• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Muhammed YAZICI
eminkatip@hotmail.com
Beş Soruda Mekke Dönemi
15/12/2016

İlim Dergisi 16. Sayı Aralık 2016 

Muhammed Yazıcı hoca ile kapak konusu

Sorular ve düzenleme: Adem Özçelik


1. Hocam, hikmet-i ilahî gereği her canlı, bulunduğu çevreye göre donatılarak yaratılıyor. Bu açıdan yeni kitabın ve peygamberin yakın çevresi olan cahiliye Araplarında nasıl bir dinî hayat, nasıl bir sosyal yaşantı hâkimdi?


   •   Evet, insan çevresinin çocuğudur, derler. Yaşadığı ortamın insan üzerindeki etkisi inkâr edilemez. İnsan aynı zamanda içinde yaşadığı zamanın da çocuğudur. Kadim tabirle İbnul vakt. Buna rağmen zamanın çocuğu olmakla zamane çocuğu olma arasında çok ciddi bir fark var. Zamane çocuğu rüzgârın önünde savrulan bir yaprak gibi zamanın nesnesidir. Zamanın çocuğu ise zamanı kontrol edebilen, zamanın öznesi olan kişidir. Esasında insanı insan eden akıl ve iradedir. İnsanın bu iki özelliği tıpkı vücudundaki kasları gibi çalışmadıkça eriyip kaybolur. Kullanılmayan irade de zamanla biter ve artık insan başka bir iradenin kontrolü altına girmeye mahkûm olur. Kendi iradesini kullanamayan, başka iradenin esiri olacağı gibi, kendi iradesine hâkim olan başka iradelere hükmeder. Bu o kişinin Allah’ın irade nimetini en iyi kullanmasının bir ödülüdür. Kendi iradesine hükmedemeyen birinin en fazla etkilendiği, hatta esiri olduğu şey, zaman ve çevredir.

   •   Söz konusu açıdan Hz. Peygamber (sav) bir zamanda ve bir çevrede büyüdü; fakat asla zamanın ve çevrenin çocuğu olmadı. Çok güçlü ve terbiye edilmiş bir iradeye sahipti. Mekke’deki inanç ve kültür havzası içinde yetişmiş olmasına rağmen hiçbir zaman puta tapmadı. Peki, nasıldı Peygamberimizin doğduğu ve büyüdüğü Mekke? Burası çıplak dağlar arasında kurulmuş bir ticaret şehriydi. Şehir m.ö. 5. yüzyıl ortalarında zemzem kuyusunun yanında kuruldu. Şehrin bir din merkezi olması ticaret merkezi olmasını mümkün kılıyordu. Çünkü sağlıklı bir ticaret ortamı güvene bağlıdır. Bu şehir hemen hemen bütün Arabistan’ın kutsal saydığı bir başkent konumundaydı. O gün için Mekke’deki dini hayata gelecek olursak, Hicaz Arapları arasında putperestlik en yaygın inançtı. Bununla beraber Yahudilik, Hıristiyanlık ve haniflik müntesibi insanlar da vardı. Yahudiler genelde Hicaz’ın kuzeyinde Medine ve çevre bölgelerde yaşarken Hıristiyanlar tüm Hicaz’a dağılmış durumdaydı.

   •   Siyer kaynaklarından öğrendiğimiz bilgilerden hareketle, Efendimizin (sav) doğduğu çevrenin büyük çoğunluğunun putperest olduğunu, nadir de olsa haniflere rastlandığını biliyoruz. Putperestlerin ekserisi Allah’a inanıyorlardı; fakat bu inanç yozlaşmış, tahrif edilmiş ve onları kötülükten alıkoymayan bir yapıya sahipti. Bugün de halk arasında sıkça gördüğümüz aşırı kutsamacı zihniyet, Allah’la iletişim kurmak için aracılara ihtiyaç olduğunu düşünüyordu ve bunun için de putları kendi elleriyle icat ettiler. Kur’an bu inanca şirk demektedir. Müşriklere size hiçbir fayda veya zararı olmayan; kendi ellerinizle yaptığınız bu putlara niçin tapıyorsunuz, denildiğinde “Onlara (putlara) sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.” yanıtını veriyorlardı. (Zümer 39/3)

