; oysa buranın gider kalemleri ve yıllık-aylık masrafları, verilen hizmetin devamı için acil çözüm bekleyen sorunlardır. Burada insanın maddi desteğini küçümsemeden sunması ve istikrarlı bir şekilde sürdürmesi önemlidir.

  •   Hâlihazırda dünyanın farklı ırk ve coğrafyalarında eğitim veren medreselerin ihtiyaçları karşılanmazsa, ideal ilim adamları yetiştirme hedefimiz sonuçsuz kalır. Yolun başındaki heyecanın süreç içinde yerini ilgisizliğe bırakmaması, çıkarsız iyiliğin, başka ifadeyle Allah rızasının en temel göstergelerinden biridir. Çünkü başlangıçta insanların ilgi ve takdirini toplamak daha büyük ihtimalken zaman geçtikçe bütün çıkar hesapları etkisini yitirmeye başlar. Artık sabırla ve belki de tek başına sadaka yolunda yürümenin vaktidir. Ebu Salebe el-Huşenî bize Nebi Aleyhisselamın şöyle buyurduğunu nakleder: “Önünüzde sabır günleri bulunuyor. Bu günlerde sabırla sebat eden elinde kor tutar gibidir. O zaman iyi amel işleyene sizden elli kişinin ecri verilir.”[18]

  •   Medreselerin ihtiyaçlarını karşılamak, aynı zamanda çok yönlü bir hayrın kapısını aralamaktır. Burada yetişen talebeler yoluyla onların yakın çevreleri, istikbalde ders verecekleri başka talebeler, onların feyz-i bereketinden istifade eden fert ve gruplar olmak üzere birçok kesim, söz konusu desteğin olumlu sonuçlarındandır. Rabbimiz Azze ve Celle sadakanın bu çok katmanlı dayanışma gücünü şöyle beyan buyurur: “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak veren ve her başakta yüz dane bulunan tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir.”[19]

  •   Umulur ki maddi destek sunduğumuz kimi ilim erleri, bu dünyadaki bereketimize ve ahiretteki kurtuluşumuza vesile olurlar. Tıpkı Nebi Efendimiz döneminde yaşayan iki kardeş gibi. Onlardan biri ilim için Peygamber meclisine devam eder, diğeri maişet için çarşı pazarda kalırdı. Günün birinde çalışan kardeş, diğerinden şikâyetçi olunca Nebi Efendimiz şöyle buyurdular: “Belki de Allah onun vesilesiyle sana rızık veriyor.”[20] 



[1] Bakara 129; Âl-i İmrân 164; Cuma 2.

[2] Müsnedü Ahmed, 18093; Mucemü’l-Kebîr, 7347.

[3] Ebu Rufâa örneği için bkz. Sahîhu Müslim, 2025.

[4] Huneyn seferinde Mekke’ye bıraktığı Muaz için bkz. Müstedrekü’l-Hâkim, 3/270.

[5] Câmiu beyâni’l-ilmi ve fadlih, s. 1/62, İbni Abdilberr.

[6] Sahîhu Müslim, 1631; Sünenü Ebî Davud, 2880.

[7] el-Minhâc Şerhu Sahîhi Müslim, s. 1/90, Nevevî.

[8] Avnü’l-Ma’bûd Şerhu Süneni Ebî Davud, s. 8/62, Azim Âbadî.

[9] Şuabü’l-İman, s. 5/121, Beyhakî.

[10] İhyâu Ulûmiddîn, s. 1/11, Ğazzali.

[11] Câmiu beyâni’l-ilmi ve fadlih, s. 69, İbni Abdilberr.

[12] Sahîhu Müslim, 1893; Sünenü Ebî Davud, 5129.

[13] Müsnedü Ahmed, 31/536; Sünenü Darimî, 512.

[14] Sünenü Ebî Davud, 3/317; Sünenü Tirmizî, 4/346.

[15] Müsnedü Ahmed, 42/194; Müsnedü İbni Mübarek, 81.

[16] Meâric suresi, 23.

[17] Tefsîru’t-Taberî, Meâric suresi 23. ayetin izahı.

[18] Sünenü Ebî Davud, 4341.

[19] Bakara suresi, 261.

[20] Sünenü Tirmizî, 2345.



Paylaş | | Yorum Yaz
184 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Eş‘arîlik-Mâturîdilik İhtilafına İlişkin Bazı Notlar - Enes ER - 25/02/2019
Maturidi ve Eşari mezhepleri arasında öne çıkan ihtilaflı konuları Arş. Gör. Enes Er yazdı.
Hılfu’l-Fudul’ün Kısa Öyküsü - Nurullah Kışla - 04/01/2019
İslam öncesi örnek bir kuruluş olarak Hılfu’l-Fudul’un kısa öyküsü. Kaynaklar ışığında öncesi ve sonrasına dair rivayetler...
Ürdün’de Gevezelik Yapmak - Yunus Emre Karadağ - 02/11/2018
Pratik Arapçayı geliştirme serüveni ve Ürdün macerası...
Gazzalî - Mahmut Yurdakul - 22/07/2018
Doğudan Batıdan kurucu simalar serisinin bu yazısında Kant'ın karşısında Gazzalî yer alıyor.
Türkiye İyi de Çevresi Kötü - Derman Gül - 22/07/2018
Dünya Çevre Performansı İndeksi'ne ve Orman Genel Müdürlüğünün verilerine göre Türkiye'nin çevre karnesi
Global Şirket Yolunda Gençlerimize Düşenler - İsmet Can Baysal - 05/06/2018
Türkiye'nin dünya markası şirketlere sahip olması gereken ruh
İktisadi Evrimin Niteliği Üzerine - Mustafa Sarıtosun - 05/06/2018
Kapitalizm niye bizde doğmadı?
Medrese ve İlahiyat Eğitimi üzerine - Talha Hakan Alp - 25/04/2018
Talha Hakan Alp hocanın “Medrese Eğitimi ve Üniversite Eğitimi Arasındaki Farklar” başlıklı konferansının Zeynep Rumeysa Yentur tarafından kaleme alınan özeti...
Paylaşmayı Bu Kadar Sevdiğimizi Bilmiyordum - Hüseyin Şanlı - 28/02/2018
Sosyal medyanın hiç mi faydası yok diyenlere şunu derim: Nasrettin Hoca'ya keçiboynuzu yiyip yemediği sorulduğunda hoca şöyle cevap vermiş: “Bir kaşık bal için bir küfe odun çiğneyemem.”
 Devamı