• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
İbrahim TÜRKAN
ibrahimbursevi1@gmail.com
Su, Toprak, Hava ve Düşmanları
22/07/2018
İlim Dergisi 31. Sayı Temmuz-Ağustos 2018

   •   Hayatta hepimizin farklı meşguliyetleri vardır. Kimimiz davadan davaya koşan bir avukat, kimimiz elleri nasır tutan bir işçi, kimimiz ise vize-final haftalarında etekleri tutuşan bir öğrenci… Sahip olduğumuz farklı vasıflar aynı zamanda uğraş alanlarımızı belirler. Bir marangozun işi en kaliteli ahşabı bulup onu kesmek, doğramak, oymak, kakmaktır. Bir manavın işi ise sulak ve verimli topraklarda yetişmiş, bol etli, iyi kızarmış meyve ve sebzeleri bulup, müşterilerine sunmaktır. Ne marangoz sebze ve meyve hakkında manav kadar bilgi sahibi, ne de manav ahşap hususunda marangoz kadar tecrübelidir. Herkes ehil olduğu alan ile uğraş içerisindedir.
   •   Fakat sahip olduğumuz vasıf, uğraş verdiğimiz alan ne olursa olsun hepimizin bilmesi gereken bazı şeyler vardır. Bunlar hayatımızı doğrudan etkileyen önemli faktörlerdir. Mesela orta seviyede okuma-yazma becerisi, minimum düzeyde matematik bilgisi, toplumsal yaşamda uymamız gereken bazı ahlaki kural ve kaideler… Bunlar bizim için olmazsa olmaz mesabesinde mühim bilgi kırıntılarıdır. Bunların içerisine biraz coğrafya, biraz biyoloji biraz da çevre ve ekoloji bilgisi koymak gerekir. Bahsettiğimiz bu bilgilerin yokluğu bireysel ve toplumsal yaşamımızda önemli eksiklikler meydana getirip, insanı mutsuz bir hayata sürükleyebilir.
   •   Peki, az da olsa bilgi sahibi olmamız gereken alanların içerisine neden çevrebilimi koyduk?
   •   1986 yılının Nisan ayında Ukrayna’nın başkenti olan Kiev’e yakın Çernobil çekirdeksel reaktöründe bir patlama meydana geldi. Bu patlamadan açığa çıkan ışınlayıcı maddeler etrafa saçıldı. Ve yağmur yoluyla dünyanın pek çok yerine, bu arada Türkiye’ye yayıldı. O zamanlar ülkemizde hemen hiç kimse bu tehlikeden haberdar olmadı. Ta ki İsveç ve daha sonra başka ülkeler kanalıyla haber gelmeseydi belki de hiçbir zaman haberimiz olmayacaktı. Yine o zamanlarda televizyon ve radyo yayınlarında durumla ilgili açıklama yapan yetkililer ülkemizde yetişen çaylarda ışınlama olmadığını iddia ettiler. Bu açıklamalardan birini yapan da dönemin nükleer enerji komisyonu başkanı gibi bir vasfa sahip bilimciydi. Neticede o yıl ihraç ettiğimiz çaylar geri gönderildi, yetiştirdiğimiz çayların 33 bin tonunu içtikten sonra kalan 45 bin tonunu imha ettik. Ve aradan geçen on-on beş yıllık süreç içinde o ışınlı çaylardan içen pek çok vatandaşımızı kanser sebebiyle kaybettik. Geçtiğimiz Haziran ayında 13. ölüm yıldönümünü yâd ettiğimiz, bize unutulmayacak şarkılar besteleyip, genç yaşta hayata elveda diyen Kazım Koyuncu da bunlardan biridir.
   •   Ülkemiz insanlarının ve hatta bu bilimle uğraşan kimselerin Çernobil gibi bir felaketin doğdurduğu, doğuracağı etkilerden bihaber olması, neticede pek çok vatandaşımızı bu sebeple kaybetmemiz hem içler acısı, unutulmaması gereken bir olay, hem de dersler çıkartılacak iyi bir örnek. Aslında vermiş olduğumuz bu örnek dahi tek başına niçin çevrebilimden haberdar olmamız gerektiği sorusunu yanıtlıyor. Fakat bunun yanı sıra insan içinde yaşadığı doğanın/çevrenin bir parçasıdır. Sürekli doğa ile etkileşim içerisindedir. Yeme, içme, barınma, teneffüs edip yaşama gibi en tabii gereksinimlerini doğa vasıtası ile giderir. Dolayısıyla hayatını idame ettirebilmesi için bu kadar gerekli olan doğa hakkında bilgi sahibi olmasının gerekip gerekmediğini konuşmak bile absürt sayılır.
   •   Biz insanlar haset, kıskançlık, kibir gibi zararlı güdülerimizi geliştirdiğimizden beri doğaya yani bizi, besleyen, büyüten, barındıran ve karşılığında hiçbir şey beklemeyen o muazzam mekanizmaya ihanet eder olduk. Onu kendi işlerimize, arzu ve isteklerimize alet ettik ve kirlettik. Kendi beceriksizliklerimizi ona ödettik. Aşağıladık, hor kullandık ve nankörlük ettik. Ondan bihaber yaşamayı seçtik. Sanayiler kurduk bacalarından kömür bulutları kusan. Nükleer ve termik santraller inşa ettik bizi bizden korumak namına. Meyvelerin, sebzelerin genetiğiyle oynadık. Trenler, uçaklar, gemiler, otomobiller yarattık bir parça konfor için. Ve üzdük doğayı, küstürdük.
   •   Doğa artık kendi kendini yenileyemeyecek kadar yorgun. Biz yaptık bunu. Biz yorduk onu. Ozon tabakasını deldik, küresel ısınmayı yarattık ve son 40 yılda buzullarda %40 oranında oldukça tehlikeli bir miktarda erime meydana geldi. Benzin ve motorin ile çalışan yüz binlerce teknolojik alet ürettik. Petrol rezervlerinin 50 yıldan az bir ömrü kaldı. Hunharca binalar, apartmanlar, gökdelenler inşa ettik. Ve 100 yıl içerisinde 180 memelinin yaşam alanının %80’ini yok ettik. Bunlar doğaya verdiğimiz zararın çok az bir kısmı. Yazımızın asıl amacı da bu zaten: Doğaya ne kadar zarar verdiğimizi görmek, bu konuda bilgi sahibi olmak ve az da olsa bir farkındalık yaratmaya çalışmak. Şimdi meselemizi biraz daha detaylandıralım.

