• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Muhammed YAZICI
eminkatip@hotmail.com
Çevre Bilinci Üzerine
21/07/2018

İlim Dergisi 31. Sayı, Temmuz-Ağustos 2018

Muhammed Yazıcı hoca ile söyleşi

Sorular ve düzenleme: Adem Özçelik





 

İnsan-toplum ve insan-doğa ilişkisi açısından çevrenin ne demek olduğuyla başlayalım. Kimileri canlıların doğayla ilişkisi, kimileri bireyin kendi dışında tüm varlıklarla ilişkisi şeklinde tanımlıyor çevreyi. Doğal, kentsel ya da toplumsal çevre gibi kullanımlar yanında sizce çevre denince bir Müslümanın zihninde ne canlanmalı?


   •   Evet, tanım çok önemlidir. Kavram düşüncenin kolon-kirişleri mesabesindedir. Kelimeler kavramları, kavramlar düşünceyi oluşturur. Özellikle nispeten yeni bir disiplin olması hasebi ile çevreden tam olarak ne kastedildiği daha da önem kazanıyor. Çevrenin ne olduğu, kapsamı içine nelerin gireceği konusunda bir kavram kargaşası olduğu bu alanın ilgililerince malumdur. Burada tam olarak ne anladığımızı ortaya koymak gerekir. Çevreyi insanın kendi dışındaki bütün mahlûkatı içine alacak şekilde, kapsamı geniş bir tanımlama en doğru olanıdır. Kısaca insanı çevreleyen her şey diyebiliriz. Böylelikle saydığınız doğal, kentsel, toplumsal bütün unsurları içine almış olur.

   •   Çevre denilince sadece doğal çevrenin kast edilmesi şeklinde yaygın bir yanılgı var. Hâlbuki insanın çevresi kendisiyle başlar. İnsanın en yakın çevresi kendisidir. Ruh bilincin çevresi, beden de ruhun çevresidir. İnsanın bedeninde yaptığı değişiklikler (estetik ameliyatları) insandaki çevre probleminin en belirgin, fakat en fazla göz ardı edilen tarafıdır. Hâlbuki çevre probleminin ilk kendini gösterdiği yer kişinin kendi bedenidir. Bedeni üzerinde sınırsız özgürlüğe sahip olduğunu düşünen insanların (dış) çevrelerine karşı sorumlu davranmaları beklenemez. Çevre sorumluluğu bedenden başlar.

   •   Bazı kimseler iç çevre - dış çevre şeklinde ayrıma gider. İç çevreyi; bilgi, anlam, düşünce, duygu ve sanat çevresi olarak; dış çevreyi ise doğal, ekonomik, politik ve toplumsal çevre şeklinde alt alanlara ayırır. Ne var ki bu ayrım insanla çevresi arasında bir hiyerarşinin var olduğu ve kendi içinde insana yakın olduğu nispette bir önem derecesi bulunduğu şeklinde bir yanlış anlaşılmaya sebebiyet verebilir. İnsanın çevresiyle ilişkisinde sorumluluk derecesi eşit mesabededir. Aksi halde çevre kelimesinin Türkçedeki kullanımını dikkate alarak insanı merkeze koyan (antraposantrik) bir yanlış anlayışa kapılırız ki bu da insan-çevre ilişkisini en baştan tarumar eden, çevreyi nesne olarak görme yanılgısına mahal verecektir.

   •   Hâlbuki özellikle düşünce planında çevre probleminin kaynağı çevreyle özne-nesne ilişkisi kurmaktır. İnsan-çevre arasında ontolojik hiyerarşi kurulduğu müddetçe çevre probleminin çözümlenmesi neredeyse imkânsızdır. İnsan ve çevre ilişkisini özne-nesne ilişkisi değil de bir bütünün parçaları olarak görmeyi, mahlûkatı kendine eş/eşit, hatta kardeş olarak kabul etmeyi, insanın çevreye karşı sorumluluğunun hem teorik hem de pratik çözümü olarak görüyorum. Bu az önce belirttiğimiz gibi kavramları ve onlara yüklediğimiz anlamları yeniden tespit etmeye bağlıdır. Ezcümle çevre, insanın kendi dışındaki bütün varlığı ifade eden bir kavramdır.


