• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Muhammed YAZICI
eminkatip@hotmail.com
Yönetim Bilinci Üzerine Söyleşi
19/04/2018
İlim Dergisi 29. Sayı Nisan 2018 
Yönetim Bilinci Üzerine Muhammed Yazıcı Hoca ile Söyleşi
Sorular ve Düzenleme: Adem Özçelik


Kilit sözcükle başlayalım. İslam'da yönetim tartışmaları genelde Kur'an'daki halife kelimesine dayandırılır. Nedir kullanıldığı ayetlerde hilafet ve halife kelimesinin muhtevası?


  *   Halife, arka anlamındaki “half” sözcüğünün türevidir. Sıfat-ı müşebbehe kalıbında. Arkasından gelen, kullanıldığı tamlamaya izafetle yerine geçen anlamları taşır. Selef kelimesinin zıt anlamdaşıdır. Halef-selef birlikte de kullanılır. Selef öncesi, halef sonrası anlamında. Türkçedeki kalfa kelimesi de halife kelimesinden bozmadır. 

   *   Dini ilkelerin icra edildiği bir yönetim biçimi anlamında hilafet ve devlet başkanı, yönetici lider anlamında halife, bir kelime ya da kavram olarak Kuran-ı Kerim’de geçmez. Fakat insanın yeryüzünde halife olmasını ifade eden ayeti kerimeler vardır. Özellikle Bakara suresindeki  "hani Rabbin meleklere yeryüzünde bir halife yaratacağım, dediği vakit, melekler; biz seni hamd ile tesbih ederken orada fesat çıkaracak, kan dökecek bir kimse mi yaratacaksın? dediler. Allah; ben sizin bilmediğinizi bilirim, buyurdu.” ayeti kerimesinde geçen halife kelimesi birçok anlamda tefsir edilmiştir. Aşağı yukarı aynı anlamlara yakın olan Enam 6/165, Yunus 10/73, Neml 27/62 gibi ayetlerde söz konusu kelime, İslam’da yönetim biçimi ve yöneticinin isimlendirmesi gibi bir dizi siyasi tartışmaların medarı olmuştur.

  *   Bu ayeti kerimedeki halifenin Allah’ın yeryüzündeki halifesi mi yoksa insandan önce yaratılmış cinlerin yerine geçen anlamında mı kullanıldığı ulema arasında tartışılmıştır. Bazı müfessirler (İbni Abbas’ın bu görüşte olduğu rivayet edilir.) bu ayette insandan önce yeryüzüne hâkim olmuş ve yeryüzünü ifsat edip kana bulamış olan cinlerden sonra geldiği için insana halife dendiğini söylemişler. Bugünkü antropolojik tesbitler de insandan önce yeryüzünde bir ara form niteliğinde insana yakın canlıların yaşadığını söyler. İlk olarak "ergaster" denilen bir canlının olduğunu, daha sonra yerini "erectus" denilen bir varlığa, ardından bugünkü homo sapiens olarak adlandırılan insana en yakın varlık olarak  “neandertallere” yerini bıraktığı ve en sonunda insan denilen canlının yeryüzüne hakim olduğunu söyler. Arkeolojik kazılar da bu görüşü teyit eder niteliktedir. Fakat birinin yerini diğerinin aldığı düz bir soy çizgisi şeklinde değil de aynı anda birden fazla insan şeklinin var olduğu ve zaman içinde sadece insanın yeryüzünde kaldığı ve yeryüzüne hakim olduğu şeklindeki bilimsel görüşler de mevcuttur. 

   *   Bir kısım ulema ise insanın, Allah’ın esma ve sıfatlarına mazhar olması ve yeryüzüne hükmetmesinden dolayı kendisine halife dendiği görüşünü ileri sürmüşlerdir.

  *   Ayrıca ilahi sıfatlarla donatılması onun yazılımının Allah’a boyun eğmeye uygun bir formatta yaratıldığını gösterdiği gibi aynı kavramın negatif tarafı, yani muhalif olma durumunu da insanın içinde mündemiç olduğunu gösterir. Sonuçta insan Allah’ın halifesi olduğu gibi muhalifi de olur ki bu da bir hilafet şeklidir.

