• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Muhammed YAZICI
eminkatip@hotmail.com
Beş Soruda Medine Dönemi
15/01/2017

İlim Dergisi 17. Sayı Ocak 2017 

Muhammed Yazıcı Hoca ile Kapak Konusu

Sorular ve Düzenleme: Adem Özçelik


1. Bir önceki Mekke konuşmamızda İslam öncesi şehrin genel durumunu sormuştum. Bu kez Medine’yi merak ediyoruz. Medine ismini almadan önce, gerek kültürel gerek siyasi noktada Yesrib nasıl bir yerdi?


   •   Öncelikle sosyal yapıyı oluşturan en dinamik unsuru yani şehrin demografik yapısını ele alacak olursak, şehir iki ana bloktan oluşuyordu. Şehrin yüzde altmışını Araplar, yüzde kırkını Yahudiler oluşturuyordu. Rakamla ifade etmek gerekirse, altı bin Arap, dört bin Yahudi vardı Yesrib’te. Şehrin ilk sakinlerinin Amalika kabilesi Arapları olduğu tahmin edilir. Daha sonra Yahudi nüfus, ardından Evs ve Hazrecliler gelmiş ve şehir kabilelerden ibaret bir kente dönüşmüştür. Burayı ilk defa Yahudilerin kurduğu da nakledilir.

   •   Sosyal yapıyı böyle bir kabile kültürünün oluşturması, şehirde sürekli ve canlı bir siyasi yaşamın varlığını gerektiriyordu. Çünkü müşrik Arap kabilelerle Yahudi kabileler arasında bitmeyen bir üstünlük iddiası vardı. Sürekli antagonizma ve kabile savaşları içindeydiler. Zaman zaman kabile içi sülale kavgaları da yaşanmıştır. Bu tarz iç çekişme ve kavgalarda tarihin ve tabiatın değişmez kanunu devreye girer, üçüncü taraf her zaman kazanan olurdu.

   •   Yesrib’in tek bir otorite tarafından idare edilen bir sisteme ihtiyacı olduğu, neredeyse herkesin kabul ettiği bir gerçekti. Fakat şehrin heterojen yapısı bunu zorlaştırıyordu. Yahudiler Arap kabilelerini birbirlerine düşürerek şehir üzerindeki hâkimiyetlerini sürdürüyorlardı. Şehri oluşturan bu iki ana blok; Yahudi ve müşrikler birbirlerine müdahale etmeden dini hayatlarını sürdürebiliyorlardı. Yahudiler ehli kitap olmalarından dolayı ayrıca bir üstünlük taslasalar da müşrikleri kendi dinlerine davet etmiyorlardı. Ezcümle iki kesimin çatısı olabilecek merkezi bir yönetim yoktu.

   •   Şehrin putu Menat şehrin dışında Müşellel mevki denilen bir yerde bulunuyordu. Şehirde bir ibadet merkezi ve dini toplanma yeri yoktu. Bunun dışında herkesin evinde küçük bir put bulunuyordu. Şehrin merkezinde bir mabed olmayışı, dini hayatın sosyal ilişkilerde çok belirgin olmamasını sağlıyordu ya da sosyal ilişkilerine dini hayatlarını fazla karıştırmıyorlardı.

   •   Yine diğer kabilelerden, özellikle Kureyş’ten nisbeten biraz daha farklı, kendilerine özgü bazı dini ritüelleri vardı. Mesela Yesribliler ihramlıyken hayvansal gıdalar yemez, gölgede durmaz, evlerine arkadan açtıkları bir delikten veya çatıdan sarkarak girerlerdi. Bu uygulamanın erdemlilik olmadığı Kur’an’da şöyle anlatılır: “İyi davranış, asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir. Lâkin iyi davranış, korunan (ve ölçülü giden) kimsenin davranışıdır.”  (Bakara suresi, 189)

   •   Mekke’deki şirk dinin özellikle hac aylarında umre yapmayı büyük bir günah sayması manidardır. Çünkü Kureyş hac aylarında umre yaptığında, sene içerisinde bir daha umreye gelmemeleri gibi bir durum söz konusu olacağından ve bunun da şehrin ekonomisini olumsuz etkileyeceğinden dolayı, söz konusu durumu büyük günah sayarlardı. Ne var ki Yesrib müşriklerinin bu uygulamaya bir itirazlarının olduğunu görüyoruz kaynaklarda. Diğer yandan Kâbe’yi tavaf eder gibi putların etrafında döndükleri rivayetler arasında mevcuttur.

