• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Mustafa ALP
mustafamahmutalp@gmail.com
Mekke’den Öğrendiklerim
15/12/2016

Asr-ı Saadet’in Mekkî Sürecinden Evrensel İlkeler

İlim Dergisi 16. Sayı Aralık 2016


   •   Hanımlar beyler, bu yazı bazı noktalarda fikrinizi değiştirebilir; çünkü yazım sürecinde bana öyle oldu. Kimi flu noktalar netleşti, kimi hamasî sisler dağıldı, kimi kumdan kuleler yıkıldı. Yine de bir yazıyla fikrinizin değişmesi, onun yine bir yazı ya da sohbetle oluştuğu anlamında gelir ki bu sağlıklı bir durum değildir. Fikirler çelişkileri ve boşluklarıyla bir bütündür ve sahiplerinin zihin yolculuklarının krokisini sunarlar. O halde burada yazılanlar, sahibi için son nokta olmadığı gibi sizin için de işte hakikat burası, diyeceğiniz bir sınır olmasın. Çeşitli tespitlerin güzergâhında bir soru işareti, bir ünlem ya da virgül molası verirseniz, bu benim için yeterlidir.

   •   Evet, konumuz İslam tarihinin Mekke dönemi. Şöyle bir hafıza tazeleyelim: Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem 53 yaşına kadar burada yaşadı. Tarihçiler, 13 yılı Mekke, 10 yılı Medine olmak üzere asr-ı saadeti iki evreye ayırırlar. Yine Mekke evresi yaygın kanaatte üç merhalede ele alınır: 610’da başlayan peygamberlik görevinin üçüncü yılına dek gizli davet merhalesi, onuncu yıla kadar süren açık davet ve Kureyş müşriklerinin baskı merhalesi ve bu aşamadan 622’de Medine’ye hicrete kadar devam eden Mekke dışı destek arayışları merhalesi… Mekkî sürecin genel olarak imanî güçlenme, Medenî sürecin siyasî nüfuz sağlama süreçleri olduğunu biliyoruz. İslam davası Mekke’de dikey bir kökleşme, Medine’de yatay bir genişleme kazanmıştır. Bunlar bildiğiniz şeyler.

   •   Sevgili arkadaşlar, defalarca duyduğunuz konular için zamanınızı almayacağım. İslam davetinin Mekke aşamasında Peygamberimizin yetim çocukluğu, çalışkan ve dürüst gençliği, evliliği, kırk yaşına doğru gittikçe artan manevî arayışı, nihayet ilk vahye mazhar oluşu, üç yıl veya altı aylık vahiy kesintisi, yakınlarından başlayarak toplumu tevhide açıkça çağırması, Kureyşlilerin bir avuç Müslümana uyguladığı üç yıllık siyasî, ekonomik, sosyal ambargo, ardından en büyük iki destekçisi Ebu Talip ve Hatice’nin vedası, Taif ve civar kabilelerden destek arayışı ve nihayet Akabe görüşmeleriyle başlayan Medine’ye yerleşmesi.., bütün bunların detaylarını az çok biliyorsunuz. Dileyenler önceki sayılarda yer alan Hz. Peygamberin Hayatını Okumaya Giriş ve Bu Hayatı Başka Birinde Göster, Ona da Peygamber Diyeyim başlıklı yazılarıma, olaylar üzerinden siyerin yorumlanması noktasında müracaat edebilirler.

   •   Bu yazıda yapmaya çalıştığım şey, Mekke döneminden günümüze ışık tutacak ilkeler çıkarmak. Tevhid davasının evrensel prensipleri… Dünyaya hak ve adalet ikame etme ülküsüyle yola çıkan bütün hareketlerin güzergâhına yol tabelaları ve uyarıcı levhalar yerleştirme gayreti… Tarihçinin kişisel kanaatinden bağımsız bir tarih olmayacağı gibi, elbette bundan 1438 yıl önce yaşanmış döneme dair burada söylenenler de Mustafa Alp’in bir yorumudur ve her yorumda rastlanan önceki fikirlerini destekleyecek verileri cımbızlama ve ileri çıkarma, bunlarla örtüşmeyenleri sansürleme gibi nâkısalarla maluldür. İnsan olarak başka imkânımız var mı, dahası geçmiş bir hadiseyi bugüne taşımak için bir miktar bozuma uğratmadan başka yol var mı, o da ayrı bir konu…

   •   Şunu da ekleyeyim: Mekke süreci, Medine’den kesin hatlarla ayrılamaz. Asr-ı saadet, baştan sona ince motiflerle nakşedilmiş kesintisiz bir bütündür ve hem Mekke hem Medine’de aynı desen ve tonlara rastlamak tabiîdir. Ekseriya oryantalist okuma biçimine dayalı müstakil dönemlendirme ve bunun akabine özellikle ehl-i kitap ilişkilerine yönelik getirilen eleştiriler, böylesi kopuk algılamanın bir neticesidir. Neyse, konuyu dağıtmayalım. Bu dönemden çıkardığım ilkelere geçiyoruz.