  *   Buraya kadar anlatılan yerine geçme, sonradan gelme, öncekilerin yerini alma anlamında birçok yerde zikredilen halife (çoğulu hulefâ, halâif) ve türevleri hiçbir açıdan ne yönetici anlamındaki halifeye ne de bir siyasi sistem anlamındaki hilafetin meşruiyetine delil oluşturacak mahiyette değildir. Bu ayetlerle söz konusu anlama istidlal etmek mümkün değilse de lugavi olarak veya işareten istişhat etmek mümkündür.

   *   Ayrıca hilafetle muhalefetin etimolojik olarak aynı kökten türetilmiş olması da manidardır. Hilafetin sadece iktidarı ifade eden bir yönetim biçimini değil, muhalefet yönetiminin de kurumsal olarak hilafetle yürütülebileceğini ifade eder. Yani hilafet muhalefette de aktif olması gereken bir kurumdur. Nitekim İslam tarihinin belli dönemlerinde Müslümanların ellerindeki gücü kaybedip muhalif duruma düştükleri zaman dilimleri olmuştur, fakat hilafet makamı aynı etkinlikle çalışmaya devam etmiştir.


Bir diğer kilit sözcüğe geçelim: Ülülemr. Allah'a ve Rasülüne itaatin yanında bazı ayetlerde ülülemre itaatin de zikredilmesi birçok görüş ayrılığına zemin hazırlamış. Kısaca nedir ülülemre itaatin boyutları?


  *   Ülülemr, emir sahipleri, emir verme yetkisini elinde bulunduran kişiler anlamına gelir. Ayeti kerimelerde geçen ülülemrden kimlerin kast edildiğini net bir şekilde ortaya koyan açıklayıcı bir hadisi şerif yoksa da ayetlerin nuzül sebepleri ile ilgili rivayetler kimler olduğuna işaret eder mahiyettedir.

   *   Ülülemr Kuran’da iki ayeti kerimede zikredilir. Birinde sizin de söylediğiniz gibi Allah ve Resulüne itaatle birlikte ülülemre itaat edilmesi emredilir (Nisa 59). Diğerinde ise önemli bir hadise ya da haber duyduklarında meseleyi yaymadan önce Peygambere ya da onun görevlendirdiği ülülemre götürmeleri ve onların istinbat ettikleri hükümlere göre hareket etmeleri gerektiğini ifade eder (Nisa 83).

   *   Bu ikinci ayeti kerimenin inişine sebep olan hadise, buradan kastedilen kişilerin kimler olduğu hususunda bize ipucu verebilir. Uhut Savaşı’ndan sonra Ebu Sufyan’ın büyük bir orduyla Medine’ye doğru yürüdüğüne dair haberlerin münafıklar tarafından yaygara koparılarak zikredilmesinin ardından bazı Müslümanlar, buradaki sinsi planı kestiremediğinden dolayı farkında olmadan bu söylentiyi her ortamda dillendirerek Müslüman topluluğun tamamı üzerinde bir korku ve panik havası oluşmasına katkıda bulunmuşlardır. Bu durumda ayeti kerime, en azından Peygambere ulaşamıyorsanız dahi onun yakınındaki kişilere bu meseleyi intikal ettirip buradaki gizli hedefi tesbit ettirebilir ve ona göre hareket edebilirdiniz, diyor. Buradan anlıyoruz ki emir sahiplerinden Peygamberin en yakınında bulunun ve sürekli istişare ettiği sahabeler kast ediliyor. Ayrıca ülü şeklinde çoğul olarak ifade edilmiş olması, yani emir sahibi değil de emir sahipleri denilmesi, bir otorite tarafından kendilerine hükmetme yetkisi verilmiş olduğuna işaret eder.