Temel bir anlayış ikame etme adına tabiatın vahiy naslarında nasıl yorumlandığına geçelim. Bizim teolojimizde doğa nasıl bir mana ve ehemmiyete sahiptir?


   •   Her şeyden önce şunu tespit etmemiz gerekiyor: Kuran ayetleri (özellikle hüküm ifade eden ayetler) olgusaldır. Belli bir durum ve bağlam neticesinde nazil olmuştur. Ortada toplumsal düzeyde bir problem olmadan konuyla ilgili bir ayetin nazil olduğuna pek rastlamıyoruz. Bu olgusallık Kuran’ın nazil olduğu dönemlerde olmayan, sonradan ortaya çıkmış bir dizi problemi de gündeme getirmiştir. O günkü dünya bugünle tanınmayacak derecede farklı. Aslında üç yüz yıl önceki dünya ile bin üç yüzyıl önceki dünya arasında çok büyük farklılıklar gözlemlenmez. Fakat Aydınlanma denilen tarihin kırılma döneminden bugüne çok köklü değişiklikler meydana geldi. Özellikle çevre konusu çok kısa bir zaman öncesine kadar hiçbir açıdan tartışılma ve çözüm üretilme ihtiyacı hissedilmeyen bir alandı. Tam da bu nedenle geleneksel dünyada izine rastlamadığımız yeni bir mecra olması itibarıyla yenidünyayı eskisinden ayıran epistemik işaret taşı görevi görür. Hatta ilk çevre teorileri ve ilgili bilimsel çalışmaların tarihi en fazla 50 yıl geriye götürülebilir.

   •   Böyle bir durumda Kuran ve sünnette bugünkü anlamda çevre meselesine çözüm üreten naslar bulmak mümkün değil. Bugün bile bir disiplin olarak çevre konusunun temel kavramları ve kavramların kapsamlarıyla alakalı muğlaklık giderilmiş değil. Yine de Kuran ayetlerinden ve Hz. Peygamberin söz ve uygulamalarından işaret yoluyla İslam’ın çevreyle ilgili genel tutumunu ortaya çıkarabiliriz. Çünkü bugünkü gibi bir bilim alanı olmasa da özellikle doğal çevre hem teolojinin hem de felsefenin konusu olmuştur. Neredeyse bütün dinler gaybî inanç esaslarını kozmolojiye dayandırmış ve tabiattan deliller sunarak ispat etme yoluna gitmişlerdir. Kuran çok yerde Allah’ın kozmik kudretine atıfta bulunarak bütün tabiatın Allah’ın ayeti (kevnî ayetler) olduğunu söyler. Ayrıca bugün de ekolojistler çevre meselelerini din bağlamında ele alıyorlar. Allah, insan ve kâinat ilişkisi insanın çevresiyle münasebetini belirlemede önemli rol oynar.

   •   Çevre meselesini teolojiden bağımsız ele almak imkânsız olmakla beraber, sorduğunuz anlamda, dinin bizzat bu meseleye, bugünkü problematik haliyle çözümler sunması dinden beklenemez. Çevre meselesine dair naslara dayanarak yapılan yorum ve çözümler, istinbat yoluyla nasları bugünkü meselelere çözüm arayan bir gözle tetebbu edip oradan ilkeler devşirme üzerinden olacaktır. Çevre meselesinin epistemik diğer kaynağı olan felsefede de aynı metot izlenmiştir. Mesela Aristo’nun hayvanların varlık amaçları insana hizmet etmektir şeklindeki görüşü bugünkü ekoloji teorisine kaynak teşkil edecek bağlamda ve bu maksada uygun olarak söylenmemiş olmamasına rağmen bugünden geriye dönük bir okumayla çevre ile ilgili yapılmış istinbatı ifade eder. Aslında zaman içerisinde inanç alanında somuttan soyuta doğru, ahlakta sınırların genişlemesi şeklinde bir ilerlemenin olduğunu gözlemlemek mümkün. En eski ahlakî ilkeler insanın insana karşı sorumluluklarını telkin ederken daha sonra bunların insanın topluma karşı sorumluluklarını içine alacak şekilde geliştiğini görüyoruz. Sonraları bu sınırlar başka toplumları da içine alacak keyfiyette büyüyor.