   •   Medine’nin iki büyük kabilesi Evs ve Hazrec sürekli savaş halindeydi. Fakat hac ve umreye giden kişinin evine, malına asla zarar vermezlerdi. Kâbe’ye saygılarından kaynaklanan bu durum, dini hayatın toplum üzerindeki etkilerinden biridir. Necm suresinde Lat, Uzza ve Menat olmak üzere üç büyük puttan bahsedilir. Lat Taif’in, Uzza Kureyş’in, Menat ise Medinelilerin putuydu. Hatta Menat’ın bulunduğu yerde bir mabedin olduğu, hac ve umreye giderken orada ihrama girildiği, dönüşte de orada birkaç gün kaldıklarında ancak haclarının kabul olacağına inanıyorlardı.

   •   Tıpkı müşriklerin örneğinde olduğu gibi şehirde Yahudilere ait umumi bir ibadethane de yoktu. Yahudilerin haham sınıfı ahbarın Yahudiler üzerinde etkileri çok büyüktü. Bundan dolayı Hz. Peygamberimiz “Yahudilerin hahamlarından (ahbar) on tanesi bana iman etseydi, yeryüzündeki bütün Yahudiler bana iman ederdi” demiştir. (Müsned-i Ahmed 2/346. Benzer lafızla Buhari ve Müslim) Siyasi açıdan Beni Nadir ve Beni Kureyza Yahudileri Evslilerle, Beni Kaynuka ise Hazrec ile ittifak halindeydi.

   •   Yesrib’de Hıristiyanlık ise yok denecek kadar azdı. Kaynaklar gasîletü’l-melaike sıfatıyla maruf Hanzala’nın babası Ebu Âmir bin Amr’ın Hıristiyan bir rahip olarak ismini verirler. Önceleri Medine’de insanlara ahireti, cennet ve cehennemi anlatır, iyiliğe davet ederdi. Hicretten sonra Hz. Peygamber’e hep muhalif oldu. Hatta Uhud Savaşı’nda müşrik saflarında yer aldı. Bu zat Mescid-i Dırar’ın inşasının da fikir babasıdır. Bizans’ın Şam valiliğiyle irtibatı kaviydi ve Bizans’ın Medine’yi kuşatacağı iddiasıyla Medine’deki münafıkları daima zinde tutmaya çalışıyordu.


2. Medine’nin Mekke’den belki de en büyük farkı kuşkusuz fiili cihad. 26 gazve ve 35 seriyeden bahsediliyor. Bu, her yıl birkaç savaş veya çatışma yaşanması demek. Peygamberimizin savaşları ve kabilelerin biatı üzerinden konuşacak olursak, İslam’ın cihad mantığını ve bununla bağlantılı biat kavramını siz nasıl yorumluyorsunuz?


   •   Şüphesiz Medine döneminin tamamını gazveler oluşturmuyordu. Lakin gazve ve savaşlar büyük bir yer tutmaktaydı. Bedir’e götüren süreçte Kureyş’e karşı atılmış en önemli adım, çevre kabilelerle yapılan anlaşmalardı. Bu, düşmanı azaltmayı ve hedef küçültmeyi sağlıyordu. Bu kabileler Bedir zaferinden sonra Medine ile daha sıkı ilişki içinde olmaya çalıştılar. Kabilelerle anlaşma politikası daha sonra Hendek’te, Kureyş önderliğinde oluşmuş bir konfederasyonun güçlenmesini engellemişti.