   •   Bununla birlikte Müşrikler kendi içlerinde farklı inançlara sahipti. Özellikle ahiret ve kıyamet konusunda kimileri bunlara inanmış, kimileri reddetmişti. Kuran’daki vurgulardan cahiliye Araplarının çoğunun ahirete inanmadıklarını anlıyoruz. Neticede putperestlerin inançları Yahudi ve Hıristiyanlarla karşılaştırıldığında çok daha zayıf kalıyordu. Bu iki din gerek kurumları gerekse kitap ve peygamberleri itibariyle çok daha ileri durumdaydılar. Bundan olsa gerek ki özellikle Yahudiler putperest Arapları küçümserdiler. Yahudiler Hicaz’da putperestlerden sonraki en büyük topluluktu; lakin Mekke’deki nüfusları oldukça azdı.

   •   Diğer taraftan, Mekke demografisinde önemli bir topluluk haniflerdi. Hanifler Hz. İbrahim’in inançlarını benimsemiş, putlara kesilen kurbanlardan yemeyen ve şirkten uzak duran kişiler olarak bilinirlerdi. Ebu Ubeyde şunu söyler: “Araplara göre, İbrahim’in dini üzere olan haniftir. İslam gelince Müslüman olana hanif demeye başladılar.” (Cahiliye Arapları, s.81, Prof. Dr. Adnan Demircan) Haniflerin sayısının çok fazla olmayışı ve örgütsüz yapıları, onların fikirlerinin toplumsal konularda etkisiz kalmasına sebep oluyordu. Bu da Mekke müşriklerinin zulüm krallıklarında istedikleri gibi hareket etmelerine olanak sağlıyordu. Nitekim bu durum İslam'ın gelmesiyle bozuldu ve statüko yıkıldı.


2. Burada bir parantez açarak, Hicaz halkının siyasi bağımsızlıklarının ve kabile dayanışmalarının kendilerine ne gibi sonuçlar getirdiğini öğrenelim sizden. İki faktör nasıl tezahür ediyor onlarda?


   •   Siyasi bağımsızlık noktasında, tabi bölge Arapları Bizans ve Sasani gibi iki büyük emperyalist devletin işgal hedefi olmaması dolayısıyla, hiçbir dönemde bir tasallut altında bulunmadılar. Bunun o yöre halkının karakterinin çok sağlam ve haşin olmasında etkili olduğunu görüyoruz. Bu aynı zamanda bağımsızlıklarına düşkün olmalarını sağlıyordu. Bahsettiğiniz kabilecilik ise ahlaki noktada kendini hissettiriyor. Cahiliyedeki ahlak anlayışı, kişinin kendi kabilesi söz konusu olduğunda bir anlam ifade ediyordu. Mesela emanete sadakat bir erdemdi; fakat bu başka kabilelerin mallarını yağmalamaya ve haksızca el koymaya engel olmuyordu. Her kabilenin kendi içinden seçtiği temsilcilerden oluşan idarî yapı, yani bir tür senato hayatın bütün alanlarına müdahil değildi. Zira Dârun Nedve olarak isimlendirilen bu yönetimin aldığı kararlar tavsiye niteliği taşıyor, yaptırım gücü bulunmuyordu. Buna karşın kabile özerkliği, kabile mensuplarının kendi iç hukukunda daha etkili konumdaydı.

   •   Şirk inancının iç dünyalarında çok derin bir çarpıklığı meydana getirdiği ise ayrı bir gerçektir. Çünkü kendi elleriyle yapıp kendi dilleriyle kutsiyet atfettikleri bir tanrı tasavvurları vardı. Aslında o gün aklı başında her kişi kendisiyle yüzleştiğinde, mezkûr tapınmanın akıl ve mantıktan uzak bir uygulama olduğunu anlardı. Peygamberimiz sadece vicdanlarının en derinliklerinden gelen sesi yüzlerine haykırdı. Meşhur kral çıplak hikâyesi Efendimizin başlattığı tevhit hareketini çok iyi anlatır esasında. İnançtaki bu çarpıklık ahlak ve davranışlarda da belirleyici olmuştu. Zira insanın bütün davranışlarının arka planında onları yönlendiren inanç vardır. Çarpık ve çelişkili şirk inancı, çelişkili bir ahlak meydana getiriyordu. Hâlbuki ahlak parçalanamaz ve ancak bir bütün olduğunda insanı ahsen-i takvim olan takvaya ulaştırır.