   *   Birinci ayeti kerimenin iniş sebebi ve nüzul ortamı dikkate alındığında, burada kast edilen kişilerin Hz. Peygamberin zaman zaman gönderdiği seriyyelerin başlarına görevlendirdiği komutanlar kast edildiği açıktır. Ayetin Hz. Peygamberin bizzat katılmayıp yerine birini tayin ettiği seriyye komutanlarıyla alakalı indiğini söyleyen sahih rivayetler de bunu teyit eder. Birinci ayeti kerimede ülülemr kelimesinin, itaat emri tekrarlanmadan bir önceki cümleye atıfla ifade edilmiş olması da hem kast edilen kişilerin Resulullah’ın görevlendirdiği kişiler olmasını hem de ancak onun emirlerine uygun olduğu takdirde geçerli olabileceğini ifade eder. Ayrıca ayeti kerimenin devamında bir anlaşmazlığa düşülmesi durumunda konunun Allah ve Resulüne götürülmesi gerektiği emredilirken ülülemrin zikredilmemiş olması, ülülemrin otoritesinin Peygambere bağlı olduğunu gösterdiği gibi bu kimselerin bizzat onun tarafından görevlendirilmiş kişiler olduğunu açıkça ortaya koyar.

   *   Fakat tarih içerisinde ayetlerin iniş sebepleri ve bağlamları dikkate alınmaksızın buradaki ülülemrden devlet başkanlarının kast edildiği, Allah ve Resulünün getirdiği hükümlere muhalif olmadıkları takdirde bütün emir ve yasaklama yetkilerine sahip oldukları söylenmiştir.  Yöneticilere itaati emreden hadisi şerifler de yine bu bağlamda delil olarak zikredilmiştir.

  *   Bir kısım ulemaya göre ise ülülemrden kastedilen zümre umera değil, ulemadır. Buna göre ayette ülülemr ile ehlül hal velakd, yani içtihat sahibi, Kuran ve sünnetten hüküm istinbat etme yetisine sahip fukaha kast edilmiştir. Çünkü Allah ve Resulünün emir ve yasaklarını, yani şeri şerifin maksadını ancak onlar bilir. Ulemadan bazıları ise (Fahrurrazi bunlardandır) ülülemrin ulema olduğunu, fakat bunun tek bir alim ya da fakih değil, bütün ulemanın icması olduğunu söylemiştir. Ülülemrden hem ulema hem de umeranın kast edildiğini söyleyenler de olmuştur. Genel olarak iktidarı meşru olan her türlü yönetimin bütün katmanlarındaki idarecileri kapsadığı da söylenmiştir. Sonuç olarak ayetlerde kast edilen ülülemrden Peygamberin bizzat görevlendirdiği kişilerin kast edildiği çok açıktır.


Şöyle bir problem söz konusu: Bir tarafta İslam'ın günahta itaat yoktur veya Kuran ve sünnete uyduğu sürece başınızdakini dinleyin prensibi, diğer tarafta geçmişte ahlaki ve siyasi yönden liyakatsiz birçok yöneticiyle teşrik-i mesai etmiş alimler, veliler... Üstelik ortada fitne uyandırma gibi ucu açık bir tehlike tehdidi mevcut. Siz aradaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?


   *   En kötü düzen kaostan iyidir denir. Tarih sayfaları bu kaidenin ehemmiyetini gösteren ibret tablolarıyla doludur. Evet, ulema iktidara geliş biçimi meşru olmasa bile tarihi tecrübe ve olguyu dikkate alarak otoriteye itaati benimsemiştir. Bundan dolayı statükocu olmakla da suçlanmıştır. Fakat İslam tarihinde Kerbela Hadisesi gibi birçok acı tecrübenin yaşanmış olması ulemayı böyle bir tavır almaya zorlamıştır. Bunlardan en ibretlik olanlarından biri de Harre Vakıası’dır. Çoğunluğu sahabe çocukları olan Medine halkı merkezi yönetime itaat etmediklerini ilan edince yaklaşık bin kişilik bir Emevi ordusu Yezid’in emriyle Peygamber şehrini işgal ederek taş üstünde taş bırakmadı. Üç gün boyunca şehrin mübah kılındığı ilan edildi. Şehrin nüfusunun yarısına yakını katledildi. Evler yağmalandı. Birçoğu sahabe çocuğu olan kadınlara tecavüz edildi. Hatta bu tecavüzden doğan çocuklar evladülharre diye isimlendirilmişitir. Aynı şekilde Mekke’deki Abdullah b. Zübeyr hareketi Kâbe’nin mancınıkla vurulmasına sebep olmuştur.