   •   Üçüncü yılda Uhud Savaşı Kureyş için tam bir galibiyet sayılamazdı. Çünkü Mekke’yi ayakta tutan ticaretti ve ticaret, kervanların Suriye’ye güvenli biçimde gidiş gelişine bağlıydı. Kervan güzergâhı Hz. Peygamberin kontrolündeydi. Suriye kervanlarının aksaması Mekke’nin ticaretini bitirmeye yetecek bir şeydi. Medine’de bir devlet var oldukça hiçbir sonuç Kureyş için bir zafer ve nihai başarı olarak görülemezdi. Yani Hendek Savaşı kaçınılmazdı. İç muhalefet Bedir ve Beni Kaynuka zaferlerinden sonra etkisini yitirmiş olsa da Uhud mağlubiyetinden sonra yeniden hareketlenebilirdi. Fakat Hz. Peygamberin şehir savunması stratejisine yapılan muhalefet, böylesi muhtemel hoşnutsuzluğun önüne geçmiştir.

   •   Peygamber devrinin son gazvesi Tebük’ün ortaya koyduğu gerçek ise Müslümanların artık küresel bir güç olduklarıdır. Hz. Peygamber 20 yıl içinde Arap Yarımadası’nı tanınmayacak kadar değiştirmişti. Şefkat ve merhamet gibi insanı yücelten vasıflar, onun devlet yönetim anlayışını da oluşturuyordu. Bedevi bir toplumu medeni bir topluma çevirmişti. İnsan ve toplumun tarihi tecrübeyle elde edeceği yaşam kalitesini önceye çekmeyi başarmıştı. Bu şekilde ileriyi geri çekiyor, geleceği bizzat kendi inşa ediyordu. Genel olarak İslam’ın başarısı, Hz. Peygamberin herkesin aklından geçirmeye korktuğu hakikati fütursuzca, en yüksek perdeden seslendirmesinin bir ödülüydü. Böylelikle Arap Yarımadası’nda İslam’a doğru kitlesel yöneliş, Müslümanları bir anda bölgesel güç olmaktan küresel bir güç olmaya yükseltti. İşte bu nedenle Tebük Savaşı İslam’ın küresel bir güç oluşunun kanıtı niteliğindedir.

   •   Biat meselesine gelecek olursak, burada Peygamberimizin risalet ve idareci misyonunu ayırmak gerekir. Hicretin ilk yıllarında tek tek biat etmek için Medine’ye gelen bedevi kabilelerden Cüheyneli birine Peygamberimizin “bu (biat) bedevi biatı mı yoksa hicret biatı mı?” diye sorması, o günün sosyolojisinde peygambere gelip yapılan bütün biatların peygambere iman etmek anlamına gelmediği, siyasi bir anlamı olduğu yani güçlü kabileler için iş birliği, zayıf kabileler için sığınma anlamını taşıdığı ve en önemlisi Hz. Peygamberin peygamberlik konumu ile devlet adamlığını birbirinden ayırdığını göstermesi açısından oldukça manidardır. Ayeti kerime bu tür biatlılar için “iman ettik demeyin, teslim olduk deyin” buyurur. (Hucurât Suresi, 14)

   •   Biatlar sayesinde kabileler Arabistan’ın yükselen yıldızı Medine devletinin güvenlik sistemine dâhil oluyorlardı. Hz. Peygamber İslam’ın kabulünü şart koşmaksızın, herhangi dini bir talepte bulunmadan anlaşmalar yaptığı kabileleri İslam’ın gölgesinde oluşan güvenlik paktına davet ediyordu. Fakat daha sonraları İslam devleti bölgede önemli bir güç olunca, Hz. Peygamber bu muahedelerde kabile putlarının yıkılmasını ön şart olarak sundu. Hatta Mezhiclilerin bir kolu olan Cufi kabilesi, kesilen hayvanların kalplerini yememeyi dinî bir ritüel olarak kabul ederdi. Bu kabileyle yapılan görüşmelerde Hz. Peygamber kızartılmış bir kalp getirerek kabile reisi Kays bin Seleme’nin önüne koydurdu. Eğer bunu yemeği reddederse tam olarak İslam’ı kabul etmiş sayılmayacağını söyledi. Bu olay, Hz. Peygamberin puta tapınmanın anlam ve muhteva sınırlarını çok geniş tuttuğunu gösterir. O sadece ‘sanem’e değil, her türlü puta karşıydı.