   •   Modern öncesi dünyada uluslararası düzeyde milletlerin birbirlerini ilzam edecekleri bir küresel düzen yokken artık toplumların kendi dışındaki toplumlara karşı belli sorumluluklar yüklendiğini yeni bir düzene geçildi. Mesela Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’in yerine bir koç kurban etmesi, eski dünyanın geleneksel insan kurban etme ritüeline karşı bir başkaldırıyı temsil eder. İşte çevresel ahlak sınırlarının bir çember daha genişleyerek insan dışındaki bütün varlıkları içine alacak şekilde geliştiğinin bir göstergesi. Elbette burada ilerlemeci bir tarih anlayışını benimsediğimiz gibi bir yanlış anlaşılmaya mahal vermeyelim. Lakin özellikle ötekinin hakkını gözetme konusunda insanlığın tekâmül yaşadığı bir gerçektir. Her şeye rağmen bu, insanın sürekli daha ahlaklı olmaya doğru bir gelişme yaşadığı anlamına gelmez. Burada ahlakın dışında birçok faktörün etkili olduğunu söylemek gerek.

   •   Naslarda tabiatın nasıl ele alındığı meselesine gelecek olursak, az önce bahsedilen Kuran ayetlerinin doğru anlaşılmasında dikkat etmemiz gereken usulleri göz önünde bulundurarak şunu ifade etmeliyiz: Yeniçağa kadar geleneksel felsefî düşünce usulü sürekli tümeller ve kategoriler yani soyut şeyler üzerine akıl yürütürken, Kuran sürekli tikeller ve somut nesneler üzerinde düşünmeyi emretmiştir. Mütemadiyen insanın bakışını tabiattaki harikulade olaylara, astronomik gelişmelere, hatta karıncaya, eşeğe, deveye, dağa ve çayıra yönelmeye teşvik etmiş, onun ilgisini hep tabiata çevirmiştir. Kuran’ın bu emri (ki bunun inşaî değil irşadî olduğu kabul edilmiş) yeniçağda felsefî düşüncenin değişmesi ve yeni bir metotla artık somut maddî varlıklar deney ve gözleme dayalı bilgi üretme biçimini oluşturur. Buna rağmen bu yeni metodu Müslümanlar değil, Batılı ilim adamları keşfetmiş ve ilk defa onlar bunu yeni bir düşünme usulü olarak yerleştirmişlerdir.

   •   Üzücü ki bütün yönleriyle köklü bir dinî ortama sahip olmayan bir dünyada bu metot, tabiata hayatın anlamını keşfetmek, varlığın hikmetini kavramak için değil de temellük duygusuyla, daha rahat yaşamak ve iktidar alanını genişletmek için varlıkla düşmanca ilişki kurmayla sonuçlandı. Keşfetme ve ibretle temaşa etmenin yerini ele geçirme ve onu dünyevî amaçlara alet etme aldı. Adeta tabiata savaş açıldı yeni düzende. Buna rağmen bütün sorunun modern dönemdeki bu değişimden kaynaklandığını, hatta bugünkü bilimsel ve teknolojik gelişimin doğaya karşı verilen savaşın kazanılmasıyla elde edildiğini söylemek doğru değil. Çünkü geleneksel ahlak kuramlarının da bu anlamda holistik bakış açısıyla bir ekosistem oluşturdukları söylenemez. Az önce ifade ettiğimiz gibi geleneksel anlayış tabiatı Allah’ın varlığının bir delili olarak görmeye teşvik etmiş, ona ibretle bakmamız istenmiştir. Kuran’ın nüzül döneminin hemen her aşamasında bu tarz ayetlere rastlamaktayız.

