• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Emre GÜNDOĞDU
emregundogdu69@gmail.com
Rousseau ve Toplum Sözleşmesi
25/04/2018

İlim Dergisi 29. Sayı Nisan 2018 



   •   Toplum Sözleşmesi adlı kitap, büyük düşünür Jean- Jacques Rousseau’ya ait hacim olarak küçük fakat etki olarak devasa bir eserdir. Bu kitabı incelemeye geçmeden önce yazarı hakkında biraz bilgi edinmek, onun fikri alt yapısını nasıl oluşturduğunu öğrenmek son derece önemlidir.

   •   Rousseau, 1712 yılında Cenevre’de dünyaya gelmiş. Annesi doğum yaparken ölmüş. Basit bir saatçi olan babası işlediği bazı suçlardan dolayı tutuklanmamak için gizlice çıkıp gitmiş bu şehirden. Zengin akrabalarının yanında sürekli ezildiğini düşünen Rousseau, 16 yaşındayken Cenevre’yi bırakıp Fransa’ya gider. Hiç okula gitmemesine rağmen burada okumaya başlar. Özellikle müzikle ilgilenir. 30 yaşına geldiğinde Paris’e yerleşir. Burada, eğitim üzerine yaptığı çalışmalar ve devlet karşıtı görüşleriyle ön plana çıkan Denis Diderot ile tanışır. Okumaya, düşünmeye ve müzikle uğraşmaya hiç ara vermemiştir. 1752’de bestelediği ‘Köy Kâhini’ adlı operası onun ününü saraya taşımıştı fakat o saray hayatının rahatlığını yaşamak istemiyordu. Kendi başına hayatını sürdürmek, idame ettirmeye karar vermişti. Yaşı ilerledikçe kendi düşünce sistemi rayına oturmaktaydı. Artık o çağdaş uygarlığın insanı iyileştirmek yerine yozlaştırdığının farkına varmıştı. İşte bundan sonra Rousseau hayatına bir müzik adamı olarak değil düşünerek vardığı bu fikri her yerde haykırarak devam edecekti.

   •   Yıl 1762’ye geldiğinde Rousseau, ilk olarak Fransa’ya, daha sonra tüm dünyaya etki edecek siyaset düşüncesinin temellerini attı. Bu düşüncelerini Toplum Sözleşmesi adlı bir kitap yazarak topladı. Toplum Sözleşmesi kitabıyla monarşiye karşı halk iradesinin üstünlüğünü savunmasıyla 1789 yılında olacak Fransız İhtilali’nin önünü açtı.

   •   “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vuruludur.” Toplum sözleşmesi bu isyankâr satırlarla başlar. Geçen onca zamana rağmen okuyan herkesin kalbinde devrimci bir ruh uyandırır. Buna rağmen aynı kitapta Rousseau devletin genel iyiliğinde hareket etmeyenlerin ‘özgürleşmeye mecbur’ edilmesi gerektiğini savunarak dengeli bir politika izler. Şimdi Rousseau bu değerli eserinde neyi, nasıl anlamış ona bakalım.


Temel Kavramlar


A) Genel İrade:


   •   Genel irade bir bütün olarak devletin istediği ve kamu yararına olan her şeydir diyebiliriz. Bireylerin her zaman kendi menfaatini ön planda tutması muhtemeldir. Fakat tüm bireyler toplanıp kendi menfaatlerine bir şey isterseler ve bu istek devletin zararına bir şeyse ne olur? Bu soruya şöyle bir örnek verilebilir. Tüm halk toplansa ve vergi indirimi talep etse, bu durumda tüm bireylerin arzuları verginin azaltılmasıdır. O halde vergilerin düşürülmesi genel iradedir gibi bir sonuç çıkar. Oysa Rousseau’ya göre böyle değildir. Burada genel irade vergilerin azaltılmamasıdır.