  *   İslam tarihi kitapları bu ve benzeri onlarca acı hadiseyi zikreder. Bu olaylar ulemayı ehven-i şerri tercih etmeye itmiştir. Tabii bu zulme ilelebet boyun eğilmesi gerektiği anlamına gelmez. Birincisi zulüm olduğuna inandığınız sistemin bütün ayrıntılarıyla ortaya konulmuş alternatifini oluşturmanız ve buna toplumu ikna etmeniz gerek. İkincisi bu dönüşümün mevcut durumdan çok daha büyük acılara sebep olacak anarşinin doğmasına sebep olmadan gerçekleşmesini garanti etmeniz gerekir. Aksi takdirde böyle bir başkaldırıya kalkışmak zulüm düzenini aratacak anarşinin doğmasına sebep olabilir. Kuran “fitne katilden daha beterdir” (Bakara, 191) der. Peygamberimiz ve ilk Müslümanlar Mekke’de 13 yıl boyunca muhalefette olmalarına ve tarihin ender görülecek işkencelerine maruz kalmalarına rağmen sulhu sükûnu bozacak, kaosa meydan verecek en ufak bir tavır ve girişim içinde olmamıştır. Devrim kaos, kaos anarşi, anarşi zulüm doğurur.

  *   Toplumsal dönüşümler devrimle değil, evrimle gerçekleşmeli. Çok ince bir planla ve belli bir zamana yayarak gün yüzüne çıkmalı. Yakın zamandan beri yanı başımızdaki Suriye’de olanlar tarihten ders çıkarmadığımızı ya da tarihimizden haberdar olmadığımızı gösteriyor. Suriye’de başta Ramazan el-Buti olmak üzere bir kısım ulema bu gerekçelere dayanarak rejim karşıtı gösterilere destek vermediğinde, onları yerden yere vuran, hatta küfürle itham edenler bugün çok büyük pişmanlıkla acı çekiyorlar. Fakat toplumsal hadiselere sebep olacak bir kararın geri dönüşü olmayacağından dolayı pişmanlığı da fayda vermez. Ayrıca soruda geçen Kuran ve sünnete uyduğu sürece itaat edilmesi gerektiğini söyleyen bir prensipten bahsettiğiniz. Peki, nedir bunun ölçüsü?

   *   Burada asıl sorun şu; yönetime gelişin meşru yolu nedir? Kuran ve sünnete uyan yönetim tam olarak ne anlama geliyor? Tarih boyu Kuran’a ve sünnete mugayir olduğunu söyleyen bir iktidar hiç olmuş mudur? Bunu ölçecek kıstaslar nelerdir? Bir tarafta bir yönetimin gayri meşru olduğunu söyleyen ulema olduğu gibi diğer yanda Kuran ve sünnete uygun olduğunu iddia etmiş alimler de olmuştur. Bir kısım ulema tarafından Müslümanları katletmekle suçlanan iktidarı başka bir grup alim itaat edilmesi gereken meşru bir yönetim olarak kabul etmiştir. Meşru yönetime başkaldıran kimseleri ellerinin ve ayaklarının çapraz kesilip ibret olsun diye tüm toplum önünde teşhir ederek cezalandırmanın bizzat Kuran’ın bir hükmü olduğunu söylemişlerdir. Aynı olay bir alim tarafından bir yönetime isyan etme gerekçesi sayılırken diğer bir alim tarafından itaat sebebi olarak gösterilmiştir.


İzninizle diğer bir netameli konuya geçelim. Batı siyasi düşüncesiyle temasımız arttıkça, İslam ve demokrasi, İslami şura ve parlamentarizm gibi tartışmalar yaşanmaya başladı. Birçok din ve kültürden tebaanın bulunduğu günümüz devlet yapılarında dinin konumu nedir sizce? Ya da şöyle sorayım: Hüküm Allah'ındır sözünün çerçevesi nedir hocam?


   *   Devlet vücut, din kalptir. Kalp vücudu çalıştırır, vücut kalbi korur. Devletin dini adalettir. Adaleti tesis edecek yönetimin nasıl olması gerektiği asırlardan beri tartışılmış bir konu. Üzerinde ittifak edilen İslami bir yönetim biçiminden bahsetmek mümkün değil. Demokrasi bin yıllar sonra insanoğlunun ideal yönetim şekli olarak kabul ettiği bir sistem. Fakat demokrasi de yüzlerce kusurla malül. Yarın bir gün demokrasinin nefretle anılmayacağının hiçbir garantisi yok. Rousseau’nun dediği gibi, gerçek demokrasi hiçbir zaman var olmamıştır, olmayacaktır. Hiçbir yönetim demokrasi ya da halk yönetimi kadar iç savaş ve karışıklıklara elverişli değildir.