   •   Biraz daha derine indiğimizde, Mekkelilerdeki kabile dayanışması, özünde kişisel çıkara dayalıydı. Hatta İslam’dan hemen önce söz konusu topluluk duygusunun kaybolduğu, yerine bireyselleşmenin geçtiği görülmektedir. Mal ve servete olan düşkünlük, hurafe ve çelişkilerle dolu kabilevî değerlerin yerini almıştı. Şairlerin rolünü ayrıca belirtmeliyiz. Kamuoyu oluşturmada bu kişilerin yeri çok büyüktü. Bir şahıs parayla bir şairi satın alıp erdemli ve şerefli biri olduğuna dair şiirler söyleterek kamuoyu oluşturabilir ve toplum nezdindeki yerini her zaman koruyabilirdi. Nihayetinde servet her şey demekti ve Mekke başka bir yer olmuş, büsbütün kurtlar vadisine dönmüştü.

   •   İşte Hz. Peygamberimiz tam böyle bir sosyo-kültürel ortamda yetişti ve peygamberlikle görevlendirildi. Aldığı vahiy sonucu, 610 yılında Mekke’nin kültürel ve inanç değerlerini (ki az önce Mekke’nin bir din merkezi ve inanç şehri olduğunu söylemiştik) alt üst eden bir söylemle ortaya çıktı. Bu söylem mevcut dini yapıyı yerle bir edecek nitelikteydi: La ilahe illallah… Önünde boyun eğilecek yegâne merciin Allah olduğunun ilanı, hem sorunuzdaki adil bir siyasi yönetime Arapları taşıyacak hem de kabile dayanışmasından çok daha geniş ve samimi boyutlu İslam kardeşliğini ikame edecekti.

   •   Yeri gelmişken Hegel’in oldukça anlamlı bir sözünü hatırlayalım: “Bir insanın sana neler verebileceği değil, senin için nelerden vazgeçeceği önemlidir.” Mekke’deki sahabeler hak dava için her şeylerini verebildiklerini gösterdiler. Akıl ve yüreklerine vurulmuş şirk zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığını gösterdiler. İnsanın sevdiği şeyler zaaflarıdır. Oysa sahabeler inandıkları davadan daha aziz bildikleri ve ondan daha çok sevdikleri bir şey olmadığını gösterdiler. İman iddialarını bütün varlıklarını tüketerek ispat etmişlerdi. Hz. Ebu Bekir’in tam 40 bin dinarlık nakit serveti bu hak dava uğruna harcanmıştı. Bir dinarın 4 gr. altına tekabül ettiğini ve altının gramının ortalama 100 TL olduğunu düşünürsek, kutlu sahabinin harcadığı serveti 16 milyon TL eder.


3. Biraz da hazırlık sürecini konuşalım isterseniz. Helal-haramları ve sosyal düzenlemeleriyle vahyi bir bütün olarak ele alırsak, Mekke toplumundan Medine’ye geçiş nasıl oldu? Gerek inen ayetlerin içeriğine gerek çevre topluluklarla ilişkilerin dönüşümüne bakarsak, sonraki yerleşik şerî düzen için Mekke’de nasıl bir süreç hazırlandı?


   •   Cevap için öncelikle şunu bilmeliyiz: Hz. Peygamberin Mekke toplumunun ekonomik, siyasi, kültürel birçok problemi olmasına rağmen bütün bu sorunlarla baş etmek için dini temel olarak ele alması çok önemlidir. Çünkü ne kültürün ne ekonominin ne de siyasetin din kadar toplum üzerinde etkisi yoktur. Bazı oryantalistler İslam’ın ortaya çıkışını ve hızlı yayılışını, İslam öncesi çölde artan kuraklığın ekonomiyi olumsuz yönde etkilenmesinden dolayı Mekke’de yeni bir sisteme ihtiyaç duyulmasına bağlamışlarsa da bu görüşün tutarsızlığı çok açıktır. Bütün problemlerin temelinde yanlış din anlayışı, yanlış din anlayışının temelinde de yanlış Allah tasavvuru yatar.

