• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Mustafa ALP
mustafamahmutalp@gmail.com
Medine’den Öğrendiklerim
15/01/2017
Asr-ı Saadet’in Medenî Sürecinden Evrensel İlkeler
İlim Dergisi 17. Sayı Ocak 2017


   •   Değerli dostlar, saadet asrından günümüze ilham devşirmeye devam ediyoruz. Bir önceki yazıda beş madde üzerinden Mekke’den çıkardığım prensipleri anlatmıştım. Kısaca hatırlayalım: İdeal tevhid, şirk toprağında yeşerir… Putperestlik sonrakilerin dondurulmuş dinidir ve bunu çözmek için peygamber reformcular gönderilir… Peygamberimiz, kendinde hiçbir değer görmediği için en değerli insandır… Dış baskı iç birliğin ön şartıdır… Tebliğ, mesajı sansürlemeyen ve belli kesime hapsetmeyen diyalogdur…

   •   Diğer taraftan çok yönlü tarihî hadiselerin kişisel yorumlanışındaki olası hatalara ve Mekke-Medine ayrımına çok da kanmamak gerektiğine geçen yazıda işaret etmiştim. Yine bu yazılar, asr-ı saadetteki birebir olaylar üzerinden değil, genel fotoğrafa dönük saptamalardı. Olayların okunması sadedinde “Peygamberimizin Hayatını Okumaya Giriş” ve “Bu Hayatı Başka Birinde Göster, Ona da Peygamber Diyeyim” başlıklı önceki yazılarıma bakılmasını söylemiştim.

   •   Malum, Medine veya eski adıyla Yesrib ve Taybe, İslam’ın sokaklarda söz sahibi olmaya başladığı, Müslümanların toplumsal güce kavuştukları 10 yıllık bir süreç. Ezan uygulamasından cihada, zekâttan mirasa, faizden iftira cezasına, kadınlar için cilbab farziyetinden alkollü içkilerin ve şans oyunlarının yasaklanmasına kadar dinin sosyal yasaları, Medine’de teşri edilen hususlar. Hicretin ilk yılında Medine-Kızıl Deniz arasındaki kabilelerle dostluk oluşturulmasından onuncu yılda Yemen’den Aden’e uzanan bölgelerin yönetim altına girmesine kadar üç milyon kilometre karelik Arap Yarımadası’nın tümü Müslümanların kontrolüne geçmiştir ki bu, Muhammed Hamidullah hocaya göre, günde ortalama 845 kilometre karenin ülke sınırları içine katıldığını gösterir. Arap Yarımadası’nın yanı sıra İslam sancağı bu dönemde Güney Filistin ve Güney Irak’ta yayılmış bulunuyordu. (İslam Peygamberi, Muhammed Hamidullah, 425. ve 1072. paragraflar) Artık sürecin genelinden çıkarabileceğimiz ilkelere geçebiliriz.


Müslüman Kardeşliği Olmadan Müslümanlık Olmaz


   •   Peygamberimiz sallallâhü aleyhi vesellem Medine’ye hicretinin beşinci ayında 186 civarında Mekke’li aileyi Medine’li ailenin yanına yerleştirerek muhacir ve ensar arasındaki sevgi bağını güçlendirdi. Yerli Müslümanların arazilerinin yarısını yeni kardeşlerine bağışlamak istemelerinden ve geçici süreliğine birbirlerine mirasçı olabilmelerinden ve hatta hanımlarından birini boşayıp muhacirlerle evlendirmek isteyen kimilerinden İslam kardeşliğinin boyutunu anlayabiliyoruz. Toplumun daha önceden bilmediği bu kardeşleştirme uygulaması, ileriki askeri seferlere sağladığı avantajlar dışında, toplumun Müslümanlaşması için atılabilecek en ideal adımdı.