İdeal tevhid, şirk toprağında yeşerir


   •   Arkadaşlar, İslam’ın doğduğu 7. yüzyıl başlarındaki dünya medeniyet coğrafyasına baktığımızda Arap Yarımadası’nın öne çıkmadığını görürüz. Arabistan, ne komşusu Bizans İmparatorluğu’nun görkemli Roma geçmişine, ne Sasanî Devleti’nin Pers mirasına sahip değildi. Asya, Avrupa ve Afrika’nın kesişme noktasında yer almasına rağmen, ileri devletlerin uygarlık düzeyinden, dinî kültüründen ve siyasî bütünlüğünden gerilerdeydi. Bu durum, özellikle ziraat ve doğal kaynaklar açısından kıt olan Mekkelileri sömürgeci güçlerden uzak, bakir bir toplum haline getiriyordu. Tam da bu sebep, yani Arapların yeni bir dinin medeniyet kurucu gücüne aç oluşları, Kur’an’ı ve peygamberiyle vahiy tohumunun bu topraklara ekilmesine yol açmış olabilir.

   •   Şöyle düşünelim: Allah celle celalühû, hiçbir beşerî müdahalenin bulanıklaştırmasını dilemediği saf semavî bir davayı, dönemin uygar toplumlarından birinde başlatmış olsaydı, ileriki başarı ve fetihler, kolaylıkla o toplumun zaten mevcut olan beşerî gücüne ve medenî mirasına bağlanabilirdi. Oysa Araplar eliyle -birçok sahabenin de itirafıyla- İslam’ın yayılıp güçlenmesini, Allah’ın lütfundan başka bir şeyle açıklayamayız. Tevhid sondajının altı asırlık bir aradan sonra, bu kez Mekkeliler dâhil kimsenin ihtimal vermeyeceği şekilde böylesi silik bir coğrafyaya vurulması, Allah’ın planında kimseyi ortak kabul etmeyeceğinin bir göstergesidir. Öyle ya, insanların, “böylesi sıradan adamla, böylesi çağdışı iddialarla tutmaz bu iş” dediğini öyle de bir güzel yaptığı için Allah Allah’tır. O ne güzel ilahtır!

   •   İşin tuhafı, bedevî ve bakir oluşları uygarlığın beşiği ya da kültür başkenti olmak için Mekke’yi ne kadar elverişsiz kılıyorsa, yeni bir tevhid davasının numuneleri olmak için o kadar iyi bir aday kılıyor. İslam’ın temel söylemi olan tevhidi, kısaca kabilelerin putları üzerinden oluşturulan her tür sosyal, ekonomik ve fikrî ayrımı, yani şirki ortadan kaldırmak şeklinde anlarsak, bunun kabileci ve putperest bir topluma ne kadar ters düşeceğini farkederiz. Zaten onlar bunu en zor kabullenecek kişiler oldukları için en iyi adaydırlar. Bunun için 13 yılda ancak bir arpa boyu yol alabilir Peygamberimiz. Onlar şirkin çarpık düzenini en iyi özümsemiş asabi ve cahil halk oldukları için, gıdım gıdım da olsa kabule yanaştıklarında tevhidi en iyi onlar anlarlar. Buna karşın kaşarlaşmış zihinler ya da melez toplumlar, yeni bir inanç hareketine beşiklik etmeye uygun değillerdir.

   •   O vasattan bugüne projektör tuttuğumuzda, lafı fazla dolandırmanın bir anlamı yok. İslam'ın ilahî otantikliğiyle modern dünyada yaşayabilmesi için yürünecek pratik yol bellidir: Daha çok bozulmak, insanın ve doğanın daha çok tahribatı ve gidebileceğimiz son noktaya kadar egolarımızın peşine düşmek... Bunu söylerken en küçük ironik veya pejoratif ima taşımıyorum. Özellikle asr-ı saadetin sosyolojik tablosundan benim çıkardığım sonuç budur: İnsan, egosunun önünde hiçbir engel kalmadığı zaman ve ancak bu oranda iyi bir Müslüman olabilir. Sahabeyi altın nesil yapan budur. Onlar öncesinde insanlığın dibine vurdukları için, İslam'la birlikte göklerin üstüne çıkmışlardır. Daha açık ifadeyle, onları hayâlı ve iffetli yapan geçmişteki cinsel özgürlükleridir. Hak adına korkusuz yapan geçmişte zalimce vurdukları kellelerdir. İslam adına gözlerini kırpmadan ölüme koşmaları, egoları uğruna geçmişte korkusuzca ölüme atılmalarıdır.