3. Mekke’de Peygamberimizin civar kabilelere açılma safhası nasıl kırılma noktası ise, katılır mısınız bilmiyorum, ama sanıyorum Hudeybiye de Medine için öylesi bir kırılma ve sıçrama noktası. Müslüman toplumda nasıl bir değişim baş gösterdi Hudeybiye Barışı’ndan sonra?


   •   Bir kere Hudeybiye’ye kadarki süreci iyi tahlil etmeden Hudeybiye’yi anlamamız çok zor. Medine muhasarasından sonra Hz. Peygamberin Kureyş’e karşı izlediği politikada öncesine nisbeten çok ciddi değişiklikler olduğu gözlemlenir. Mekke’yi mağlup etmek ve tümüyle yok etmek gibi bir niyetinin olmadığını, Mekke’nin kendi iradesiyle İslam’a girmesini istediğini ve bütün siyasetini bunun üzerine kurduğunu göstermiştir. Hudeybiye Barışı İslam’ın küresel vizyonunun bir neticesidir. Hz. Peygamberin dar düşünce ve sığ hedeflerle küçük hesaplar peşinde olmadığının kanıtıdır. Hudeybiye Muahedesi’yle Kureyş artık Hz. Peygamberin peygamberliğini olmasa da Medine devletinin meşruiyetini kabul etmiş oldu.

   •   Ertelenerek de olsa Müslümanların Kâbe’yi ziyaret edecek olmasının muahedeye eklenmesi, Peygamberimizin niyetinin safiyâne bir ibadetten ibaret olduğunu göstermişti. Bu şekilde Mekkelilerin “eğer Müslümanların niyetleri sadece ibadet olsaydı, sözleşmeye bunu bir şekilde eklerlerdi” türünde bir kara propaganda yapmasının önüne geçilmiş oldu. Özellikle bedevilerle ilişkilerde tarafların eşit olduğunu öngören madde, artık bütün Arabistan’da Medine’nin Mekke’ye mukabil meşru bir devlet olduğunun Kureyş tarafından tesciliydi. Bu durum, sekiz ay önce görülmemiş bir ordu gücüyle kuşattıkları bir devleti bizzat ve resmen tanımaları anlamına geliyordu.

   •   Anlaşmadan çıkan bir diğer sonuca göre, Mekke kervanlarının bundan böyle yol emniyetine zarar verilmeyeceği gerçeği, Medine adına bir tavizdi. Fakat Mekke kervan ticaretinin olumsuz etkisi Mekke halkı üzerinde Medine’ye karşı bir nefret oluşturuyordu ve Kureyş yönetimi bu nefretten faydalanarak yok olmaya yüz tutmuş olan Mekke’deki beraberlik ruhunu ve ortak amaç birliğini sağlıyordu. Dolayısıyla bu durum menfi açıdan bir birliktelik sağlıyordu. Peygamberimiz söz konusu emniyetin sağlayıcısı olarak Mekkelilerin sempatisini kazanmıştı.

   •   Ayrıca bu muahede neticesi çevre kabilelerle ilişkiler güçlenecek ve İslam davetinin doğu ve kuzeye doğru genişlemesine imkân tanınacaktır. Geçmişte Mekke’yle olan gerilim, İslam’ın diğer bölgelere açılmasına engel oluyordu. Bu süreçten sonra Peygamberimizin tevhid ve adalet hareketi, o günün şartlarına göre bir yapı en hızlı ne kadar büyüyebilirse o kadar büyümüştü. Bu genişlemede Hudeybiye aşamasının yeri büyüktür. Sizin de işaret ettiğiniz gibi, İslam’ın belki bu günlere ulaşmasının temelinde Hudeybiye fırsatı olduğunu söyleyebiliriz.   