   •   İşte arkadaşlar, Peygamberimiz Müslüman cemaatin nasıl oluşacağını pratikte gösteriyor. Elinde neyin varsa bir başkasıyla, senin şehrinden ve örfünden olmayan başkalarıyla Allah için bölüşeceksin. En değerli gözüken varlıklarını, dışarıdan belki en değersiz gözüken inançdaşlarınla paylaşman, sana imanın başka hiçbir anahtarla açılmayan kapısını açacak. Bir insan kendine saklayarak, biriktirerek zengin olur; ama Müslüman zengin olamaz. Doktor, mühendis olur; ama Müslüman doktor ve mühendis olamaz. Esnaf olur; ama Müslüman esnaf olamaz. Kişisel ibadetin seni Müslüman cemaat yapmaz. Sen ancak Müslüman kardeşinle siz, yani bir bütün, muvahhid ve ümmet olabilirsiniz. Siz olmadan senin garantin kim olacak? Kendi başına toplumun dayatmalarına ne kadar direneceksin? Bunlar da ayrı konular.

   •   Günümüzün bireyselleşen koşullarında; evlerin, arabaların ve imkânların tek kullanıcıya indirgendiği dünyada bu yüzden Müslüman birliğini ve kaynaşmasını hissedemiyoruz; çünkü kardeşliğimiz yok. Saflarda omuzlarımız birbirini baskılamadığı için camilerde kilise soğukluğu var. Birbirimize borç vermediğimiz için bulvarlar bankalarla dolu. Ev ahalisini ekranlardan, tabletlerden alamıyoruz; çünkü evde misafir yok. Esasında hayatımızda Allah yok; çünkü insan yok. Geleneksel Müslüman algısı, tanrının altında insanı ezdi. Bir başına Allah’a kavuşacağını zannetti. Hâlbuki Allah bodrum katındaki dul teyzenin kahırlı öksürüğünde, komşunun zilinde, mültecinin yırtık çorabında, köyden emmioğlunun merhabasında, yurttaki kızın intihar teşebbüsünde…

   •   Sonuçta İslam başka nedir ki? İslam Müslüman kardeşliğidir. Allah’ın vadettiği refah ve bereket, nihayetinde Müslümanlar eliyle tahakkuk eder. Müslüman kardeşinin sıcak sarılmasında hissedemediğin cenneti öbür dünyada nasıl bulacaksın? Sahabe bunu yaptı muâhât ahdinde. 60-70 bin liralık arabası olanlar, onu satıp yarısıyla ihtiyaçlarını karşılayan bir araç aldılar. Kalan yarısını yıllardır İETT kahrı çeken bir Müslümanın araba alması için harcadılar. Kadınlar gardırobun yarısını gözleri kapalı boşaltarak muhtaç çevredekilere dağıttılar. İmamlar camiye gelmeyen kahve müdavimini ısrarla kendi evinde misafir etti. Onun ayak kokusuna, sigara dumanına tebessümle katlandı. Patronlar işçilerden kalan parayı aldılar. Bu kolay değil diyeceksiniz. Doğru, kolay olan dişler arasındaki etleri temizleyerek geğire tıksıra namaz kılmak, sıcak halıya kaykılıp notalı Kur’an dinlemek, hd ekrandan Kâbe’yi canlı yayın izlemek, kafiyeli cuma mesajları göndermek…

   •   İslam kardeşliğinin en somut getirilerinden biri hukuk alanında kendini gösterir. Kanunların ahlak üzerine bina edilmediği durumda baskı rejimine dönüşeceği ve işi kitabına uyduranın her tür suçu işleyeceği bilinen bir husus. Dolayısıyla hükümlerde tedricilik metodunu benimseyen İslam şeriatı, Medine’nin ilerleyen yıllarında getirdiği yasak ve sınırlamaları, hep sürecin başındaki bu kardeşlik esasına ve sevgi bağına bina etmiştir. Örneğin Müslümanlar arasında yardımlaşma iyice yaygınlaşınca hicretin üçüncü yılında faiz yasaklanmış ve hatta konuyla alakalı sert uyarılar, Kur’an’ın son inen ayetlerinde yer almıştır. Aksi halde paraya sıkışan mağdurların karz-ı hasen ve zekat gibi fonlarla desteklenmesi sözkonusu olmadığı için faiz yasağı uygulanabilirlikten uzak kalır, sahici durmazdı.

