• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Muhammed YAZICI
eminkatip@hotmail.com
Beş Soruda Zekât
05/06/2018

İlim Dergisi 30. Sayı Mayıs-Haziran 2018

Muhammed Yazıcı Hoca ile kapak konusu

Sorular ve düzenleme: Âdem Özçelik


Üstadım, zekâta geçmeden önümüzdeki bayramı sorarak başlamak istiyorum. Ramazan bayramı Müslümanın zaman algısında nereye oturur? Bizim için bayram nedir ve nasıl geçmelidir?


Kelimenin kökeni üzerinden bir tespitle söze başlayalım. Bayramın orijinal ifadesi “îd” Arapça “avd (iade)” kökünden gelir. Bu günlerdeki ilahî lütfun artış sebebi, geride bıraktıkları yoğun ibadet mesaisidir. Dikkat edersek, Müslümanların üç bayramı olan cuma, fıtır ve kurban, İslam’ın üç temel rüknünün adeta finalidir. Cuma, bölgenin en büyük camisinde, diğer namazlarda görülmemiş bir kalabalıkla tek vücut içinde namaz rüknünün, Fıtır bayramı ramazan orucunun, kurban bayramı ise hac rüknünün muhteşem finalidir. Bu üç bayramı, öncesinde sarfettiğimiz yoğun kulluk mesaisinin Allah tarafından benzersiz bir lütuf ve ikramla iadesi olarak görmeliyiz. Zekât, malın üzerinden bir yıl geçme şartı herkese göre değişeceğinden bu ortak bütünlüğe girmez.

Bayramın bizim için nasıl geçmesi gerektiği kısmına gelince, söz konusu bayram âdâb ve erkânını peygamberî beyan ve uygulamalardan öğreniyoruz. Bunları kısaca fıtır bayramı için bayram namazına gidişte, kurban bayramı için Arefe günü sabah namazından dördüncü teşrik günü ikindi namazına kadar bol bol tekbir getirme, en güzel elbiseleri giyinip en güzel kokuları sürünme, yine fıtır bayramı için namaza çıkmadan birkaç lokma (mümkünse hurma) yeme, kurbanda yemeği namaz sonrası kurban etine bırakma, bayram namazına gidiş ve geliş yollarını farklı tutma ve meşru çerçevede eğlence ve neşe içinde olma şeklinde sıralayabiliriz. Bu bildik bayramlar dışında gerçek bayram ve kurtuluş Allah Rasülü Efendimizin de beyan buyurduğu üzere, “nimet (ve lütfun) en son hali, cehennemden kurtuluş ve cennete giriştir.” (Tirmizi, Ahmed bin Hanbel) Yoksa Hasen-i Basri’nin dediği gibi, Allah’a isyan edilmeyen her gün bayramdır. Ömer bin Abdulaziz’in kıssasında bu nokta daha gerçekçi şekilde ortaya çıkar. Bir devlet başkanının kızı olarak bayrama giyecek elbisesi olmayan ve beytü’l mâlden bir elbise isteyen kızına şunu der büyük lider: “Kızım, bayram yeni elbise giyene değil ki! Bayram (îd) azap (vaîd) gününden korkan kimseye.”


Evet, teşekkür ediyorum. Esas konuya şu soruyla başlamak herhalde isabetli olacak: Genel olarak İslam’ın sadaka anlayışı, yardım ve iyilik yorumu nedir? Birine sadece mali olarak mı, yoksa diğer hangi yollarla sadaka vermiş oluruz?


 İslam, Allah rızası düşüncesiyle iyilik ve paylaşma duygusunu yaşatmaya dönük her şeyi sadaka sayar. “Kim zerre kadar hayır işlerse karşılığını görecektir.” (Zilzal, 7) İyilik duygusunu yaşatma ve paylaşmaya dönük her şey bir sadaka ve iyiliktir. Hatta “Müslüman kardeşinin yüzüne tebessümle bakman bile sadakadır.” (Tirmizi) “Müslüman, bir ağaç diker veya bir tohum ekerse, ondan bir insan veya hayvan yediği müddetçe o Müslümana sadaka sevabı yazılır” (Müslim) Buradan sorunun ikinci kısmı cevabını bulmuş oluyor. Birine sadece malî olarak değil, başka bir çok yoldan iyilik yapmış oluruz. Herhalde Hazreti Ebu Zerr’in Allah Rasülü Efendimize sorduğu sorular ve aldığı yanıtlar bu konuda başka izaha ihtiyaç bırakmayacak kadar açık.