   •   Bu doğrultuda Peygamberimiz problemi en kökünden ele alıyor ve inancın merkezi olan beyne neşter vuruyor. Önce İslam’ın atom çekirdeğini oluşturuyor: La ilahe illallah... Böylelikle çarpık, adeta çelişkiler yumağı halini almış olan Allah tasavvurunu kelime-i tevhit etrafında yeniden şekillendiriyor. İlk inen ayeti kerimelerde Allah’ı sahih şekilde tanımlayan, O’nu yeniden tavsif eden bir muhteva görüyoruz. Daha sonra vahiy elçisi ahlakı tevhit ekseninde tanzim ediyor ve nihayet adaleti ahlak ekseninde tesis ediyor. Tevhide dayalı ahlak anlayışı ve ahlaka dayalı bir adalet düzeni… Her şeyi en temelden ele almak böylesi köklü bir değişikliği gerektiriyordu.

   •   Bu denli köklü bir değişiklik doğaldır ki büyük bedeller ödemek demekti. Her türlü zulme, sosyal tecride maruz kalmak, işkencelere göğüs germekti. İnsan tahammülünü zorlayan işkencelere uğradı ilk dönem Müslümanları; fakat bu çile dönemi çok sağlam bir çekirdek kadronun yetişmesini sağladı. Her türlü koşulda İslam için mücadele edecek, daha ilk yıllarında dünyanın dört bir yanında İslam’ın neşvünema bulmasını sağlayacak öncü nesli işte bu çelik çekirdek kadro yetiştirdi. Mekke’deki uygulanan işkence ve mağduriyetler, Hz. Peygamberin etrafında, ona kitlenmiş güçlü bir kitleyi meydana getirdi. Mesela Mekke’nin ortasında vücudu kızgın kayalar altında bırakılarak işkence gören Hz. Bilal’in satın alınma sahnesi, bu söylediklerimizi ispat eder mahiyettedir.

   •   Tam işkence esnasında Hz. Ebu Bekir gelip köleyi satın almak istediğini söylüyor. Dönemin en mütemerrit müşriklerinden biri olan Ümeyye b. Halef satmak istemediği için, o günün şartlarında bir kölenin değerinin on mislini istiyor. Hz. Ebubekir hiç tereddüt etmeden kabul ediyor ve Hz. Bilal’in ellerini ve ayaklarını çözdürerek teslim alıyor. Alışveriş tamamladığında Ümeyye şeytansı bir kahkahayla “ey Ebu Kuhafe’nin oğlu! Bu kölenin zaten canını çıkardım. Şayet sana teklif ettiğim rakamın onda birini verseydin, yine tereddüt etmez satardım” diyor. Buna karşılık Hz. Ebu Bekir, o gün İslam’ın onca engellemeye rağmen nasıl bu kadar etkili olduğunu ve bir çığ gibi büyüyüp geliştiğini anlamamızı sağlayacak bir cevap veriyor: “Eğer sen istediğin rakamın yüz misli fazlasını söyleseydin, yine tereddüt etmez satın alırdım.”

   •   Bu cevabın o günün Mekke halkı üzerindeki etkisini bir düşünelim. Bir tarafta kendinden başka kimseye faydası olmayan ve her türlü erdemden yoksun cellat bir topluluk; diğer tarafta hiçbir akrabalık bağı olmadığı halde, sadece aynı inanca sahip olduğu için bir insanın hayatı uğruna servetini gözünü kırpmadan harcayan bir cemaat... Bunun o günün insanı üzerindeki etkisini hayal edin. Evet, işkence vardı; ama bu işkence az sayıdaki Müslümanın kenetlenmesini ve Mekke’deki tarafsız kitle üzerinde çok büyük etki uyandırmasını sağlıyordu. Baskının bu açıdan nasıl kutlu doğuma yol açtığı izahtan varestedir. Karanlığın en koyu olduğu zaman, şafağın en yakın olduğu andır, gerçeğini burada gözlemliyoruz. Tebliğ ve davette en sancılı sürecin Hicaz’daki çeşitli panayırlarda yapılan çağrı süreçleri olduğu malum; lakin Allah yine en büyük mükâfatı bu panayırlarda vermiştir. Medine’ye açılan yol Mekke’nin panayırlarından geçer.