   •   Aynı şekilde zina cezasından evlere izinsiz girilmemesine, mülâaneden kadın-erkek ilişkilerindeki mahremiyete kadar bir dizi ailevî, cinsî ve hayaî hususu içeren Nur suresi, hicretin dokuzuncu yılına dek yayılan geniş zaman içerisinde peyderpey nazil olmuştur. (et-Tahrîr ve’t Tenvîr, İbni Âşûr, 18/140) Bu da bize toplumda iffet ve hayânın yerleşmesi için aile içi ve Müslümanlar arası sevgi ve dayanışma duygusunun ne kadar elzem olduğunu ispatlar. Surede kadınların namusuna yönelik iftiradan yine kadının yakın aile dışı karşı cinslere ev içi giysileriyle görünmemesi gerektiği hep bir bütündür ve ancak hep birlikte hayata aktarılabilirler. Aksi halde bugün olduğu gibi sevgi ve kardeşlik bağları zayıflamış cinslere yönelik tesettür ve mahremiyet öğütleri, sonuçsuz kalmaya mahkûmdur.

   •   O halde İnsanların İslam kardeşliği bilinciyle gönülden uygulamaya hazır olmadıkları yasa ve düzenlemeler, kanun metinlerinde hapsolur. Hayata taşan İslam, sokağa taşan kardeşliktir. Seni ancak bir Müslüman kardeşin Müslüman kılar. Allah, kardeşinin ihtiyaç ve taleplerinden konuşur.


Öncesi İttifak Anlaşmalarıyla Beslenmeyen Cihadın Sonu, Asker Zayiatıdır


   •   Önce tarihî verileri gözden geçirelim. Hicretin ilk yılında Hz. Hamza komutasında 30 kişilik ilk keşif kolundan hicretin dokuzuncu yılında 30 bin kişilik Tebük Savaşı’na kadar yapılan 60 civarı gazve ve seferde toplam şehit sayısı 93’tür. Düşünün, en zorlusu Hendek’te 12 bin kişilik düşman ordusuna karşı 3 bin Müslüman askeri var ve sonuçta sadece 6 kayıp verilmiş. Bu durum, çok net biçimde Peygamber Efendimizin yenilgi ihtimalini ve asker zayiatını en aza indirmek için savaş öncesi bütün önlemleri aldığını gösteriyor. Zaten istatiksel olarak -Peygamberin talimatı dinlenmediği için ikinci yarıda mağlubiyet yaşanan- Uhud dışında hiçbir savaşta Müslümanların geri püskürtüldüğü vaki değil.

   •   Tablo önümüzde hanımlar, beyler. Bugünkü hâkim cihad anlayışının ne kadar mesnetsiz olduğunu, ne kadar yıkım ve insan zayiatı üzerine kurgulandığını görüyoruz. Biraz daha derine indiğimizde Peygamberimizin cihad stratejisinden şu noktaları çıkarıyoruz: İnsanın güvenliğini esas almak, reel güce bağlı olarak ortak düşmana karşı yeni ittifaklar kurmak, yenilginin baştan belli olduğu savaşa girmemek ve tarafların güç dengelerini iyi bilmek… İşte bunlar asr-ı saadet savaşlarından kolaylıkla edinebileceğimiz izlenimlerdir. Efendimiz önce şehirdeki Müslümanları güvende tutmak için çevre kabilelerle anlaşmalar yapıyor. Toplumu farklı çatılar altında örgütlüyor ve olası tehditlere karşı sürekli keşif güçleri yolluyor. Ardından savaş ihtimalini bertaraf etmek için mevcut barış yollarını sonuna kadar yokluyor. Bölgedeki aile ve kabile gibi bağlardan istifade etmeyi deniyor.