Ebu Zerr der ki, “ey Allah’ın Rasülü, amellerin en faziletlisi hangisidir?” Efendimiz cevap verir: “Allah’a iman ve O’nun yolunda cihad.” “Peki, hangi köleyi azad etmek daha faziletli?” “Sahipleri yanında en kıymetli ve fiyatı en pahalı olanı.” “Ya buna gücüm yetmezse?” Efendimiz bunun üzerine “bir iş yapana yardım eder veya kendi yapamayacak birinin işini sen yaparsın” buyurur. Ebu Zerr “ey Allah’ın Rasülü, birazcık bir şey yapmaktan da aciz kalırsam ne dersin?” diye sorar son defa. Efendimiz “o zaman şerrini insanlardan uzak tutarsın. Bu da kendine verdiğin bir sadakadır” der. (Buhari ve Müslim)

Bu hadisten herkesin kendi konum ve imkânına göre iyilik duygusunu yaşatması gerektiğini anlıyoruz. Bu öylesine zengin bir sadaka yelpazesidir ki fakir olan kendini umutsuzluğa itemez. Maddî durumu iyi olanların tekelinde bir sakada ve iyilik anlayışı değil, herkesin aktif katılımına açık bir iyilik birliği teklif eder bize İslam. Burada önemli olan iyiliğin matematiksel boyutu değil, taşıdığı Allah rızasıdır. Neticede iyiliği işleyip ona bir değer biçecek olan insanların bakış açısı değil, Rabbimiz Teâlâ’dır. “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak verip her birinde yüz tane bulunan bir başağın haline benzer. Allah dilediğine kat kat fazlasını da verir. Allah’ın lütfu geniştir, ilmi her şeyi kaplar. (Bakara, 261)


Kritik bir soru: Zekât zenginin kendi mülkü olan bir maldan vererek fakire yaptığı bir iyilik midir, yoksa Yüce Allah’ın ihtiyaç sahiplerine dağıtsın diye zengine emanet ettiği bir şey midir? Ya da şöyle sorayım: Mal zengine vakfedilmiş midir, yoksa ihtiyaç sahipleriyle birlikte tüm toplumun mudur? 


 Önce şunu tespit edelim: Bütün üst mülkiyetler Allah’a aittir. Ayeti yeniden hatırlayalım. “De ki: Ey mülkün sahibi Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayr Senin elindedir. Muhakkak ki Sen her şeye kâdirsin.(Âli İmrân, 26) İkinci husus şu: Konuya sadece zenginin fakire yardımı olarak bakarsak bu kısır bir yaklaşım olur. Mesele, az önce dediğimiz gibi kendinde olanı paylaşmak ve iyilik duygusunu yaşatmaktır. Kuran-ı Kerim her birimize “Allah sana verdiği gibi, sen de insanlara ver, iyilik yap” buyurur. (Kasas, 77) Sade zengin değil, elinde paylaştığında insanlığın menfaatine olacak herhangi bir şey bulunduran, onu kendine sakladığında o şeyi kirletmiş olur.

Bu noktada zekât malı temizlerse, mesela amel de ilmi temizler. Zengin gibi âlim ve hoca da kendinde olan bilgiyi gizlediğinde yanlış yapar. Yine Kur’an’ın ihtarı bu noktada ürperticidir: “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayet yolunu -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyenler yok mu! İşte onlara hem Allah hem de bütün lanet ediciler lanet eder.” (Bakara, 159) Hadiste ilmi gizlemenin acı sonu daha net tasvir edilir: “Kime ilmi olduğu bir konudan sorulur da bunu gizlerse, Allah kıyamet günü onu ateşten bir gemle gemler.” (Ebu Davud) Ellerindekini gizlediklerinde topluma verdikleri kayıp noktasında zengin de âlim de doğruyu bilip onu gizleyen de aynıdır.