  *   Bir yazarın tesbitiyle devlet asla olmuş bitmiş, donmuş bir yapının değil, aksine oluşan, gelişen, değişen bir yapının adıdır. Yani devlet olan değil daima olması gerekendir. Bu yüzden varlığın temelinde öznel inançlar bulunsa da işleyişinin temelinde sadece evrensel akıl yer almalıdır. Evrensel akıl ise sürekli değişen bir şey. O zaman mutlak ve nihai bir sistemden bahsetmek akıl dışıdır.

  *   Bir kere demokrasi çoğunluğun yönetimde belirleyici olması üzerine dayalı ve bunun oranı da yarıdan, %50’den bir fazlası olarak kabul edilir. Fakat bu baştan çelişkili bir durum. Önce salt çoğunluğun yöneticiyi seçmesinin de bir seçime sunulması gerek. Yani önce yüzde kaçlık bir kitlenin yönetici seçeceği seçmene götürülmeli. Peki, bu durumda hangi oranda bir çoğunluğun yöneticiyi seçeceğini hangi orana göre belirlemiş olacağız? Bunun tesbiti de bir seçim gerektirecek. Bu durum sonsuza kadar sürer. O zaman işin halka sormadan bazı ön kabullere dayanması gerekecek ki bu da demokrasinin en başından teokrasiye dayanması demektir.

   *   Evet, hüküm Allah’ındır. Peki, Allah’ın hükmü nedir? Adalettir. Yine de adalet aynı hakikatin sadece bir yüzüdür. Tevhit olmadan ahlak, ahlak olmadan adalet olmaz. Tevhit insanın Allah ile ilişkisini, ahlak insanın kendisiyle, adalet de diğer insanlarla ilişkisini düzenler. Ahlaklı olmayan birinden adalet beklenemez. Çünkü ahlak insanın içine yönelik adaleti, adalet dışına yönelik ahlakı temsil eder. Bunlar aynı şeyin üç farklı yüzüdür. Ahlakı tamamlanmamış insanların yöneteceği bir düzenin ne olduğunun önemi yok. Düzenin ne olduğundan ziyade kimler tarafından idare edildiği önemlidir. En ideal düzende bile insanoğlu zulüm üretecek bir boşluk bulur. İnsanın olduğu bir yerde mükemmel bir sistemden bahsetmek çok zor.


Söz buraya gelmişken biraz daha derinleşelim. Kuşkusuz adalet kavramı, yönetimin temel sütunlarından biri; lakin maslahat gibi diğer bir sütun da var. Bir yönetici hem adaleti tenfiz hem de idare-i maslahat nasıl edebilir?


   *   Bu soru oksimoron bir cümle barındırıyor. İdare-i maslahat zaten ancak adaletle mümkündür. Fakat ideal olanla reel olanın çatışması durumunda nasıl bir tavır alınması gerektiğini sorduğunuzu varsayarak cevap vermek gerekirse, evet her alanda bir realizm rüzgarı esiyor. Bu selin yıkıp götürdüğü tek sütun adalet değil maalesef. Bir Makyavelizm çağı yaşıyoruz. Savaşların bir isimle anılması, hatta barış diye adlandırılması modern döneme ait olsa gerektir. Kaptan James Cook Tanzanya sahillerine ayak bastığında yerlilere “size barış getirdim” sözüyle sadece siyasi olarak değil, ahlaki olarak da modern çağın startını veriyordu.

  *   Dünya ülkeleri yılda 1.5 trilyon doları barış ve esenliğin tesisi için (!) silahlanmaya yatırıyor.  Dünyanın bütün ülkeleri tüm insanlığı bir hamlede yok edecek kitle imha silahlarını savunma adı altında üretiyor ya da satın alıyor. “Hayatın gerçekleri” bir ölüm mottosu bugün. Hiçbir zulüm zulme gerekçe olamaz. Nefretle nefretin önüne geçilemez. Yeryüzünün en meşhur zalimleri bir dönemin mazlumlarıydı. Merhametten mahremiyete bütün değerlerin kurban verildiği yer realizm. Nihayetinde adaletsiz güç zulüm, güçsüz adalet acziyettir. Fakat eğer ikisinden birini tercih etmek zorunda kalacaksak, zalim olmaktansa aciz olmayı tercih etmek gerekir.