   •   Genelde Kuran’da yeryüzünün ve olanaklarının insana musahhar kılındığını ifade eden ayetler nazara verilerek bunun üzerinden insan-doğa ilişkisini insan merkezli kılmak ve insanın doğaya egemenliğini teyit etmek amaçlanıyor. Hâlbuki bu ayet-i kerimeleri statik varlığı yani Allah’ın emrinden çıkma istidadı olmayan mahlûku, kendisine irade verilmiş olan insana örnek olarak verildiği şeklinde düşünmek mümkündür. Sanki insana tabiat kardeşi örnek gösterilmiştir. Ayrıca Kuran’ın aksi istikamette, doğanın insanın üzerinde egemen olduğunu onlarca doğal felaketlerle helak olmuş kavim kıssalarını anlatan ayetlerle birlikte tefekkür etmek gerekir. Bu iki grup ayeti birlikte düşündüğümüzde aslında Kuran’ın vermek isteği mesajın insanın doğayla güç ve iktidar yani etken ve edilgen ilişkisi değil, yatay kardeş ilişkisi kurması gereği olduğu anlaşılıyor. Eğer bu şekilde davranırsa doğanının onun hizmetinde olacağı, aksi durumda doğanın felaketine maruz kalacağını ifade ediyor ilgili naslar.

   •   Doğanın insanın hizmetinde olmasından kastedilen şey de asla bir üstünlük ve tahakküm değil, karşılıklı birbirini tamamlama ve tamam olma durumudur. Ayrıca hadislerde Hz. Peygamberin hayvana eziyet edene Allah’ın lanet edeceğini bildiren sözler mevcuttur. Hâlbuki hayvana eziyet etmenin bir cezaî müeyyidesi daha iki yıl öncesine kadar yasalaşmış bile değildi. İslam bu konuda yeryüzündeki bütün ahlakî mülahazaların üstünde en evrensel değerleri vaz etmiştir.


Kuşkusuz ekoloji ve çevre sorunları hızlı sanayileşme, kentleşme, bilim ve tarım devrimi olgularıyla beraber dünyanın gündemine girdi. Siz bu küresel dönüşümlerin doğurduğu çevresel krizi nasıl değerlendiriyorsunuz?


   •   Söylediğiniz gibi hızlı sanayileşme, kentleşme ve bilim devrimi gibi yenidünyayı oluşturan olgularla gündemimize girdi çevre sorunu. Bu saydığımız gelişmeler bizzat problemin kaynağını oluşturuyor. Zaman olarak aynı döneme denk gelmesi tesadüfi değil, bizzat dünyayı güzelleştirdiği zannedilen bu gelişmelerin ortaya çıkardığı yaşamsal problemler. İlk çevre problemleri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra baş göstermeye başladı. Bundan hemen sonra çevre etiğiyle ilgili hem ilmî çalışmalar hem de pratik çözüm üreten ve bu konuda farkındalık oluşturmaya çalışan sivil toplum hareketleri başladı. Bütün bu çabalara rağmen dünya çevre ahlakı konusunda sürekli geriye gidiyor. Çünkü ideal çevre bilincinin ihmal edilmesinin insana kısa vadede bir zararı dokunmuyor.

   •   Bundan dolayı fertler üzerinde yeterince uyarıcı etki bırakmıyor. Hatta özellikle uzak çevreye olan sorumluluklarımızın dolaylı olduğu insanın ahlaki durumun şimdi ve burada ile sınırlı olduğu yani kendisinden sonra oluşacak ve kendisinin dolaylı olarak katkısının bulunacağı bir sonuçtan direk olarak sorumlu olmayacağını telkin eden etik öğretiler bile mevcut maalesef. Mesela kimyevi maddelerden yapılmış makyaj malzemelerinin ozon tabakasını deldiğine dair çok net bilimsel veriler varken, bir insanın böyle bir sorumluluğa muhatap olmayacağını iddia etmek kabul edilemez. Evet, komple o problemden doğacak günah tek bir kişiye yüklenemez, fakat hissesine düştüğü kadarından sorumlu olur.

   •   Aslında İslam’ın toplumsal yasalarının tamamı böyledir. Tek bir kişi o yasayı ihlal ettiğinde onun tesiri hemen kendini göstermez, lakin totalde bütün bir toplumu etkileyeceği için yasak kılınmıştır. İçki yasağı, örtü emri böyledir mesela. Tek bir kadının uygunsuz kıyafetle dolaşması toplumu doğrudan bozmasa da ahlakî erozyona bir kişi miktarınca katkısı olur. Denizi kirletmek gibidir. Bir kişinin bir denizi kirletmesi imkânsızdır, fakat denizi korumanın yolu fertlerin buna riayet etmesine bağlıdır. İslam’ın sosyal yasaları çevre ahlakı bağlamında ele alınabilir. Bu yasalar çevre bilincini güçlendirmek ve çevreyi koruma maksadına matuftur.