Yaşamın Başladığı Yer; Su

   •   Altay Miti’nden Thales’e, Kuran-ı Kerim’den bugünün moleküler biyolojisine kadar pek çok bilgi kaynağı yaşamın suda veya suyla başladığını söyler. Bir erkek vücudunun %60’ı, bir kadın vücudunun ise %50’si sudur. Ve hepimizin bildiği gibi dünyamızın 3/4'ünü tatlı ve tuzlu su kaynakları oluşturur. Tatlı su kaynakları içme ve tarım sulama alanında vazgeçilmez bir öneme bir sahiptir. Tuzlu su kaynakları ise dünyanın nem oranını dengeleyip, iklim koşullarını belirleyen ve canlı yaşamının devamında etkin bir role sahip önemli faktörlerdir.
Müdahale edilmediğinde doğa kendi kendini revize edebilme özelliğine sahiptir. Mesela dünyadaki mevcut su kaynakları bir canlı eliyle meydana getirilmiş ekolojik bir problemle karşılaşmadığı müddetçe, sonsuza kadar artma ve eksilme yaşamadan varlığını sürdürebilir. Güneş mevcut su kaynaklarını buharlaştırır, buhar gökyüzüne uçar, soğuk hava tabakası ile karşılaşır, ardından yoğunlaşır ve tekrar yerküreye damla damla düşer. Bu damlalar ya toprak üzerinde kayarak tatlı ve tuzlu su kaynaklarına kavuşur ya da toprak tarafından emilerek yer altı kaynak sularını oluşturur.
   •   Su doğal yaşam alanlarının ilkidir. Bugün okyanus ve denizlerde mikroorganizmik canlılardan devasa büyüklükteki balıklara kadar milyarlarca canlı türünün yaşadığı bilinmekte. Ve ilginçtir su altı yaşama dair sahip olduğumuz bilgi, mevcut bilginin sadece %20’sini oluşturmakta. Yani su altı yaşam hala insanoğlu için gizemini korumakta.
   •   Peki, canlı yaşamı için bu kadar önemli bir doğal kaynağı kirletmek ve dengesiyle oynayıp, insicamını bozmak adına hangi yanlışları yapıyoruz?
   •   Deniz ve okyanus kıyılarına sanayi ve termik santraller inşa ediyoruz. Oralardaki üretiminden ortaya çıkan sıvı ve katı atıkları kontrolsüz bir biçimde sulara atıyoruz. Tarımda kimyasal gübre, suni gübre, zararlı kimyasallar içeren ilaçlama ürünleri ve böcek öldürücü DDT ilaçları kullanıyor ve bunların önce yer altı su kaynaklarına, oradan akarsulara, göllere, denizlere ve okyanuslara karışmasını sağlıyoruz.
   •   Evlerimizde deterjan, sıvı sabun, yumuşatıcı ve bazı temizlik ürünleri kullanıyor, bunların da kanalizasyonlar vasıtası ile su kaynaklarına ulaşmasına vesile oluyoruz. Sadece bununla kalmıyor, bu ürünlerin içerdiği zararlı kimyasalların suda çözünmesine, çözünen kimyasalların suda yaşayan canlılara zarar vermesine, oradan besin zinciri yoluyla o canlıları tüketen diğer canlıların zarar görmesine sebep oluyoruz. Defalarca kullandığımız kızartma yağlarını lavabolarımıza döküyoruz. Bu yağların içerdiği kanserojen maddelerin yine sularda yaşayan canlılara zarar verip vermeyeceğini düşünmüyoruz. 