   •   Buna rağmen savaş kaçınılmazsa, asker zayiatını en aza indirmeye bakıyor. Ortak düşman için yeni müttefikler edinmeye gayret ediyor. Elbette bunları yaparken Makyavelist veya emperyal bir tutum değil, adilâne ve barışsever bir irade sergiliyor. Burada intikam hırsı yok, yapılan anlaşmaya sadakatsizlik yok, fiilî tehdit oluşturmayan insanlara ilişmek yok. Başka ifadeyle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: İslam’da cihad, ancak savaşanlar için kişisel bir zaaf, savaşılanlar için de kişisel zaaftan başka ihtimal kalmadığında meşru olur. Bu kesinlikle korkudan, dünya sevgisinden değil, barış ortamının verimliliğinden, müminin en temelde ıslah amacı güttüğünden, kişinin sadece kendi iradesiyle dine teslim olması gerektiğinden.

   •   Bir kere mevcut cihad algımız, yaşadığımız çağın güç dengelerini hesap etmekten ve küresel çıkarların farkında olmaktan çok uzak. Kendi dışımızdakilerle bir şekilde ittifak kurmanın yollarını aramak yerine, onlara cephe almanın bahanelerini arıyoruz. Oysa mesela Allah Rasülü Medine’nin güvenlik ve bağımsızlığını pekiştirmek için kuzeyde Cüheyne, güneyde Damra, Ğıfar ve Müdlic kabileleriyle askeri ittifaklar kurma çabasına girmiş, Mekke’deki Huzâalılardan ve Necd’deki Yemâmelilerden birçok müttefik ve dost edinmişti. Hicretin ilk yıllarında atılan bu adımlar, dokuzuncu yılda Havâzin’den Neha’ya yetmişi aşkın Arap kabilesinin Peygamberimize heyet gönderip yeni dinlerini öğrenme talepleriyle sonuçlandı.

   •   10 yıllık süreçte benzerlerine sıkça rastlayacağımız bu anlaşma zeminleri, Allah Rasülü’nün bir gerçeği çok iyi bildiğini ortaya koyuyor: Allah’ın yardımı şartların olgunlaşmasıdır. Eğer reel koşulların hazırlanması dışında Allah’ın bir yardımı olsaydı, bunu tüm zamanlarda en çok sevdiği elçisine gösterirdi. Öyleyse bireyde cesaret, toplulukta güvenlik esastır. Mucize veya kerametle insanların gönüllerini fetheder; ama şehirleri fethedemezsin. Allah’ın tekvinî ve toplumsal yasaları kurunun yanında yaşa bakmaz. Burası Mekke değil, Medine. Kalplere olduğu gibi kalelere de talipsen, bunun fizikî ve mimarî bir dizi hesabı vardır. Hülasa, cihad ve İslamî mücadele biçimi noktasında Medine süreci üzerine uzun uzun düşünmeliyiz dostlar.


Nifak Hareketleri Gücün Getirdiği Bir Sınavdır ve Kontrollü Devamı Sağlanmazsa, Ümmet Birliği Büsbütün Yara Alır


   •   Muhataralı bir konuya geçiyoruz. Peygamberimizin Medine’de münafıklarla ya da daha genel tabirle kalplerinde maraz olanlarla ilişkisini nasıl okumalıyız? Mekke’de bir güç ve prestije erişemeyen Müslüman toplum karşısında haliyle münafık, yani sürekli pozisyon değiştiren ikiyüzlü bir kitle çıkmıyor. Medine’de sağlanan iktidar, beraberinde böyle bir kesim getiriyor. İlk gerçeği kulağımıza küpe edelim: Bir davanın gücü varsa, sırf bu güce yanaşmak isteyen bazıları belki de herkesten çok o davanın adamı görünecektir. Suyun akış gücü nasıl berrak suyla birlikte çer çöpü de taşıyorsa, iyiliğin iktidar gücü aynı şekilde belli kötülükleri peşine takıp sürükler. Bunu büsbütün engellemek demek, berrak suyun da gücünü kırmak demektir. Bunun gibi sahiciler arasındaki sahtekâr hacıları ayıklayacağım dersen, samimi hacıların dikkat ve motivasyonu daha fazla dağılır. Kendileri için de ciddi endişe duymaya başlarlar. Doğal denge sarsılır.  