   •   “Genel irade her zaman doğrudur ve kamusal yararlara yöneliktir. Ama bundan halkın kararlarının her zaman aynı doğrulukta olduğu çıkmaz. İnsan her zaman kendi iyiliğini ister ama bunun ne zaman olduğunu kestiremez. Herkesin iradesi ile genel irade arasında çoğu zaman ayrılık olur. Ama sadece genel iradede ortak yarar göz önüne alınır.” (Jean- Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, s.26)

   •   “Rousseau’nun felsefesi, kişisel çıkarları ve arzuları olan bireyler ile devletin bir parçası olan aynı bireyler arasında keskin bir ayrım yapar. Devletin bir parçası olma rolünde, genel iradeden ayrı düşmeye yer yoktur. Böyle bir şey kendi vicdanınızın aleyhine dönmeniz olurdu. Bir birey olarak sahip olduğunuz öz-çıkarcı arzular, daima genel iradenin daha yüksek amaçlarının hizmetinde olmalıdır.” (Nigel Warburton, Klasiklerle Felsefe, s. 209)


B)  Özgürlük:


   •   Rousseau’nun düşüncelerinin odak noktası ‘özgürlük’ kavramıdır. Ona göre özgür olmak yaşama amacıdır. “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur. Falan kimse kendini başkalarının efendisi sanır ama böyle sanması, onlardan daha da köle olmasına engel değildir. Bu değişme nasıl olmuş? Bilmiyorum. Bunu yasallaştıran nedir? İşte bu soruya karşılık verebilirim, sanıyorum.” (Jean- Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, s.4) Toplum Sözleşmesi kitabına bu sözlerle başlaması onun özgürlük kavramı üzerinde ne kadar duracağını yansıtıyor. Daha sonra yazar, insanın özgürlüğünü nasıl yitirdiğini tarihsel açıdan ele alır ve sonuçta getirdiği çözümü sunar. Rousseau doğal hukukun temeli olarak özgürlüğü kabullenir. Ona göre insan ancak toplum içinde özgür olabilir. Özgür halk itaat eden fakat köle olmayan halktır. Şef vardır ama efendi yoktur. Sadece yasalara uyar.

   •   “Özgürlüğünden vazgeçmek, insan olma niteliğinde, insan olma haklarından, hatta ödevlerinden vazgeçmek demektir. Her şeyden vazgeçen insanın hiçbir zararını karşılama olanağı yoktur. Böyle bir vazgeçme insanın yaratılışıyla uzlaşmaz. İnsanın isteminden her türlü özgürlüğü almak, davranışlarından her çeşit ahlak düşüncesini kaldırmak demektir.” (Jean- Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, s.9)

   •   Rousseau, bir insanın başka bir insana köle olmasının sebebini anlar fakat asıl kafasını yorduğu fakat anlayamadığı şey, toplumun bir krala köle olmasıdır. Bu konuyu şu satırlarla anlatıyor. “Grotius diyor ki: ‘bir insan özgürlüğünden vazgeçip bir efendinin kölesi olabiliyor da, neden bir ulus kendi özgürlüğünü aktarıp bir kralın buyruğuna girmesin.’ Burada açıklanması gereken ikircil anlamlı sözler var. Ama biz aktarma sözü üstünde duralım. Aktarmak, vermek ya da satmak demektir. İmdi, bir başkasının kölesi olan adam kendini vermiyor, çok çok geçimini sağlamak için satıyordur. Ama bir ulus neden satar kendini? Bir kral uyruklarının geçimini sağlamak şöyle dursun, kendi geçimini onlardan çıkarır asıl.” (Jean- Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, s.8)

   •   Yazar, ne pahasına olursa olsun fikirlerinin ardında durmuş. Yaşamına öyle işlemiş ki özgürlüğü, çilekeş bir yaşam sürmeyi göze almış. Bence onda var olan bu özgürlük hissi daha 16 yaşındayken anne ve babasız bir şekilde akrabalarının yanında mahbes bir yaşam sürmesiyle alakalı. Bu hayat öylesine etkilemiş ki onu, içinde yaşadığı fırtınalar yıllar sonra bu kitapla boşalmış gibi.


C) Doğal Yaşam:


   •   Aydınlanma filozofları genelde ilerlemeyi (teknoloji ve medeniyet olarak) yüceltirken Rousseau ‘doğaya dönüş’ fikrini savunmuştur. Aydınlanmacı filozoflar kötülüğün gelenek tarafından sürdürülen cehaletten kaynaklandığını ve çare olarak aydınlanma olduğunu savunmuşlardır. Bu gibi düşünürler akıl ve bilimin ilerlemesiyle insanın gelişeceğini ve insanın içindeki iyiliğin kademe kademe ortaya çıkacağını söylemişlerdir. Oysa Rousseau, kötülüğün medeniyetten kaynaklandığını düşünüyordu. Onun felsefe sahasında ilk boy gösterdiği ve Dijon Akademisinde ödüle layık görüldüğü eserde şöyle diyordu: ‘Medeniyet, suni ve yoz bir yaşama yol açmıştır.’ Rousseau’nun doğal yaşamdan ne kastettiğini Skırberkk ve Nıls Gılje şöyle açıklıyor: “Rousseau, bununla kabaca ilkel yaşama olan bir arzuyu dile getirmiş olması pek mümkün gözükmüyor. Rousseau, insanın toplumun bir parçası olduğu üstüne çok güçlü bir vurgu yapmıştır. Onun işaret ettiği nokta ‘toplum içinde doğal ve erdemli bir yaşam sürmek’ anlamında bir doğaya dönüştür. Böylece Rousseau’nun bu tezi hem aşırı rafine bir çöküşü hem de medenileşmemiş ilkelliği reddetmiştir.” (Antik Yunan’dan Modern Döneme Felsefe Tarihi, G. Skırberkk & N. Gılje, Kesit Yay., s.328)


D) Demokrasi:


   •   Rousseau, demokrasiyle doğrudan demokrasiyi, yani her yurttaşın her konuda oy verme hakkına sahip olduğu sistemi kasteder. Bunun mümkün olmayacağını Rousseau da bilir. Bu nedenle demokrasiyi kendi anlayışının dışındaki şekli ile asla tasvip etmez. Kendi anladığı şekilde de yürürlükte olmasının nerede ise imkânsız olduğunu bilir.

   •   “Demokrasi sözcüğünü tam anlamında alırsak, diyebiliriz ki, gerçek demokrasi hiçbir zaman var olmamıştır ve olmayacaktır. Çoğunluğun yönetmesi ve azınlığın yönetilmesi doğal düzene aykırıdır. Kamu işleriyle uğraşmak için halkın ara vermeden toplanması düşünülemez ve bu iş için yönetim biçimi değişmeden komisyonlar kurulamayacağı kolayca anlaşılır.” (Jean- Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, s.63)

   •   Daha sonra Rousseau gerçek demokrasinin var olması için bazı şartlar söyler. Öncelikle devlet küçük olacak ki halk rahatça toplanabilsin. Daha sonra işlerin üst üste yığılıp derin tartışmalara yol açmasını önleyecek kadar törelerin olması gerekir. Ve en önemlisi olarak şu cümleleri söyler. “Bir de halk arasında sınıfsal ayrılık olmayacak. Yoksa haklarda ve yetkilerde eşitlik sağlanamaz. Lüks az olacak hatta hiç olmayacak, çünkü lüks ya zenginlikten doğar ya zenginliği zorunlu kılar. Lüks, zenginin de yoksulun da ahlakını bozar; birinciyi mal mülk, ikinciyi açgözlülük yüzünden. Lüks yurdu gevşekliğe ve yoksulluğa sürükler, devletin elinden bütün yurttaşlarını alır; onları birbirine, hepsini de kamuoyuna köle eder.” (Jean- Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, s.64)

   •   Rousseau böylesi bir sistemin gerçekleşmeyeceğini düşünür ve böyle bir düzeni ancak tanrıların yapabileceğini söyler. “Bir tanrı ulusu olsaydı, demokrasi ile yönetilirdi. Böylesi olgun bir yönetim insanların harcı değil.”


E) Yasa:


   •   “Yasa, yurttaşları bir bütün, davranışları da bir soyut olarak göz önüne alır; yoksa özel bir kişiyi ya da özel bir davranışı dikkate almaz. Böylece, yasa bir takım ayrıcalıklar kabul edebilir ama adlarını belirterek kimseye ayrıcalık tanıyamaz. Yasa yurttaşları sınıflara ayırabilir, hatta bu sınıflara girme hakkı olarak birtakım özellikler de gösterebilir ama şu ya da bu kimseyi, isim söyleyerek bu sınıflara sokamaz. Kısaca kişisel bir konuyla ilgili her türlü görev, yasama yetkisi dışında kalır.