Bereketin Diğer Adı; Toprak

   •   Verimli ve bereketli bir toprağın oluşumu yüz binlerce yıl sürebilir. Böyle bir toprağın içerisinde ise çeşitli mineraller, mikroorganizmalar, su ve hava bulunur. Süreç içerisinde bu elementleri eksiksiz bir şekilde toplayan toprak, yeterli güneş ışığı ve sulama imkânı bulduğunda oldukça sağlıklı, olgun bitkiler yetiştirebilir. Toprak pek çok canlı türünün doğal yaşam alanı ve gıda kaynağıdır.
   •   Besin zincirinin ilk halkası bitkilerdir. Ve bitkilerin büyüyüp, gelişmesi toprağa bağlıdır. Toprağın kirlenmesi bitkinin kirlenmesi, bitkinin kirlenmesi ise otoburların zarar görmesi anlamına gelir. Otoburların zarar görmesi ise etoburların zarar görmesi demektir. Bu işlem besin zinciri vasıtası ile dünyadaki hemen her canlının yaşamını bir şekilde etkiler. Ve ekosistemin çöküşüne kadar devam eder. Şimdi toprağa zarar verip, ekosistemi nasıl etkiliyoruz buna bir bakalım.
   •   Sanayi kuruluşları, termik ve nükleer santraller suya zarar verdiği kadar toprağa da zarar verir. Bu kuruluşların üretiminden arta kalıp toprağa atılan cıva ve kurşun gibi katı maddeler toprak içerisinde birikir. Önce bitkilerin gelişimine, ardından bitki tüketen canlıların yaşamına zarar verir. Nükleer santral atıkları ciddi radyasyon riskine sahiptir. Bu yüzden bu santrallerin atıkları toprak içerisine gömülür. Ardından toprağın üzeri kurşun bloklarla kaplanır. Bu şekilde meydana gelmesi muhtemel radyoaktif ışımanın önüne geçilmiş olsa da toprak kirliliğine sebep olmuş olur.
   •   Termik santrallerde enerji kaynağı olarak daha çok taş kömürü ve linyit kullanılır. Bu kömürlerin yakılması sonucu santral bacalarından partiküler boyutta küller hava uçar. Ardından toprak yüzeyine düşer. Ve orada ince bir kül tabakası oluşturur. Bu kül tabakası da toprağın verimliliğini büyük oranda düşürür. Petrokimya tesislerinin atıkları da doğada kolayca yok olmayan madde türleridir. Pil, batarya, lastik, plastik, pet şişe gibi ürünler toprağın kirlenmesine, zararlı kimyasalların birikmesine ve toprağın veriminin düşmesine sebep olur.
   •   Nüfus artışı peşi sıra tüketimi ve tüketim de atık miktarının artışını getirir. Doğal yollardan doğaya kazandırılamayan ya da geri dönüşümü sağlanamayan evsel atıklar da toprak kirliliğinin bir başka sebebidir. Kent ve köy alanlarının bir kısmında oluşturulan çöplüklerden toprağa sızan bazı kimyasallar topraktaki besin ve suyu gereksiz yere tüketen zararlı mantarların üremesine sebep olur. Evlerde kullanılan temizlik ürünlerinin çöpe atılan atıkları suya olduğu gibi toprağa da zarar verir.
   •   Bilinçsiz tarım da toprak kirliliğine yol açan başka bir sebeptir. Aşırı gübreleme, kalitesiz, suni gübre kullanımı, böcek öldürücüler toprağa zarar verir. Fazla sulama da toprakta asitlenme ve tuzlanma meydana getireceği için zararlı bir yöntem sayılır. Bunun haricinde ziraat alanında “anız yakmak” denilen bir kavram vardır. Anız, toprakta istemsizce çıkan ve toprağın verimliliğini düşüren bir tür ottur. Çiftçi anızı biçmekle uğraşmaz ve yakar. Tarlasını önce ateşe verir, ardından ateş etrafa sıçramadan onu söndürür. Sonra toprağını temizler. Fakat yaptığı bu eylem toprağın en verimli olduğu ilk 10-15 santimlik kısma büyük zararlar verir. Sonraki hasadın verimini düşürür. Bu da bir tür toprak kirliliği sebebidir ve ülkemizde yasaktır. Fakat ne yazık ki çiftçi iş gücünü düşürmek ve zaman kazanmak için bu yasağı çiğnemekten geri durmamaktadır.