   •   Kur’an-ı Kerim’de 30 medenî sure varsa, bunun 17’sinde ve toplamda 340’a yakın ayette münafıkların adi özelliklerinden ve stratejilerinden bahsedilir. İbni Kayyim “Kur’an’ın neredeyse tümü onları anlatmaktadır” diyecek kadar (Medâricü’s-Sâlikîn, İbnül Kayyim, 1/347) meseleye önem atfeder. Tarih otoriteleri Medine’de nifak hareketinin başını Abdullah bin Übey bin Selül’ün çektiğini söylerler. Evs ve Hazrecliler tam kendisini Medine kralı yapacakları sırada Peygamberin şehre hicreti ve halkın Müslüman olmasıyla taç giyme hayalleri suya düşen Übey bin Selül, Bedir Savaşı’ndan sonra Müslümanların zaferini görünce çaresiz şekilde beraberindekilerle Müslümanlığa geçer.

   •   Adı Müslüman olmasına rağmen, hicretin sekizinci yılındaki ölümüne kadar peygamber ve Müslümanlar aleyhine türlü komplolar tezgâhlar. Düşmanla gizli işbirlikleri yapar ve kritik süreçlerde Müslümanların arasına fitne tohumları eker. Bütün bunlara karşın Peygamberimiz onu görünürdeki tevhid söylemine göre kabul ederek katline izin vermemiş, çevirdiği entrikaları boşa çıkarmakla yetinmiştir. Fitne hareketinin başını çeken isim olarak Übey bin Selül gösterilmekle birlikte, kaynaklar (es-Sîretü’n Nebeviyye, İbni Hişam, 2/123 ve sonrası) Huyey bin Ehtab, Ka’b bin Eşref, Abdullah bin Suriyâ, Lebid bin E’sam, Rafi’ bin Harise gibi birçok entrikacı Yahudi düşmandan ve onlarla birlikte hareken eden Evs ve Hazrec Münafıklarından bahseder. Bunlar içerisinde Amr bin Avfoğullarından Zubeyaoğullarına, Levzanoğullarından Nebitoğullarına çeşitli kabile ve soylardan ikiyüzlü hainlerin isimleri zikredilir.   

   •   Konumuz doğrudan adı sanı belli münafıklar değil, daha genelde Kur’an’ın birçok yerinde “kalplerinde maraz olanlar” şeklinde geçen menfaatperest ve her devrin insanları. Bilinen münafıkların ve hain Yahudilerin de içinde yer aldığı bu kesim, Ahzap suresinde çarpıcı biçimde iki temel Müslüman profili üzerinden anlatılır:  “Hani o zaman münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: Allah ve Resulü bize sadece kuru vaatlerde bulundular, diyorlardı.” (Ahzap suresi, 12) Bundan birkaç ayet sonra diğer Müslüman karakteri çizilir: “Müminler ise, düşman birliklerini gördüklerinde, İşte Allah ve Resulü'nün bize vadettiği! Allah ve Resulü doğru söylemiştir, dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarını ve Allah'a bağlılıklarını arttırdı.” (Ahzap suresi, 22)

   •   Sözkonusu iki ayet, her ne kadar hususi olarak Hendek Savaşı bağlamında nazil olsa da evrensel iki inançlı tipini dikkatimize sunar: Zoru görünce fire verenler ve vermeyenler… Canları yandığında dünyayı ateşe verenler ve vermeyenler… Biliyoruz ki Peygamberimize sadece münafıklar değil, müminler içinde yer alan -samimi fakat görgüsüz, samimi fakat cahil, samimi fakat aldatılmaya müsait- bu tür insanlar da rahatsızlık veriyordu. Ganimet taksimlerinden idarî görevlendirmeye kadar bir dizi nebevî kararda bencilce seslerini yükseltenler her daim olmasına karşı, Peygamberimiz bunlara nasıl tavır takındı? Bugün için alacağımız ikinci ders işte burada yatıyor.