4. Peki, ahlaki meziyetleri ya da dinin temel esaslarını burada nasıl konumlandırıyorsunuz? Bunlar ileriki toplumsal yapıya nasıl destek oldular?


   •   Sözünü ettiğiniz meziyetleri Allah ve ahlak kavramlarında gerçekleşen köklü reform üzerinden okuyabiliriz. Şurayı iyi anlamak gerekiyor: Hz. Peygamberimize ilk vahiy gelmesinden itibaren İslam daveti çok hassas ve olağan üstü bir stratejiyle ilerliyordu. Rastgele atılmış bir adım, söylenmiş bir söz gösterilemez. Ayetler ilmik ilmik bir dantela gibi yepyeni bir toplum meydana getiriyor. Allah, insan ve kâinat yeniden tanımlıyor ve konumlandırılıyor. İnsanın yaratıcısıyla, içinde yaşamış olduğu kâinatla ilişkisi ayarlanıyor.

   •   Mekke’de İslam bir ahlak ya da ahlaklılar organizasyonudur. İslam öncesi Mekke’de hem ahlaklı insan çok azdı, hem de ahlaki meziyetler yok olmaya yüz tutmuştu. Bir şey ne kadar azalırsa o kadar kıymeti artar. Bundan dolayı ilk Müslümanların sayıları az; fakat çok değerliydiler. Yine bundan dolayı sözleri vicdanlarda makes buluyordu ve kısa zamanda sayıları arttı. Cevabın başında belirttiğim vahyin köklü reformu meselesi şimdi daha iyi anlaşılacaktır. Gerçekten de Mekke döneminde inen ayetler gölgesinde bakarsak dönemi ikiye ayırabiliriz: Birinci dönem Allah ve ahlak, ikinci dönem tevhit ve ahlak merkezlidir.  

   •   İşte bu çileyle yoğrulmuş ilk neslin azim ve kararlılığı sayesinde sonradan toplumun genlerine kadar sirayet etmiş ahlaki ve ekonomik her türlü kötü alışkanlık çok kolay bir vaziyette değiştirilebiliyordu. Çünkü davranışları kontrol eden inanç mekanizması tamir edilmişti. Medine’de artık yeni bir toplumu oluşturmak, yani medeniyetin kurulması kalmıştı. Ne var ki bu durum, ilerleyen süreçte tarihin değişmeyen yasasının tekerrürüne engel olamadı. Büyük davalar baskıyla ortaya çıkarlar, savaşla gelişip büyürler ve hürriyet ortamında yok olur giderlerdi… Bu açıdan Medine’ye, yani medeniyetleşmeye yaklaştığımızda, artan fetihlerin ve genişleyen Müslüman iktidarın ilk dönem Mekkî atmosferi yakalama çabası olduğunu görürüz. Bu konuda ne kadar başarılı olunduğu ayrı bir tartışma konusudur.

   •   Hazır siz Medine’ye giden sürecin nasıl hazırlandığını sormuşken bir saptamada bulunalım. Hucurât suresi 14. ayeti sanıyorum böylesi bir dönemlendirmeyi haksız çıkarmaz. Mekke bir bakıma imana erme, Medine İslamlaşma safhasıydı. İmanın kalpte kök kalması gibi ruhsal bir amel için, sosyal imkânlar ve artan diyalog imkânı birinci dereceden rol oynamıyordu. Dolayısıyla Mekke’nin iktidarsız ve nifaksız ortamı bu dikey ilerlemeye uygun bir vasattı. Medine ise görünür dinî pratiklerin artmasıyla, yani İslamlaşmayla yatay bir ilerleme trendi izledi ve sonuçta dinin ahkâmı ve kurumlarıyla tamamlanmasına kadar kimi hazımsızlıklar, kimi kabilelere karşı izlenen denge siyaseti gündeme geldi.