   •   Kureyş’in Bedir’de aldığı büyük hezimet, kendi içindeki kabile rekabetini bir an olsun askıya almasına ve bir amaç etrafında birleşmesine vesile olmuştu. Mesela Mahzum ve Abduşşems oğulları arasındaki ezeli düşmanlık, Bedir mağlubiyetinden sonra neredeyse tamamen yok olmuştu. Ne var ki Hudeybiye sonrası yumuşayan ilişkiler ve yeniden normale dönen ticaret hayatı, tekrar bu iki gurubu çekişmeye sevk etti. Acıların birleştirdiği toplum, rahat ve rehavet ortamında eski haline dönmüş oldu.

   •   Burada esir meselesine de temas etmek gerekiyor. Hudeybiye Anlaşması’nın içinde Müslümanlar aleyhine görünen en net madde, esir mübadelesi maddesiydi. Buna göre Mekke’de Müslüman olan biri Medine’ye sığındığı vakit Medine iade edecek, Medine’den Mekke’ye sığınan kişi teslim edilmeyecekti. Bu çok açık bir tavizdi. Belki Hudeybiye günü Müslümanların Hz. Peygambere karşı kırgın olmalarına sebep olan maddeydi bu. Fakat Mekkeli Ebu Basir’in Müslüman olmasıyla çok enteresan bir gelişme yaşandı. (Bazı rivayetler Müslüman olmadığını, siyasi bir sığınma talebiyle Medine’ye geldiğini söyler.) Medine’ye geldiğinde Kureyş peşine adam göndererek yapılan sözleşmedeki malum maddeyi hatırlattı. Hz. Peygamber sözleşme gereğince Ebu Basir’in Medine’den çıkmasını emretti.

   •   Bunun üzerine Ebu Basir Medine’den ayrılıp Suriye kervan yolu üzerinde sahile yakın bir yere gitti ve burada Müslüman olmak istediği halde muahedeye göre Mekke’ye iade edilecek yetmiş kişiyi topladı. Bu gurup Kureyş kervanlarını taciz etmeye başladı. Böylelikle hem muahede ihlal edilmemiş hem de Kureyş’in anlaşmadan en fazla kazandığı ve Hz. Peygamberin verdiği bir taviz olarak görünen kervan yolu emniyeti kaybolmuş oldu. Yol kesenler resmi olarak Medine’ye bağlı olmadığından dolayı yaptıklarından Medine sorumlu tutulmuyordu. En sonunda Kureyş elçileri Medine’ye gelerek muahedenin kendi lehlerine olan maddesinin feshedilerek bu gurubun Medine’ye dönmesini istediler.

   •   Böylelikle çok açık bir şekilde bu anlaşmanın Kureyş’e hiçbir katkısı olmamış oldu. Bu değişiklikle birlikte mutlak galip tarafın mağlup bir devletin önüne koyduğu ve imzalamaktan başka hiçbir seçenek bırakmadığı bir mahiyet aldı. Artık güç tamamen Medine’ye geçmişti. Bir zamanların azametli Kureyşlilerinin, yaptığı çağrıya kahkahayla karşılık verdikleri Mekke’nin yetiminin ayağına kadar gidip bir lütufta bulunmasını istemek zorunda kalmaları bile meseleyi izah etmede yeterliydi. Kazanımlardan bir başkası Hayber Fethi’dir. Hayber Fethi’nin tam anlamıyla Hudeybiye’nin meyvesi olduğunu gösteren en önemli delil, Peygamberin Hayber muhasarasına sadece Hudeybiye’ye katılıp Rıdvan Biatı’nda bulunan kimselerin katılmasını istemesidir.