Bulut Diyarı; Hava

   •   Troposfer atmosferin en alt katmanıdır. Ve canlıların yaşamı için gerekli oksijenin kaynağıdır. Troposferde %78 oranında azot, %21 oranında oksijen bulunur. Ve canlı yaşamın devamı için en ideal denge budur. %1 oranında da karbondioksit bulunmaktadır bu hava tabakasında. Ve karbondioksit artışı canlı yaşamını olumsuz etkileyecek bir faktördür. Ne yazık ki artan hava kirliliği peşi sırada troposferdeki karbondioksit artışını getirmektedir.
   •   Öncelikle iki türlü hava kirliliği modeli bulunmaktır: Bunlar Londra Tipi Hava Kirliliği ve Los Angeles Tipi Hava Kirliliği’dir. Sanayi Devrimi’nden sonra ve günümüzde hala sanayi kuruluşlarının gelişmeye devam ettiği ülke ve şehirlerdeki hava kirliliği türüne Londra Tipi Hava Kirliliği adı verilir. Sanayilerde, apartmanlarda ve müstakil evlerde, fosil yakıtların kullanıldığı şehirlerde bu tip hava kirliliği görülür. Kömür ve linyit gibi fosil yakıtlar yakıldığında ortaya çıkan kükürdioksit ve karbondioksit gazları özellikle kış aylarında soğuyup, alçalan havayla birlikte şehirlerin üstünü bir sis tabakası gibi örter.
   •   1952 yılının kışında Londra’da bu sebeple hava kirliliği çok fazla artmış ve havadaki yoğun kükürt gazı nedeniyle yaklaşık 4000 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu hava tipi kirliliğinin olduğu yerlerde solunum yolu hastalıkları, cilt ve göz tahrişleri gibi ciddi sağlık problemleri görülür. Ülkemizde de 1980 ve 90’lı yıllarda binaların ısıtılmasında kömür ve linyitin kullanılması, Ankara ve Ankara gibi iç bölgelerde bulunan şehirlerde bu tip hava kirliliğine sebep olmuştur.
   •   Los Angeles Tipi Hava Kirliliğine daha çok yaz aylarında artan egzoz gazı neden olur. Başka bir ifade ile bu hava tipi kirliliği egzoz gazı kaynaklı bir kirliliktir. Büyük kent ve şehirlerde araç sayısı diğer şehirlere nazaran çok daha fazladır. Egzozdan çıkan karbonmonoksit, azotoksit ve sülfüroksitler güneş ışınlarının etkisiyle karbondioksite dönüşür. Bir de bu kent Los Angeles gibi deniz veya okyanusa kıyı bir bölgede ise bölgenin nem oranının fazlalığı sebebiyle ağırlaşan hava şehrin üstünü perdeler. Bu tip hava kirliliği de solunum hastalıkları ile kalp ve damar rahatsızlılarına sebep olur. Günümüzde araç sayısının yoğun olduğu ve denize kıyı bölgelerde bu tip hava kirliliği söz konusudur.
   •   Aslında volkanik patlamalar ve orman yangınları da hava kirliliğine sebep olan faktörlerdir. Fakat atmosfer kendi doğal döngüsü içerisinde onu temizler. Sanayi faaliyetlerinin aşırı artışı termik ve nükleer santrallerin aktiflik kazanması sonucu meydana gelecek hava kirliliğinin önüne geçmek neredeyse imkânsızdır.