  *   Toparlayacak olursak, adaleti sağlamayan bir maslahattan hiçbir yerde söz edilemez. Bu en başta sözcüğün sulh köküne, yani iyilik ve güvenlik vurgusuna terstir. Olsa olsa daha külli ve gizli bir adaletin tenfizi için cüzi ve zahir olanından sarf-ı nazar edilmiştir. Kısa zamanda buradaki umumi hayrı toplumun duyarlı kesimi fark ve takdir edecektir zaten. Bu da idarecide olması gereken ileri görüşlülük ve ferasetin tezahüründen başka bir şey değildir.  


Diğer bir konu: Yönetim ve siyaset dediğimizde otomatik olarak ihtilaf ve muhalefet aklımıza geliyor. İdeal bir yönetim çatısı altında hem itaat, yani toplu hareket hem de ihtilaf ve muhalefet kültürü, yani kişisel hakkaniyet nasıl uyumlu hale getirilebilir?


   *   Yönetici açısından bu soru(n)un çözümü bir ayeti kerimede ifade edilmiştir. Şöyle buyruluyor: “Onlar her söze kulak verir, fakat en doğrusuna uyarlar” (Zümer, 18). Peygamberimize münafıkların "o kulaktır" (Tevbe, 61) demelerinin sebebi de budur. Çünkü Resulullah kendisine yapılan itirazları da -iltifat ediyor gibi- dinliyordu. Kuran’daki istişareyi emreden ayetlerin Uhut Savaşı’ndan sonra indirilmiş olması çok önemlidir. Çünkü Uhut hezimetinin Peygamberin istişareye uygun davranmasından kaynaklandığı düşünülebilir. Her şeyden önce Peygamber böyle farz ederek istişareye eskisi gibi ehemiyyet vermeyebilirdi. Fakat ayeti kerime tam da böyle bir ortamda ona, kendisine yöneltilmiş her türlü teklife açık olmasını emrediyor.

  *   Demek ki yönetici muhalefete önyargıyla yaklaşmamalı, niyet okumamalı. Muhalefeti ihanet olarak görmemeli. Yanlış insanların isabetli görüşleri olabilir. Doğru insanların iyi niyetlerle yanlış yönlendirmeleri mümkündür. Tarih muhaliflerin itiraz ve ithamlarıyla değil, yakınlarının yönlendirmesiyle mağlup olmuş yöneticilerle doludur. Konuyu yönetilen açısından ele alırsak; muhalefet yapıcı olmalı, alternatif sunmalı. Ve ne olursa olsun, hiçbir muhalefet itaate engel olmamalı. Efendimize en fazla itiraz edenler münafıklar değil, en yakın sahabeleri olmuştur. Fakat Rasulullah’ın ısrarını gördüklerinde itaatten geri durmamışlardır.


Ve popüler siyaset… Politik anlayışımızda lider kültü önemli bir yer işgal ediyor. İnsanların bazı idareciyi yere göğe sığdıramazken diğer bazısını yerin dibine sokmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu, ideal bir kabulün göstergesi mi ya da daha derinde bir zaafın tezahürü mü?


  *   Bu durum insanların liderle özdeş hale gelmesinden kaynaklanır. Lider onun büyük ötekisidir. Lidere yöneltilen her ithamı kendisine yöneltilmiş gibi kabul eder. İnsanoğlunun kendi hatalarını kabul etmemesinin dışında hatasını kabul etmeyeceği ikinci bir kişi lideridir. Çünkü lider kendisidir aslında. Siyasi liderlerle ilişkinin sevgi kelimesiyle ifade edildiği başka bir coğrafya var mıdır bilmiyorum. Hatta falanca şahısla alakalı ne düşünüyorsun denmez, seviyor musun denir. Hâlbuki insanın liderle ilişkisi biat ilişkisidir. Biat bey' (alış veriş) kökünden gelir. Biat bir sözleşmedir, tek taraflı olmaz. Kendi iradenizi kendi isteğinizle, belli bir anlaşmayla karşı tarafa devredersiniz. Allah’tan başka hiçbir otoriteye mutlak itaat yoktur. Peygamber bile mutlak itaat talep etmemiştir. İtaat istediği hususları bizzat zikretmiştir.