   •   Hz. Peygamber Hudeybiye’ye Müslüman olmayan kabileleri de hac için davet etmişti. Bu davet beklendiği ilgiyi görmese de Peygamberin bu kabileleri Medine devleti bünyesine alma hedefini gösteriyordu. İşte Hudeybiye Anlaşması bu hedefi gerçekleştirmek için de büyük bir fırsattı. Hz. Peygamberin, kendisine zulmetmiş olan Kureyşlilere karşı kronik bir hal almış düşmanlığı yoktu. Bu büyük bir olaydır. Mekke kompleksi taşımaması çok önemliydi. Onun hedefi Mekke’yi yerle bir etmekten ziyade Kureyş’i de içine alan Arabistan coğrafyasında alternatif, ideal bir toplum örneği ortaya koymaktı.

   •   Sonuç olarak, Hudeybiye Hz. Peygamberin hicretten sonraki hem stratejik hem diplomatik başarısının neticesinde ortaya çıkan bir zaferdir. Hudeybiye’yle birlikte yeni dinin köksüz ve mevcut yapıyla alakasız bir din olmadığını ortaya koymuş oluyordu. Mekke’nin İslam için de kutsal bir yer olduğu, hatta merkez olduğu gösterilmiş ve Mekke halkının gönlünde yumuşama meydana getirmişti. Diğer taraftan Hudeybiye’nin özellikle haram aylar içerisinde gerçekleştiğini düşündüğümüzde, Peygamberin tamamen tedbirsiz davranmadığı görülmüş olacaktır. Sadece yolcu kılıçlarıyla Mekke’nin eşiğine kadar getirdiği Müslümanları tehlikeye atmamıştır.


4. Medine’de özellikle Yahudi nüfusun fazla oluşu, ehl-i kitap ilişkileri bağlamında sonraki Müslümanlara zengin bir miras bırakmış. Bununla birlikte Peygamberimizin ehl-i kitapla münasebetinin her zaman aynı olmadığını görüyoruz. Bu tablo bize söylüyor?


   •   Evet, Yahudi nüfusu Medine’de çoktu. Toplamda yüzde altmışa kırk olmak üzere büyük bir nüfusa sahipti. Hz. Peygamber’den önce Araplarla bir kültür geçişi gerçekleştirmişlerdi. Karşılıklı kız alıp verme, ticari ve kültürel ortaklık gibi iki taraflı bir kaynaşma söz konusuydu. Medine anayasasının 25. maddesi Yahudilerin kendi dinlerini özgür bir şekilde yaşamalarını garanti ediyordu ve Yahudilerle birlikte Müslümanları Medine vatandaşlığı kavramı altında birleştiriyordu.

   •   Vakidî gibi bazı siyer kaynakları Hz. Peygamberin Medine’ye ilk geldiğinde genel Medine Sözleşmesi dışında özel olarak Yahudilerle bir anlaşma yaptığını kaydeder. Buna göre Yahudiler hiçbir koşulda Hz. Peygambere düşmanlık etmeyecek veya lehine-aleyhine hiçbir tutum içerisinde olmayacaklardı.  Anlaşmayı Yahudileri temsilen Beni Kureyza’dan Ka’b b. Esed imzalamış ve Hendek Savaşı’na kadar sözleşmeye sadık kalmışlardır.

   •   Bununla birlikte Hz. Peygamberin Medine’ye gelişinden Yahudilerin sınır dışı edilişine kadarki süreçte yok denecek kadar az sayıda, dört beş Yahudi gerçekten Müslüman oldu. İslam’a girenlerin genelde münafıklar içerisinde bulunduğunu görüyoruz. Oysa Hz. Peygamber Yahudilere önyargıyla yaklaşmadı. Kur’an Yahudilerle ilgili Âli İmrân suresinin 113. ayetinde hepsini aynı kefeye koyup bir kenara atılmalarına karşı çıkmış ve içlerinde ayrıma gidilmesini emretmiştir.