Zekât özeline dönersek, Kuran’ın seksen küsur yerinde zekâtın namazla bir arada zikredilmesinin herhalde büyük hikmeti, toplumun, yani kulların hakkını içeriyor olmasıdır. İnsan namazla Allah’ın hakkını, zekâtla kulların hakkını öder. Bir toplumun kalkınması için en temelde bu hakların eksiksiz ödenmesi gerekir. Ayrıca “onların mallarında isteyenler ve (isteyemediği için) mahrum kalmışlar için bir hak vardır” (Meâric, 24-25) ayeti kerimesi açıkça şahsi mülkiyetteki bu toplumsal payı vurgular.


Gelelim konunun alıcı muhataplarına. Kendisine zekât verilen sekiz sınıf üzerinden kısaca İslam’ın toplumun hangi kesimlerini kalkındırmak istediğini açıklar mısınız?


Tövbe suresi 60. ayetteki sıralama fakirler, miskinler zekât toplamakla görevli memurlar, kalpleri İslam’a ısındırılmak istenenler, sözleşmeli köleler, borçlular, Allah yolunda çalışanlar ve yarı yolda kalanlar şeklinde. Aslında sadece fakirin değil, İslam devletinin ihtiyacının büyük kısmı zekâtla karşılanmış oluyor. Dolayısıyla zekât başlı başına devletin bir sosyal güvenlik, bir maliye kurumudur. Zekâtın fakir ve miskinler ayağıyla bir taraftan ekonomik kalkınma amaçlanıyorsa, zekât memurları ayağıyla bürokratik düzen, kalpleri İslam’a ısındırılması hedeflenen kişilerle siyasî destek, sözleşmeli kölelerin azadıyla hukukî eşitlik, Allah yolunda gazi ve mücahitlerin desteklenmesiyle askerî gelişim sağlanmış oluyor. Zengin de olsalar borçlu ve yolda kalmış kimselere zekât verilmesi ise, İslam devletinin kredi kurumu açığını kapatıyor. Bugün kapitalist bankaların yapamadığı karz-ı hasen, yani darda kalmışa Allah için, ucu açık finansal destek, zekâtla mükemmel bir işleyişe kavuşur.

Zekâtı sadece zenginin fakire verdiği ekonomik destek şeklinde dar bir çerçevede değil de, İslam devletinin siyasî, hukukî, bürokratik, askerî ve finansal her tür kalkınma projesi olarak anlarsak, İslam’ın bize kazandırmaya çalıştığı geniş yönetim ufkuna, stratejik liderlik becerisine kavuşmuş oluruz. Aslında ikinci sorunun cevabında öne çıkardığımız paylaşım ahlakını İslam zekâtla en güzel şekliyle hayata geçirir. Çünkü zekât yoluyla sekiz sınıftan her birine aktarılan devlet fonunun birçok açıdan geri dönüşümü vardır. Zekât memurlarına ayrılan fon, devlet hizmetlerinde sadakat olarak geri döner. Bugün kapitalist bürokrasilerdeki rüşvet ve adam kayırmanın devlete yol açtığı hasarı bir düşünün! Yine zekâtla desteklenen gazi ve mücahitler, savaşlarda elde ettikleri ganimetlerle geri dönerler ki ganimet ve yine ordunun ön ayak olduğu cizye, devletinin zekât dışındaki iki büyük geliridir. İslam devleti böylelikle bütün devlet giderlerini kapatmış olur. Tek başına kalpleri İslam’a ısındırılmak istenenlere zekâttan fon ayrılması bile İslam’ın muhteşem stratejik hamlesini yansıtmaya yeterlidir.