   •   Genelde işin bu kısmına eğilmeyiz; lakin mükemmel düzen demek, diğer taraftan bu düzene harfiyen ve şeklen uyan çıkarcı insanlar demektir. Bir hareket neyi yıkmak için yola çıkmışsa, maalesef yine onun kaydırmasıyla yoldan çıkar. Davalar da insanlar gibi, en iddialı oldukları noktayla imtihan olurlar. Yine de bu kaçınılmaz durum, Mekke’den Medine’ye fasılasız ve ince bir plan dâhilinde yumuşak geçiş yapıldığı gerçeğini değiştirmez. İskeleti iyi kurulan ve planı küçük detaylarına kadar dikkatli çizilen bir proje misali, İslam davası asr-ı saadet boyunca kayıpsız ve hasarsız yükseliş göstermiştir.   


5. Son olarak, elbette Mekke dönemi çok geniş içeriğe sahip, lakin en önemli üç mirası sorsam size ne dersiniz? Nedir sonraki çağların ilk dönem Mekke’deki İslamî yaşantıdan çıkaracakları kısaca üç ders?


   •   Çok güzel bir soru. Âcizane benim görebildiğim kadarıyla, Mekke sürecinden tek kelimede toplayabileceğimiz üç ders çıkarabiliriz: AKÜ, yani azim, kararlılık, ümit... Yıllar üzerinden hızlıca gidelim isterseniz. Peygamberimiz bisetin üçüncü yılında gizli daveti sonlandırıp artık açıktan açığa İslam’a davete başladı. Önce sözlü hakaret ve aşağılamalar ortaya çıktı. Davet başarılı bir şekilde devam edip Müslümanların sayısı arttıkça muhaliflerin tavırlarında da ciddi değişiklikler oldu. Bisetin beşinci yılından itibaren artık açıktan açığa bir işkence dönemi başlamıştı.

   •   Bisetin beşiyle onuncu yılları arası korkunç baskı merhalesidir. Müşrikler Ebu Talib’e yönelttikleri uzlaşma tekliflerine karşılık bulamayınca, Haşimoğullarının tamamını cezalandırarak Ebu Talip üzerinde baskı kurmaya çalıştılar. Ebu Talip bütün kabileyi toplayarak Hz. Peygamberi koruma ve müşriklere teslim etmeme hususunda söz aldı. Ebu Leheb ise bütün Arap örfünü ayaklar altına alarak Haşimoğullarından ayrı tavır takınıp Hz. Peygambere düşmanlığa devam etti. Akabinde çevre inkârcıları Haşimoğullarının bu tavırlarını cezalandırma adına bütün bir kabileyi Şi’bi Ebi Talip mahallesinde toplayıp muhasara altına aldılar.

   •   Hemen belirtelim. Bu boykot Mekkeli bütün Müslümanları kapsamıyordu. Sadece Haşimoğullarına yönelik bir ambargoydu. Hatta Haşimoğullarından Müslüman olmayanlar da bu ambargoya maruz kalmıştı. Özellikle kabilelerin karşı karşıya gelmesini engellemek için her kabilenin kendi içindeki Müslümanı cezalandırması kararı almışlardı. Diğer kabile Müslümanları boykota maruz kalmasalar bile, kendi kabileleri tarafından işkence ve eziyete uğramaktaydı. Bu süreçte açlık, susuzluk, korku gibi eziyet ve işkencenin her türlüsü vardı. Açlıktan ağlayan çocukların feryadı gök kubbeyi inletiyordu. Siyer kaynakları Şi’bi Ebi Talip’te açlıktan ölen çocukların olduğunu nakleder.