   •   Gerçekten de dünyada her gün yüzlerce hayvan ve bitki türü yok oluyor. Son yüz yılda yüz yirmi bin hektarlık orman yok oldu. Bu yeryüzündeki ormanların neredeyse yarısını oluşturuyor. Dünyanın en verimli arazileri erozyona uğruyor. Nehirler kuruyor. Yüz bine yakın çeşit deniz canlısının nesli tükeniyor. Nükleer tesisler ve kimyevî çalışmalar ozon tabakasını deliyor. Mevsim değişikliği artık ihtiyar kürenin her yerinde rastlanan bir durum. Yenidünyanın hayatı kolaylaştırdığı zannedilen teknolojik imkânları tam bir illüzyon. Burada korkunç bir aldatma var. En basitinden Modernizm öncesi dönemde fakir-zengin herkes gökyüzünü görme, bir denizin kenarında dinlenme, bir dağın yamacına küçük de olsa bir ev yapma imkânına sahipti. Dikkatinizi çektiyse, bu şeylere sahip olanlar bugün zengin olarak isimlendiriliyor. Kuran’ın ifadesiyle kendi ellerimizle kendi dünya evimizi perişan ettik.

   •   Yeri gelmişken bizzat şahit olduğum bir meseleyi kısaca burada zikretmek isterim. Bulunduğum ortamda birinin malî durumu konuşulurken şahıs hakkında müstakil villası olduğu söyleniyor, denildi. Mecliste o şahsı tanıması pek beklenmeyen biri araya girerek villa denilen şeyin babadan kalma tek katlı bir ev olduğunu söyleyince enteresan bir durum ortaya çıktı. Yaklaşık otuz yıl önce herkesin sahip olduğu tek katlı, bahçeli müstakil ev bugün villa olarak kabul ediliyor. Hâlbuki içinde bulunduğumuz bu durumu yadırgayarak evlerimizi müteahhitte verip o cennet mekân evlerimizin yerine duruşuyla bile ahlakımızı bozan koca, kibirli binalar yaptırdık ve o beton kümeslerden iki daire aldık. Otuz yıl sonra geldiğimiz yer otuz yıl önceki halimizi zenginlik olarak ifade ettiğimiz bir yer oldu. Eski dünyada fakir de olsa herkesin yeryüzünde yaşayacağı bir ev ve istisnasız herkesin faydalandığı güneşi, rüzgârı ve yağmuru vardı. Oysa bugün doğan çocukların %70’i bir karış yere sahip olmadığı bir dünyaya gözlerini açıyor. Bugün fakirlerimiz güneş almayan, rutubetli bodrumlarda yaşıyor. Eski dünyanın fakirinin sahip olduğu doğal nimetlerden bile mahrum.


Bahsettiğiniz krizi aşmak için yeşil ekonomi, doğaya uyumlu kalkınma gibi iktisadî hamleler yeterli mi yoksa daha derinde ontolojik, bütüncül bir hayat anlayışına mı ihtiyacımız var?


•   Sorduğunuz konuda iki çeşit mülahaza gözlemleniyor: Bir kısım uzmanlar sanayinin gelişmesiyle birlikte üretimin seri hale gelmesinin çevresel felaketlerin sebebi olduğu söylerken diğer bir kısım bütün çevresel problemlerin daha derinde teolojik ve ontolojik problemler olduğunu ileri sürer. Bu ikinci kısım ekolojistler doğayla özne-nesne ilişkisi kuran her türlü teolojik ve ekolojik düşüncenin yerini, tüm canlı varlıkların birer yaşam öznesi olarak eşitleneceği yeni bir teolojiye dayalı evren anlayışına ihtiyaç olduğunu iddia ediyor. Aslında ikisinin de doğru olduğu taraflar var. Modernite ve olanaklarının hayatın bütün alanlarına çok hızlı bir şekilde girmiş olması büyük bir kargaşaya sebebiyet verdi. Bunun etkileri en çok da kentsel çevrede kendini göstermiştir. Oysa biz doğanın bir parçasıyız. İnsan mükemmel ağaçtır, gelişmiş yapraktır, bilinçli topraktır, hareket eden çiçektir, akıl yürüten böcektir, elmanın tekâmüle uğramış halidir. Elbette dikey bir zaman çizgisi üzerinde gerçekleşmiş bir gelişimden bahsetmiyorum. Yatay bir evrim söz konusu.