   •   Uhud Savaşı’nda ordudan ayrılıp Müslümanları yüzüstü bırakmak, İfk Hadisesi’ni çıkarmak, Mescid-i Dırar’ı inşa etmek, Hendek gibi Müslümanların en zor savaşında düşmanla gizli iş tutmak, Evs ve Hazrec arasındaki eski düşmanlığı körüklemek, Peygambere sihirden suikasta her türlü saldırıya yeltenmek gibi birçok çirkefliğe imza atmış bu kişiler, her zaman Müslümanların iç problemi olarak kaldı. Allah Rasülü bunlara öldürücü darbe indirmeyerek hem doğrudan düşman hattına geçmelerini hem müminler arası iç çatışmanın ve ümmet birliğinin rencide olmasını engelledi. Onları en adil ve köklü mahkeme olan kamu vicdanına mahkûm etti. Söz konusu yanardöner kitleyi ne büsbütün özgür bırakarak fitnenin sevâd-ı azamı engellemesine izin verdi ne de kökten kazıyarak safların ayrışması için gerekli ilahî dengeye halel getirdi. Kontrollü şekilde devam etmelerini ve maşer-i vicdan tarafından yargılanmalarını amaçladı.  

   •   Tıpkı o gün gibi bugün ve yarın da aynı hodbinler ve ihale avcıları olacak. Ne en ön safın ne fotoğraf karesinin başköşesini kimseye kaptıracaklar. Rüzgâr nerden esiyorsa oranın yılmaz şövalyesi kesilecekler. 15 Temmuz’da konfeksiyoncular, dürümcüler tanklara ve silahlara siper olduğu halde, nutukları bunlar çekerler. Flaşların olmadığı yerde isimsiz kahramanlar varken, plaketi, laykı ve medya köşelerini bunlar alırlar. Böyledir hayhuyu devranın. Medine’nin gerçek fatihi genç Musap şehit olduğunda cesedini kapatacak elbise bulunmazken, Akra’ bin Hâbisler, Uyeyne bin Hısn’lar yüzer yüzer ganimet alırlar Huneyn’den. Sınavdır çünkü bu. İktidarın, siyasallaşmanın, kalplerle birlikte kaleleri de elde tutmanın… Bu tezgâhı dağıtayım dersen Doğu Arabistan sahillerindeki Umân kabilesi de yoksun kalır hidayet güneşinden, Bahreyn’in güneyindeki Abdulkays kabilesi de… “Burası dünya. Burası bu kadar işte!” 

 



246 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Ah O Kitap Kenarları - 10/07/2019
Kitap sayfalarına sinen talebelik hatıraları, hatıralardaki kitaplar...
İlahiyatçının Yazı Kılavuzu - 30/04/2019
İlahiyat ve medrese okuyanlar, yarı akademik makaleyi hangi kaynakları kullanarak nasıl yazabilirler?
Maturîdî ve Eş’arî Literatürüne Giriş - 25/02/2019
Ehl-i sünnetin iki ana kolunun kurucu şahsiyetlerine, öne çıkan hususiyetlerine ve aralarındaki ihtilaflara dair mukaddime...
İlahiyatçının İnternet Kılavuzu - 02/01/2019
İslami ilimlerde Arapça web kaynakları
Şematik Cahiliye Dönemi - 01/11/2018
İslam öncesi Arapların siyasi, kültürel ve sosyal kodları...
Abdullah İbni Mübarek ile konuştum - 01/11/2018
Büyük fakih, muhaddis ve zahid Abdullah İbni Mübarek ile şahsi sözleri üzerinden kurgusal söyleşi.
Şehirliler İçin Çevre Notları - 21/07/2018
Topraktan kopuşumuzla başlayan çevresizleşme sürecimiz, kendimizden uzaklıkla sonuçlandı.
5 Maddede İktisat Bilinci - 05/06/2018
Ekonomik ilişkilerimizi adalet ve ahlak dengesine oturtacak 5 kural
Kötü Yönetici Nasıl Yetişir? - 19/04/2018
Yöneticinin kendi durumu dışında onu adaletsiz davranmaya adeta zorlayan beş faktör...
 Devamı