Orijinal ifadesiyle müellefe-i kulûp, beraberindeki güçlerle İslam’a girmesi umulanlar, zayıf olan İslamî konumları güçlendirilmek istenenler ve Müslümanlardan şerleri bertaraf edilmesi amaçlananlar şeklinde üç alt sınıfı kapsar. Şu ileri görüşlülüğe bakar mısınız; zekâtın ucu nasıl zengin bir maslahat ufkuna açılıyor! Safvan bin Umeyye’nin dediğine kulak verelim: “Allah Rasülü benim için ilk başta insanların en sevimsizi idi. Bana o kadar (zekât malından) verdi ki sonunda benim için insanların en sevimlisi haline geldi.” (Camiu’l-Beyan, İbn Cerir) Hazreti Ömer’in bu sınıfı zekât fonundan kaldırdığı yönündeki güçlü kanaat, bir dönemle alakalı devlet başkanının inisiyatifine bağlı durumdur. Yoksa İmam Zührî’nin de belirttiği üzere, Kuran ve Sünnet’te bu kısmın hükmünü kaldıran bir şey yoktur. Bir dönem kendisine ihtiyaç duyulmaması (tıpkı köle azadı gibi) hükmün büsbütün kaldırıldığın göstermez. İhtiyaç halinde tekrar devlet başkanı belli kesimlere inisiyatifini kullanır. (el-Muğni, İbn Kudâme) Cevabı daha fazla uzatmamak için bu kadarıyla yetinelim.


   Şununla kapatalım: Parası olanın zekât vermekle işi biter mi? Varsa diğer hangi işler kendisini bekler?  


Az önceki cevabın uzunluğunu dengelemek adına burayı kısa tutalım. Hem sanıyorum, göstermeye çalıştığımız geniş zekât ufkunda ve genel olarak sadakanın her tür iyilik ve paylaşım duygusunu kapsadığı gerçeğinde bu soru da yanıtını bulmuş oluyor. Parası olanın zekât vermekle işi biter mi, dediğinizde zekâtın da için de yer aldığı bir üst sadaka çatısına geçmiş oluruz. Zekâtını ödeyen sadakayla sorumludur artık. Ki Allah Rasülü’nün beyanıyla “her iyilik sadakadır.” (Buhari ve Müslim) Sadakanın geniş sınırları için ikinci cevapta naklettiğimiz hadisler herhalde sadra şifa olacaktır.



137 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Tarihsel Süreçte İtikadî Mezhepler ve Eş’arî-Maturîdî Karşılaştırması - 25/02/2019
İslam tarihinde inanç akımlarının doğuşu ve akıl-vahiy arasındaki denge arayışı
Beş Soruda Güzel Ahlak - 16/01/2019
Güzel ahlakın İslam alimlerince tarifinden toplumsal ilerleme ahlakına birçok konu bu söyleşide
Beş Soruda Namaz - 14/01/2019
Namazın dinin direği oluşundan bugün için toplumu birleştirici gücüne çeşitli sorularla kapak söyleşisi...
Beş Soruda Salih Amel - 14/01/2019
Salih amel ile normal bir işin farkı nedir? Kafirlerin bütün yaptıkları boşa gitmiş midir? İhlaslı işle yararlı iş dengesi nasıl kurulacak?
Beş Soruda Peygamber Efendimiz - 11/01/2019
Peygamberimin Müslüman bilinci için öneminden günlük hayatta uymamız gereken örnekliğe uzanan dosya söyleşisi
Beş Soruda İman - 10/01/2019
İman-normal inanç farkından imanın bugün bizden ne beklediğine dair dosya söyleşisi
Beş Soruda İhlas - 10/01/2019
İhlasın gerçekte ne olduğundan samimiyet ve başarı ilişkisine dair dosya söyleşisi
Medeniyet Kurucu Metinler - 02/01/2019
Muhammed Yazıcı Hocanın Mecelle Hatimesi Programında yaptığı konuşmadan yazıya aktarılmıştır.
Siyer Literatürü Nasıl Oluştu? - 01/11/2018
Siyer ilminin kuruluşu ve tarihi gelişimi üzerine...
 Devamı