   •   Buradan anlıyoruz ki doğayla ilişkimizi yeniden kurmamızı sağlayacak bütüncül doğa felsefesine ihtiyaç var. Genelde bu alanda kalem oynatan, doğayı korumak için bir şeyler yapmanın derdinde olan insanlar, pratikte doğru yerde olsalar da sağlam bir düşünsel altyapıya sahip olmadıklarını kurdukları cümlelerden anlamak mümkün. Mesela “doğayla verdiğimiz savaşı kazanırsak kaybetmiş olacağız” sözü aslında doğayı korumayı amaçlayan, hatta iyi niyetle sarf edilmiş ve dilden dile dolaşan bir cümle, ama daha yakından baktığınızda, aslında doğayı korumayı yine insanı merkeze alan bir bakış açısıyla yani bencilce bir zihin yapısıyla gerçekleştiriyor. İşte bu mantık doğayı koruyor gibi görünse de doğayla ilişkisini bu düşünsel zeminde ele aldığından dolayı uzun vadede doğayı daha fazla tahrip ediyor. Hâlbuki gerçek erdem insanın hiçbir menfaatinin bulunmadığı kişi ve olaylardaki tavrında ortaya çıkar. Bizim doğayla iyi olmamız bir sebep-sonuç zincirinin dışında gerçekleşmelidir. Sadece pratik yetmediği gibi sırf işi teoride bırakmak da doğru değildir.

   •   Sonuç olarak, insan önce kendisine, sonra çevresine yabancılaşmıştır. İnsan bilmediği, yabancısı olduğu şeyin düşmanıdır. Bütün çevresiyle (kendisi de dâhil) düşmanca iletişim kurmasının sebebi budur. Özellikle kentsel çevredeki bozulma, insan ırkının sonunu getirecek bir felaket. Kentsel çevrenin insanın ruhsal hayatında etkisi inkâr edilemez. Dikkat edin, şehri insan yapar, toplumu ise şehir yapar. Bugün kentsel çevre dediğimiz sokaklar ve caddeler Müslümanca yaşamaya manidir. Bütün apartmanların altını mescit yapsanız, yine de orada din yaşanamaz. Doğadan kopuk yaşanan bir hayatın dinî bir hayat olması düşünülemez. Çünkü din fıtrattır. Fıtrat ise ilahi format. Sonuç olarak önce doğayla ilişkimiz doğal olmalı.


Fertlere düşen görevler sorusuyla söyleşiyi noktalayalım. Bugün Müslümanca bir çevre için atmamız gereken pratik adımlar nelerdir hocam?


   •   Müsaadenizle kentsel çevre ve dinî duyarlılık konusuna dair bir noktaya daha temas ederek bu sorunuza cevap vereyim. Aliya’nın çok güzel bir sözü var: Dindarlık şehrin büyümesinde azalır. Çünkü şehir ne kadar büyürse üzerindeki gök o kadar ufalır, der. Şehirde yaşamayı biz seçmedik, ona maruz kaldık. Bir kader mahkûmuyuz bu bakımdan. En azından şehir hayatından sıyrılarak doğayla iç içe vakit geçirebileceğimiz zaman ve ortam oluşturma gayretimiz olmalı. Gerçekten şehirde gördüğümüz şeylerin tamamı insan ürünü. Eser müessiri gösterir. Çiçek, ağaç ve toprakla temas ne kadar az olura, insan özünden o kadar uzak olur. Yine Aliya’nın tabiriyle, duman, beton, teknik ve teknoloji ne kadar çok olursa, biz o kadar az şahsiyet, fakat o kadar da kitle oluruz. Unutmamamız gereken şudur: Tabiattan uzaklaştıkça kendi tabiatımıza da yabancılaşıyoruz. Genelde insan yabancının düşmanıdır. En uzak doğaya kadar çevresine düşmanlığı kendine düşmanlığıyla başlar. Özellikle kentsel çevre, donuk ve sabit gibi görünür, fakat insanın ruhunu kent biçimlendirir.