   •   Her fırsatta iki dinin de aynı kaynaktan fışkırdığını dile getiren Hz. Peygamber, Medine’ye gelişinin daha ilk başlarından itibaren Yahudilerle hep uzlaşma zemini aradı. Kalplerini İslam’a ısındırmak için çok uğraş gösterdi. Hicretten hemen sonra Medine’de kıble olarak Kudüs’e dönmesinden tutun da Müslümanların toplanma gününün Yahudilerin sebt gününün hazırlığı sayılan cumaya denk getirilmesine kadar… Fakat bütün bu çabasına rağmen Yahudiler Müslüman olmaya yanaşmadıkları gibi her fırsatta düşmanlık etmekten geri durmadılar.  Fikri ve teolojik alanda baş gösteren çatışma, kısa süre sonra fiziki ve siyasi mahiyete büründü.

   •   Nihai kertede Yahudilerin seçilmiş bir millet olduğu ve Allah’ın sadece onlardan peygamber göndereceği inancı, onların adeta sonu olmuştu. İlerleyen yıllarda Yahudiler Medine’den çıkarılarak Hayber’de bir koloni oluşturdular. Bütün bunlara rağmen ben zaman ve zemin dikkate alınarak aynı şartlar tekrar ettiğinde, Medine’nin ilk yıllarına dönmenin mümkün olabileceğini düşünüyorum.


5. Son olarak Veda Hutbesi ile veda edelim.  Peygamberimizin son kez umumi kamuoyuna yaptığı bu konuşmada biz sonrakilere ana mesajı nedir sizce?


   •   Bir kere Veda Hutbesi’nin irad edildiği yer, bilinenin aksine Arafat’tır. Bu bile başlı başına bir devrim niteliğindedir. Çünkü Kureyşliler hac menasiki içinden Arafat’ta vakfe yapmayı çıkarmışlardı ve bir kabile kibriyle diğer kabilelerden farklı olmak için Arafat’ta vakfe yapmadan direk Müzdelife’ye geçerlerdi. Peygamber bütün bir nübüvvet hayatı boyunca yapmış olduğu değişiklikleri, yine birini gerçekleştirdiği yerde insanlara özetledi. Biliyoruz ki Peygamberimiz bi’setten itibaren yüzlerce konuşma yaptı. Ümmetinin karşısına çıkarak onlara dünya ve ahiret hayatına dair vaazlar verdi. Veda Hutbesi bir bakıma o güne dek söylenen tüm sözlerin özetiydi aslında. Adeta bir romanın, bizzat yazarı tarafından özetlenmesiydi. Kelimenin tam anlamıyla bir İslam manifestosuydu.

   •   Diğer semâvî dinler gibi İslam da hem bireysel hem toplumsal anlamda huzur ve refahı sağlamak için gönderildi. Bunun en açık şekli ibadetlerde karşımıza çıkmaktadır. İbadetlerin kimisi gizli ve tekil, kimisi ise cemaatle yani açıktan yapılır. Gizli olanlar bize bu dünyaya ait olmadığımızı, birer yolcu olduğumuzu hatırlatırken, cemaatle yapılanlar şu anda dünyada olduğumuzu ve bu hayatta yalnız ayakta kalamayacağımızı öğretir. İşte tam bu noktada Veda Hutbesi bize ictimai hayatın temel ilke ve düsturlarını gösterir. Her bir ferdin uyması gereken asgari kurallardır bunlar. Birçok insana göre ilk insan hakları beyannamesidir bu konuşma.

   •   Güçlünün güçsüze, zenginin yoksula, erkeğin kadına, büyüğün küçüğe karşı olan sorumluluklarına dikkat çeker Peygamberimiz. Hiçbir insanın bir diğerinden yaratılış olarak üstün olmadığını üstüne basa basa vurgular. Ekonomik hayatı felç ederek gelir dağılımında adaletsizliğe sebep olan faizi net bir şekilde tekrar yasaklar. Yıllardır bitip tükenmek bilmeyen kan davalarına son verir. İnsanlığın ilk günlerinden bu yana tüm peygamberlerin anlattığı, hatta uğruna canlarını verdikleri değerlerdir bunlar. Peygamber Efendimiz de bu dava için mücadele ederek sevdiklerini, arkadaşlarını bu uğurda feda etmiş, ahirete irtihal etmeden önce davasının temel düsturlarını orada bulunanlara anlatmış ve bu ilkeleri yaymaları için nasihatte bulunmuştur.