  *   Bedir Savaşı’ndan önce Efendimiz şehirden çıkıp Kureyş’le Bedir’de savaşmayı istiyordu. İstişareler yapılırken Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi muhacir sahabelerin kendisine destek vermesinden ziyade ensardan açık ve net bir tavır bekledi. Çünkü ensar biatlaşırken Peygamberi koruyacaklarına dair söz vermişti, fakat Medine dışında savaşma durumu bu sözleşmede geçmemişti. Bundan dolayı Resulullah "ey insanlar, siz de görüş bildirin" diyerek ensarın destek vermesini bekledi. Sad b. Muaz ayağa kalkarak "zannedersem bizi kast ediyorsun ya Resulallah! Eğer sen şu denizi gösterip dalarsan, biz de seninle dalarız” deyince Resullullah’ın yüzünde memnuniyet belirdi. Peygamberimizin sahabesiyle bütün ilişkileri hep bir sözleşme üzerinden yürümüştür. Elinde büyüttüğü Hz. Ali’ye kızını verirken üzerine evlenmemesi sözü aldı. Bir süre sonra Hz. Ali’nin Fatıma’nın üzerine evleneceği söylentisi dolaştığını duyunca hutbe irad ederek Hz. Ali’yle yaptığı sözleşmeyi herkesin huzurunda hatırlattı. Kâinatta Efendimiz kadar sevilen bir insan yoktur. Fakat bu, arkadaşlarıyla ilişkisinin bir sözleşmeye dayalı olmasına engel teşkil etmiyordu.

  *   Gönül ilişkisinin bile bir sözleşmesi olmalı. Ebu Müslim el-Halvani bir gün Muaviye b. Ebu Süfyan’ın huzuruna girer. Halifenin yanındakilerine aldırmaksızın “esselamu aleyküm ey ecir” der. Bu tabir o gün köle veya düşük işlerde, ücret karşılığı çalışan alt sınıftan insanlara hitap şeklidir. Halifenin yanındakiler Ebu Müslim’i tartaklamaya kalkınca, Muaviye engel olur. “Bırakın, o ne dediğini iyi bilir” der. Ebu Müslim muhatabını aşağılamak için o sözlerle seslenmemişti. O bir devlet adamıyla tebaasının ilişkisinin sözleşmeye dayalı bir ecir ilişkisi olduğunu hatırlatmak istiyordu. Evet, sınırları belli, içeriği net bir anlaşmayla halk birini yönetim için seçer ve halkla yaptığı anlaşmaya uygun bir vaziyette yönetici görevini yerine getirir.

  *   O halde güven akla dayalı olursa aldanma olmaz. Bilgisizliğe dayalı olursa ihanet doğurur. Üzücü ki kitle kültürünün etkisiyle ve bir sürü psikolojisiyle ya seven ya da nefret eden bir topluluk var bugün. Halk kalbiyle düşünür. Bu yüzden ilim değil, irfan sahibidir denir. Kitleler genelde duyguyla karar verir. Ölçüp biçme ise elekten geçirme, tefekkür ve derin düşünce ister. Sade inanmanın konforunu herkes terk edemez. Akıl duygu selinin önüne çekilmiş bir settir. Selin oluşturduğu enerjiden elektrik üretir. Bununla birlikte önüne set çekilmemiş sel önüne gelen her şeyi tarumar eder. Duygularımız aklımızın kontrolünde olmalı. Tersi olursa birçok tehlikeye kapı aralamışız demektir.


Son olarak liyakati konuşalım istiyorum. Yöneticilik ehliyeti sadedinde birçok vasıftan söz edilir. Kişisel olarak siz bir idarecinin en önemli iki özelliğini ne olarak gösterirsiniz?