   •   Bu düşünceden düpedüz görülüyor ki; yasa yapmak kimin işidir diye sormanın yeri yoktur, çünkü yasalar genel istemin işlemleridir sadece. Hükümdar yasalara bağlı mıdır diye sormak da yersizdir, çünkü hükümdar da devletin bir üyesidir. Yine, nasıl olur da insan hem özgür hem yasaya bağlı kalır, diye sormak gereksizdir, çünkü yasalar istemlerimizi saptayan bir belgedir sadece.”  (Jean- Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, s.35)


F) Mülkiyet:


   •   Doğal yaşamın var olduğu dönemde doğanın nimetleri bütün insanlara yettiğinden dolayı bu dönemde insanlar arasında mülkiyet kavramı yoktu. Ne zaman bir kesim insan tarafından belirli bir toprak alanı çitle çevrilerek ‘burası benim’ iddiasında bulunuldu, işte o vakit mülkiyet olgusunun temeli atıldı. Bu süreç aynı zamanda günümüzde var olan sınıfsal farklılığın temelini oluşturur.

   •   “En güçlüler ya da en zavallılar kendi güçlerini ya da kendi gereksinimlerini başkalarının malı üzerinde bir tür hak, kendilerine göre mülkiyet hakkıyla eşdeğerde bir hak haline getirdikleri için, bozulan eşitliği korkunç bir kargaşa izledi. Böylece zenginlerin gaspçılığı ve yoksulların haydutluğu, doğal merhameti ve adaletin henüz zayıf olan sesini boğarak, insanları doyumsuz, cimri ve bencil biri haline getirdi.” (Jean- Jacques Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, s. 135)


Öz:


   •   Rousseau, Rönesans’tan sonra hızla gelişmeye başlayan ve sanayinin artmasıyla gelişmesi hız kazanan Avrupa’yı çok ağır bir şekilde eleştirmiş. Bu eleştirileri büyük oranda reddedilse de onun fikirlerini savunan büyük bir kitlenin olduğu açıktır. Zira kısa bir süre sonra Romantizm akımını 1 ve Fransız devrimini ortaya çıkaranlar, baş kitap olarak Toplum Sözleşmesi’ni kullanacaklardır. Rousseau’nun felsefesi, duyguyu, insanın yaratılışının temel gayesi olarak ileri sürmüş ve ‘Aydınlanma’ olarak adlandırılan, aklın ön plana çıktığı bir dönemi çok derinden sarsmıştır. Son olarak Rousseau’yu çağının koşullarını ve hayatının evrelerini göz önüne almadan incelememek gerektiği önemlidir.


1. Romantizm Akımı: 1800’lü yıllarda Avrupa’da ortaya çıkmıştır. Edebiyat, sanat, müzik dallarını etkileyen entelektüel bir akımdır. Duyguyu ön plana çıkaran bu akım orta çağ toplumuna özlemle bakmıştır.



525 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

İHH Suriye Sorumlusu Erhan Yemelek ile Konuştuk - 30/04/2019
Bu sayımızda genel olarak Suriye’den ve orada yaptıkları hizmetlerden bilgi almak adına İHH Yönetim Kurulu Üyesi ve Suriye Sorumlusu Erhan Yemelek ile kısa söyleşi gerçekleştirdik.
Adem Özköse ile Suriyeli Muhacir Alimler Üzerine - 30/04/2019
Yazdığı kitaplarla yıllarını ümmet coğrafyasının bilinçlenmesine ve ülkemizde tanınmasına adayan gazeteci Adem Özköse ile dosya konumuz üzerine söyleştik.
Seçme Tefsir Kitaplığı - 02/01/2019
Seri olarak kaleme alınacak ilim kitaplığına tefsir ilmiyle başlıyoruz. Bu başlık altında tefsir yazımının farklı türlerinde öne çıkan beş kitabı ele alacağız.
Süje- Üstobje Bağlamında Şirk Psikolojisi - 01/11/2018
Psikolojik tahliller ışığında putperest karakteristiği...
İslam Tarihinde İktisadi Kurumlar - 05/06/2018
Müslümanların tarih boyu geliştirdiği iktisadı kuruluşlar
Sosyal Medyanın Hiç mi Faydası Yok? - 28/02/2018
Emre Gündoğdu, belki derginin tek optimist tavrını sergileyerek sosyal medyanın olumlu yanlarına, hayatımıza sağladığı katkılara dikkat çekiyor.
Kur’an’ın Anlaşılmasında Arap Kültürünün Önemi - 14/02/2018
İnsanlık tarihinde kendilerini kabul ettirmiş, asırlar geçmesine rağmen kendilerinden bahsedilen, isimleri anılan kişileri daha iyi anlamak için, onların yetiştikleri ortamı, toplum yapısını iyi tanımak gerekir.