   •   Sad bin Ebi Vakkas’tan gelen şu rivayet boykotun boyutlarını ortaya koyması için yeterlidir: “Boykot günlerinde gece dışarı çıktım. Ayağıma yaş bir şey çarptı, hemen onu ağzıma attım. Şimdi bile onun ne olduğunu bilmiyorum.” Boykot yıllarında Hz. Hatice ve Ebu Talib’in bütün serveti tükenmişti. Hz. Ebu Bekir’in ise zaten elinde hiçbir şey kalmamıştı. Üç yıl sonra nihayet Hişam bin Amr ve Mutim bin Adiy’nin önayak olmasıyla boykot sonlandırılırdı. Hz. Peygamber bu şahısları hiçbir zaman unutmadı ve hep hayırla yâd etti. Ayrıca Mutim bin Adiy, Taif dönüşü Hz. Peygamberi himayesine alarak şehre sokmuş şahıstır.

   •   Bu şekilde Hz. Peygamber ve Müslümanların Mekke’de uygulanan baskı karşısında en ufak şiddet içeren bir tarzda mukabelede bulunmadan pasif direniş sergilemiş olmaları, Mekke halkı üzerinde çok büyük olumlu bir etki bıraktı. İslam’a olan güven ve itimadı sağladı. Mağduriyet ve mazlumiyet karşısında gösterilen olağan üstü direncin, insan üzeri tahammülün, devrin vicdan sahibi tarafsız kitlesini ikna etmede önemli bir faktörü vardır. Eziyet ve işkencenin her türlüsünü deneyen Mekkelilerin son boykottan sonra artık yapacak bir şeyleri kalmamıştı. Aslında boykotla birlikte Mekke’de iki tarafın da birbirleriyle ilişkisi sona ermişti. Artık Peygamberimiz ve arkadaşları yeni yurt arayışına girmişlerdi. İşte bunlar, süreçten çıkaracağımız ilk ders olan azmin örnekleridir.

   •   Süreçten çıkaracağımız ikinci ders kararlılık, yani istikrardır. Ne kadar büyük mücadele ortaya koyarsanız koyun, eğer sabırla sebat göstermezseniz, çektiğiniz çile hebâen mensûra olur. Hz. Peygamber davet gayretinde bir an bile boş durmadı. Çünkü ilk aldığı emirlerden biri “bir işten boş kaldın mı hemen bir başkasına yönel” diyordu. (İnşirah 94/7) Pek tabiîdir ki devamlılık ciddiyeti gösterir. Aksi halde bir an var olup bin defa yok olmak, gerçek varlık değildir. Böylesi kararsız ve saman alevi gibi parlayıp sönen bir oluşum, en başta kendi takipçilerine güven telkin etmez. Mekke’de şer’î hükümlerin kemmiyetteki azlığına karşın keyfiyet yoğunluğu ve aynı dünyevi zaafların ısrarla ıslahına çalışılması, sonraki büyümenin hormonal olmadığının da en açık göstergesidir.

   •   Artarak gelen tepkilere karşı bu şiddetsiz mukabele hali, dalları çağlara uzanacak bir tohumun çatlama arifesidir. Hz. Peygamberimizin nübüvvet öncesinde geçirdiği evrelere bir bakın. Önce bir müthiş bir kuluçka dönemi vardır. Istırap, maddi olandan soyutlanma, cismaniyet kisvesinden sıyrılarak madde ötesine kanat çırpma dönemi… Aslında bu dönemi ifade ederken Efendimizin “bana yalnızlık sevdirildi” demesi manidardır. İlahi iradenin sevkiyle inzivaya çekiliyor adeta. Bu süreçte oryantasyon eğitimine tabi tutuluyor sanki. Yirmi küsur yıl sürecek olan ve bundan sonraki hayatın tek ve yegâne gayesini oluşturacak bir vazifenin formasyonu kazandırılıyor. Her türlü hareket öncülerinin böylesi bir kuluçka dönemi geçirmeleri şarttır. Çünkü hareketin kaynağı hararet, yani ateştir.