   *   Bir yönetici, biri olmadığında diğerinin de bir hükmü kalmayan iki vasfa sahip olmalıdır; emniyet ve ehliyet... Güvenilirlik ve yapabilirlik, yani güven ve liyakat… Bir liderin güveni sarsacak en ufak bir kusuru olmamalı, olamaz. Liderin tebaasından başka bir emeli ve gayesi de olmamalı. En yakınındaki insanlarda ufak bir şüphe uyandıracak tavır ve davranışı liderin kalabalıklar içinde yalnız olması anlamına gelir. Çünkü etrafındaki çalışma arkadaşları gölgelerden ibarettir. Akıl en büyük engeldir aynı zamanda. Akıllı insan akılı nisbetinde güven vermezse o aklın bir gün aleyhlerinde kullanılmasından emin olmayan tebaası yöneticisine daha da mesafeli olacaktır. Delilerin bulundukları yerde sevilmelerinin hikmeti budur. İnsanlar zihinsel engellileri severler, çünkü emindirler. Diğer insanlar gibi zarar verme potansiyeline sahip değillerdir.

  *   Ehliyet ise iki şeyden ibarettir: Yaratılıştan gelen yetenek ve tecrübe. Tecrübe yaşa değil, yaşamaya bağlıdır. Bugünkü bilimsel veriler insanın bir sanatta mahir olmasının aralıksız on bin saat o işle meşgul olmasına bağlı olduğunu söylüyor. Siyaset bir sanattır. Adı üstünde, seyisin atla ilişkisi hem derin bir hissi hem keskin bir zekâyı hem de uzun tecrübeyi gerektirir. Atla seyis arasındaki antagonizmanın idaresine siyaset denir.

  *   Elbette bu iki vasfın kamilen bir insanda bulunması zordur. Eğer biri diğerine tercih edilmek zorunda kalınırsa, hangisi tercih edilmeli? Elbette emniyet ehliyete tercih edilmelidir. Hz. Ömer askeri komuta açısından çok daha az yetenekli olmasına rağmen Ebu Ubeyde bin Cerrah’ı Halid b. Velid’in yerine tayin etmiştir. Burada açıkça emniyeti ehliyete tercih ettiğini görüyoruz. Başka bir münasebetle Hz. Ömer “yarabbi! Fâsık birinin becerikliliğinden, güvenilir bir adamın da acziyetinden sana sığınıyorum” demiştir.


Çok teşekkürler üstat. Uzun ve çarpıcı bir söyleşi oldu. Tüm soru ve sorunlarımıza böylesi cevaplar bulmak dileğiyle.


  *   Ben teşekkür ediyorum, estağfirullah.

 



508 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Nebevî Hicreti Yeniden Düşünmek - 08/07/2019
Bugüne kadar sadece ilahî mevhibe ve kulu aşan hikmetlerle örülü şekilde okuya geldiğimiz nebevî hicreti bu kez farklı boyuttan ele alıyoruz.
Tarihsel Süreçte İtikadî Mezhepler ve Eş’arî-Maturîdî Karşılaştırması - 25/02/2019
İslam tarihinde inanç akımlarının doğuşu ve akıl-vahiy arasındaki denge arayışı
Beş Soruda Güzel Ahlak - 16/01/2019
Güzel ahlakın İslam alimlerince tarifinden toplumsal ilerleme ahlakına birçok konu bu söyleşide
Beş Soruda Namaz - 14/01/2019
Namazın dinin direği oluşundan bugün için toplumu birleştirici gücüne çeşitli sorularla kapak söyleşisi...
Beş Soruda Salih Amel - 14/01/2019
Salih amel ile normal bir işin farkı nedir? Kafirlerin bütün yaptıkları boşa gitmiş midir? İhlaslı işle yararlı iş dengesi nasıl kurulacak?
Beş Soruda Peygamber Efendimiz - 11/01/2019
Peygamberimin Müslüman bilinci için öneminden günlük hayatta uymamız gereken örnekliğe uzanan dosya söyleşisi
Beş Soruda İhlas - 10/01/2019
İhlasın gerçekte ne olduğundan samimiyet ve başarı ilişkisine dair dosya söyleşisi
Beş Soruda İman - 10/01/2019
İman-normal inanç farkından imanın bugün bizden ne beklediğine dair dosya söyleşisi
Medeniyet Kurucu Metinler - 02/01/2019
Muhammed Yazıcı Hocanın Mecelle Hatimesi Programında yaptığı konuşmadan yazıya aktarılmıştır.
 Devamı