   •   Evet, bütün mahlûkatın insana uygun yaratılmış olduğu çok açık. Yeryüzündeki binlerce nimet ve lezzetin ayrı ayrı damağımızda tadının olması düşünmeye değer bir husus. Allah ağzımıza öyle bir barkot sistemi yerleştirmiş ki birbiriyle alakası olmayan iki meyveyi ağzımıza koyduğumuzda, onları birbirinden tefrik edebiliyoruz. Bu ağız dediğimiz organın elmadan çok da bağımsız olmadığını gösterir. Yine tabii insanın eşref-i mahlûk, yani kendi dışındaki canlılardan üstün olması onlara tahakkümünü gerektirmez. Bizim üstünlük mevzusundaki anlayışımız böylelikle ortaya çıkıyor. Bir şeyin bir şeyden üstün olması, onun üzerinde tahakküm hakkını iktiza ediyor gibi yanlış bir anlayış var. Aynı şekilde büyük olmak güzel olmaya özdeşmiş, daha güzel olması daha büyük olmasına bağlıymış gibi anlaşılıyor. İnsanın bir üstünlüğü olduğu doğrudur. Fakat bu kaçınılmaz şekilde hiyerarşik bir üstünlük anlamına gelmiyor. Aksine insanın kâinattaki baş sorumluluğuna dikkat çekiyor.

   •   Demek oluyor ki yediğimiz gıdalardan kullandığımız eşyalara ne kadar tabiî yaşarsak, o kadar çevreye uyumlu davranmış oluruz. Bunun diğer ifadesi, kulluk özümüze işlenmiş fıtrat sistemi uyarınca söylem ve eylem geliştirmektir. İnsan tabiattan uzaklaştığı kadar fıtrî kulluk özünden de uzaklaşıyorsa eğer, milyonlarca canlısıyla konuğu olduğumuz şu ibretamiz kâinat misafirhanesinde çevreye duyarlı şekilde konaklamak, en az günlük ibadetlerimiz kadar büyük bir mükellefiyettir. Rabbimiz cümlemizi, Kuran ayetlerinden nasiplenmeye engel kalp mühürlenmesinden koruduğu gibi kâinat ayetlerine karşı bahtsız körlükten muhafaza buyursun. Amin.



610 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Nebevî Hicreti Yeniden Düşünmek - 08/07/2019
Bugüne kadar sadece ilahî mevhibe ve kulu aşan hikmetlerle örülü şekilde okuya geldiğimiz nebevî hicreti bu kez farklı boyuttan ele alıyoruz.
Tarihsel Süreçte İtikadî Mezhepler ve Eş’arî-Maturîdî Karşılaştırması - 25/02/2019
İslam tarihinde inanç akımlarının doğuşu ve akıl-vahiy arasındaki denge arayışı
Beş Soruda Güzel Ahlak - 16/01/2019
Güzel ahlakın İslam alimlerince tarifinden toplumsal ilerleme ahlakına birçok konu bu söyleşide
Beş Soruda Salih Amel - 14/01/2019
Salih amel ile normal bir işin farkı nedir? Kafirlerin bütün yaptıkları boşa gitmiş midir? İhlaslı işle yararlı iş dengesi nasıl kurulacak?
Beş Soruda Namaz - 14/01/2019
Namazın dinin direği oluşundan bugün için toplumu birleştirici gücüne çeşitli sorularla kapak söyleşisi...
Beş Soruda Peygamber Efendimiz - 11/01/2019
Peygamberimin Müslüman bilinci için öneminden günlük hayatta uymamız gereken örnekliğe uzanan dosya söyleşisi
Beş Soruda İman - 10/01/2019
İman-normal inanç farkından imanın bugün bizden ne beklediğine dair dosya söyleşisi
Beş Soruda İhlas - 10/01/2019
İhlasın gerçekte ne olduğundan samimiyet ve başarı ilişkisine dair dosya söyleşisi
Medeniyet Kurucu Metinler - 02/01/2019
Muhammed Yazıcı Hocanın Mecelle Hatimesi Programında yaptığı konuşmadan yazıya aktarılmıştır.
 Devamı