Sonuç: Yaşamın Üç Bağını Yıpratma

   •   Son olarak su, toprak ve hava… Bu üç yaşam alanı birbirlerine kopmaz bağlarla bağlıdır adeta. Birinin yokluğunda diğerinin varlığı düşünülemeyecek kadar sağlamdır ve sıkıdır bu bağlar. Aynı zamanda dışarıdan bir etki görmedikçe harika bir insicam içerisinde doğal bir döngü ile sonsuza kadar varlıklarını sürdürebilecek potansiyele sahiptirler. Ne yazık ki ihtiraslarımızı gemlemedikçe doğaya haşin davranmaktan geri durmayacak ve kendi kendimizi yok edinceye kadar devam edeceğiz.
   •   Yukarıda saydığımız su, toprak ve hava kirliliklerine ek olarak Radyoaktif Kirlilik, Nükleer Kirlilik ve Gürültü Kirliliklerini de ekleyebiliriz. Fakat biz yazımızda doğaya dolaysız bir şekilde zarar veren hususları incelemek istedik. Nasıl ki hayatımızı paylaştığımız eşimizi, arkadaşımızı kırmak ve üzmek istemeyiz, onun için bazı isteklerimizden feragat eder, onun huy ve düşüncelerini dikkate alırız. Aynen doğaya karşı da tavrımız bu şekilde olmalı. Onu incitecek, kıracak ve üzecek şeylerden kaçınmalı, varlığımızı borçlu olduğumuz o muhteşem mekanizmaya şükranı borç bilmeliyiz.


Paylaş | | Yorum Yaz
150 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Siirt Medreselerini Geziyorum (1) - 25/02/2019
Yaşayan Medreselerde bu kez Siirt'teki iki medreseyi; Hüseyin Basreti ve Basret Kuran kurslarını tanıtacağız
Sadru’ş-Şeria Eğitim Merkezi - 02/01/2019
Yaşayan Medreselerin bu sayı konuğu Burak Kızıldaş hoca, Sadru’ş-Şeria Eğitim Merkezini anlattı
Din Felsefesi Tarihi Üzerine - 01/11/2018
Din felsefesi tarihine giriş denemesi: Sorunlar, dönemler ve kişiler.
Devlet Adamı, Lakhes, Gorgias - 22/07/2018
Platon Kitaplığının beşinci bölümünde İbrahim Türkan, kadim bilgenin Devlet Adamı, Lakhes ve Gorgias kitaplarını inceliyor.
İbni Haldun, Mukaddime ve İktisat - 05/06/2018
Sosyoloji ilminin kurucusu İbni Haldun'un iktisada ait tespit ve önerileri...
Zweig’le Başbaşa (1) - 05/06/2018
Usta edebiyatçı Stefan Zweig'in kitapları üzerinden kurgusal söyleşiler...
Kritias ve Kharmides Diyalogları - 25/04/2018
Platon kitaplığının dördüncü yazısında Kritias ve Kharmides diyalogları tanıtılıyor.
Siyaset Felsefesinin Günah Keçisi: Machiavelli ve Hükümdar’ı - 25/04/2018
Yönetim ve siyaset literatüründe önemli biri olan Machiavelli'ye bir de bu açıdan bakın.
Sanal Evrenin Komplikasyonları - 28/02/2018
İbrahim Türkan, çağdaş Batı edebiyatından distopya örnekleriyle sosyal medyanın çoklu kişilik bozukluğuna yol açan yönlerine dikkat çekiyor. Ona göre ekrana kilitleyen web aplikasyonlarının psikiyatrik ağır vakalardan farkı yok.
 Devamı