   •   Temel hak ve hürriyetlerin tesisi için feda edilmiş bir ömrün son demlerinde, kendisini bu yolda yalnız bırakmamış insanlara karşı son uyarılardır söyledikleri. Bu açıdan bir vasiyet de diyebiliriz Veda Hutbesi’ne. Peygamberimiz hayatının tüm safhalarında olduğu gibi burada da kendisi için hiçbir şey istememiş, sadece insanlığı düşünmüştür. Çünkü o yaşatmak için yaşamıştır. Vermek için kazanmış, mutlu etmek için acı çekmiştir.

   •   Buraya kadarki bütün anlatılanlara göz atıldığında şöyle bir hipotez ortaya konulabilir: Peygamberimizin aile, ceza ve muamele hukukunda yaptığı değişiklikler reorganizasyon mahiyetindeydi. Komünal bir yapıdan insanın bir fert olarak hak ve hürriyetini dikkate alan ve bunun önündeki engelleri kaldırmayı amaçlayan bir toplumsal yapı oluşturmayı hedeflemiş ve bu anlayışın kararlarda etkili olduğu gözlemlenmiştir.

   •   Cahiliyede kişinin kabileden bağımsız kendine özgü bir kişiliğinden söz edilemezdi. Böylelikle kişinin diğerinden farklı, kendine ait bir şahsiyete sahip olduğunu, aynı zamanda bir toplumun da parçası olduğunu hissettirerek denge kurmuştur. Şahsiyeti cemiyet içerisinde var etmiştir. Cemaatle namaz bunun en belirginleştiği yerdir. Peygamberimiz dahası Allah’la kulun baş başa kalacağı bir ibadeti toplu halde yapmayı emrederek, bu dengeyi günde beş defa düzene koymayı amaçlar. Bu aynı zamanda Müslümanlar arasındaki cemaat duygusunu pekiştirir.

 



259 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Tarihsel Süreçte İtikadî Mezhepler ve Eş’arî-Maturîdî Karşılaştırması - 25/02/2019
İslam tarihinde inanç akımlarının doğuşu ve akıl-vahiy arasındaki denge arayışı
Beş Soruda Güzel Ahlak - 16/01/2019
Güzel ahlakın İslam alimlerince tarifinden toplumsal ilerleme ahlakına birçok konu bu söyleşide
Beş Soruda Salih Amel - 14/01/2019
Salih amel ile normal bir işin farkı nedir? Kafirlerin bütün yaptıkları boşa gitmiş midir? İhlaslı işle yararlı iş dengesi nasıl kurulacak?
Beş Soruda Namaz - 14/01/2019
Namazın dinin direği oluşundan bugün için toplumu birleştirici gücüne çeşitli sorularla kapak söyleşisi...
Beş Soruda Peygamber Efendimiz - 11/01/2019
Peygamberimin Müslüman bilinci için öneminden günlük hayatta uymamız gereken örnekliğe uzanan dosya söyleşisi
Beş Soruda İhlas - 10/01/2019
İhlasın gerçekte ne olduğundan samimiyet ve başarı ilişkisine dair dosya söyleşisi
Beş Soruda İman - 10/01/2019
İman-normal inanç farkından imanın bugün bizden ne beklediğine dair dosya söyleşisi
Medeniyet Kurucu Metinler - 02/01/2019
Muhammed Yazıcı Hocanın Mecelle Hatimesi Programında yaptığı konuşmadan yazıya aktarılmıştır.
Siyer Literatürü Nasıl Oluştu? - 01/11/2018
Siyer ilminin kuruluşu ve tarihi gelişimi üzerine...
 Devamı