   •   Mekke’nin üçüncü ve son armağanı ise ümit aşısıdır. Efendimiz ve ashap hiçbir zaman ümitlerini kaybetmediler. Yusuf suresi aslında Peygamberimizin kendisini anlatır. Ey Mekke’nin Yusuf’u, sabret! Bir gün bu şehir zindan olmaktan çıkacak ve senin adın bütün âlemde şehbal açıp yankılanacak… Ümit çok güçlü bir imanı gerektirir esasında ve iman en büyük imkândır onlar için. Düşmanın olanca baskısına ve donanımlı ordusuna karşın ilk müminlerin elinde imandan başka bir şey yoktu. Ne mucize beklentisi, ne ganimet desteği, ne zafer muştusu… İlerde bir gün her beşeri amacın, insan için tehdide dönüşeceğini iyi bildiklerinden olsa gerek, kutlu davaya hiçbir dünyevi hırsın halel getirmesini istemiyorlardı.

   •   Ümidin sağladığı dinamizm bağlamında vahyin önemini bir kenara bırakamayız. Maruz kalınan sıkıntılar, bunların tarihten benzerlerini ve ilahi arka planını anlatan ayetler eşliğinde ilerliyordu. Özellikle Kur’an’ın birçok yerinde birbirinden çok az farkla tekrar edilen peygamber kıssalarını bu çerçevede moral gücü ve duygudaşlık oluşturma hikmetine matuf okuyabiliriz. 114 surenin 86’sının Mekke’de nazil olduğunu ve Kalem suresindeki Yunus kıssasından Kehf suresindeki mağara arkadaşlarına, Yasin suresindeki Habib en-Neccar kıssasından Hıcr suresinde helakı anlatılan Semud kavmine kadar önceki muvahhitlerin öykülerinin hep bu evrede müminlere hatırlatıldığını dikkate alırsak, vahyin başlı başına bir ümit olduğunu daha iyi anlarız.

   •   Onlar henüz yolun başında kıt çevreye sahip olmalarına rağmen duygu dünyalarında sürekli kadim hanîf yolcuların ışığından besleniyorlardı. Olaylara paralel inen vahiy, onlar için tam bir ümit kaynağıydı: “Sana anlattığımız bütün bu kıssalar, rasûllerin hayatlarından senin kalbini pekiştirecek ibret dolu sahnelerdir. Bu anlatılanlarda sana gelen sadece hakkın ve hakikatin ta kendisidir; müminler içinse irşad adına bir öğüt, bir ibret, ikaz ve bir hatırlatmadır.” (Hud 11/120)



Paylaş | | Yorum Yaz
176 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Tarihsel Süreçte İtikadî Mezhepler ve Eş’arî-Maturîdî Karşılaştırması - 25/02/2019
İslam tarihinde inanç akımlarının doğuşu ve akıl-vahiy arasındaki denge arayışı
Beş Soruda Güzel Ahlak - 16/01/2019
Güzel ahlakın İslam alimlerince tarifinden toplumsal ilerleme ahlakına birçok konu bu söyleşide
Beş Soruda Salih Amel - 14/01/2019
Salih amel ile normal bir işin farkı nedir? Kafirlerin bütün yaptıkları boşa gitmiş midir? İhlaslı işle yararlı iş dengesi nasıl kurulacak?
Beş Soruda Namaz - 14/01/2019
Namazın dinin direği oluşundan bugün için toplumu birleştirici gücüne çeşitli sorularla kapak söyleşisi...
Beş Soruda Peygamber Efendimiz - 11/01/2019
Peygamberimin Müslüman bilinci için öneminden günlük hayatta uymamız gereken örnekliğe uzanan dosya söyleşisi
Beş Soruda İhlas - 10/01/2019
İhlasın gerçekte ne olduğundan samimiyet ve başarı ilişkisine dair dosya söyleşisi
Beş Soruda İman - 10/01/2019
İman-normal inanç farkından imanın bugün bizden ne beklediğine dair dosya söyleşisi
Medeniyet Kurucu Metinler - 02/01/2019
Muhammed Yazıcı Hocanın Mecelle Hatimesi Programında yaptığı konuşmadan yazıya aktarılmıştır.
Siyer Literatürü Nasıl Oluştu? - 01/11/2018
Siyer ilminin kuruluşu ve tarihi gelişimi üzerine...
 Devamı