   •   Türkiye gibi geçmişinde İslam olan ve yeni yeni zenginliği, dünyevî zevkleri ve kişisel özgürlükleri tadan ülkelerde İslam'ın yeniden doğru şekilde filizlenmesinin tek yolu, tam anlamıyla şirke batmak, Batılılaşmak; bugünkü tanrısal ve metafizik söylemlerden sıyrılmaktır. Ancak o zaman hakikate muhatap olacak saf akla ve çıkarsız anlayışa sahip olabiliriz. Bu nedenle mesela İrlanda'da İslam, Türkiye'den çok daha sağlıklı ve hızlı biçimde yaygınlaşır. Brezilyalı biri Türkiyelinden çok daha saf biçimde İslam'ı anlayıp yaşayabilir. Aksi halde özgür seksi yeni keşfetmiş bir gence iffet ve hayâyı anlatmanız, yeni burjuva sınıfına katılmış bir tüccara zekâtı anlatmanız, koltuğa yeni atanmış bir yöneticiye adaleti anlatmanız çok zordur. İnsan ve toplum psikolojisine terstir bu.

   •   Tevhid ve şirk özeline tekrar dönerek bir yanlış anlamanın önüne geçelim. Çoğumuz tevhid ve şirki Allah itikadına münhasır dinî bir kavram olarak görme eğilimdeyiz. Oysa tevhid ve şirk, Yaratıcı üzerinden şekillenen toplumsal yapılardır ve insanların gündelik hayatına kadar her şeyi biçimlendiren bir dinamiğe sahiptirler. Tevhid, Allah’ı bir ve benzersiz olarak addetmekle kalmaz, toplumun bütün fertlerini ve kesimlerini birbirlerine eşitleyen üst çatı olarak işlev görür. Soyu, geliri ve kültürü ne olursa olsun, herkes bir ve eşsiz olan Allah karşısında bütün ve her şeye ortaktır. Bu birliği bozan ve insanları sahte etiketlerle bölmeye hizmet eden gayretlerin tümü şirktir ve bu tezgâhı dağıtmak bütün peygamberin ortak hedefidir. İslam öncesi Mekkeliler, atalarından miras aldıkları kendilerince sahih dine yaslanarak nesep üstünlüğünü, sermaye patronluğunu, güçsüzlere tasallut olmayı ve bir dizi çarpık ritüeli meşru görüyorlardı. O gün için Peygamberin tevhid söylemi, seçkinci ve sömürücü anlayışı yıkan sosyal bir adalet ve tabiî ahlak projesiydi. O bir bakıma, insanları her tür etiket ve kimlikten arınmış çocukluklarındaki saflığa ve kardeşliğe davet ediyordu.

   •   Dolayısıyla eğer bir toplum farklı çatıların gölgesine sığınarak birbirlerini sömürüyor ve herhangi bir konudaki değer ya da yetkiyi belli kesimin hevasına teslim ediyorsa, orada yaşayan insanların adlarının Müslüman olması ve tevhid zannettikleri itikadî ilkeyi dillerine pelesenk edip amentülerinin ilk sırasına yerleştirmesi gerçeği değiştirmez. Hadi yumuşatalım, o toplum tevhid ehli değildir, cahiliyedir. Din henüz o insanlar arasında yapacağını yapmamıştır. Geçmişten gelen dinî kültür, İslamî jargon ve mukaddes kabuller onları şirkten büsbütün kurtarmaz. Aksine peygamber, Allah, Kur’an, hakikat.., bütün bunlar -tıpkı Kabe’deki 360 puttan biri gibi- putlara, yani isteğe göre şekillendirilen içi boş kavramlara dönüşmüştür. Gelin, burayı biraz daha açalım.


Putperestlik sonrakilerin dondurulmuş dinidir ve bunu çözmek için peygamber reformcular gönderilir


   •   İslam öncesi Mekke’ye bakıyorum, orada da bir din var. Şehri, daha medenî bir yapıya kavuşturan Kusay, çıkan sosyal problemlere adilane çözümler üretilmesi için Darun Nedve’yi kurmuş. Rifâde, sikâye, sefâre.., görevleriyle, gelen hacılara hizmeti resmiyete bağlamış. Mekkeliler tavaf, dua, kurban gibi ibadetleri eda etmekteler. Kur’an’ın çeşitli yerlerinde vurgulandığı üzere, tabiat kaynaklarının ve aşkın gücün Allah’ın iradesinde olduğunu kabul ediyorlar. Elbette çarpık bir kabul bu. Başka ifadeyle, atalarından kafalarına kazınan din dondurulmuş. Her Mekkelinin şahsiyet özüne kodlanmış tabiî ahlakı ve akl-ı selim dinamizmini, bu sağır ve mevcudun dışında kendilerine bir şey söylemeyen din uğruna reddediyorlar. Farklı adla da olsa bunu yaparken, hani kendilerince ehl-i sünnet omurgalarını koruyor, geleneksel damarın yara almamasına gayret ediyorlar. Peygamber çıkıp onların kurtuluşları için doğru şeyler söylediğinde onu insanların zihinlerini ifsad eden fitneci olarak damgalıyorlar.

   •   Peygamberin getirdikleri bilinmeyen şeyler değil oysa. İlk topluluk elçilerinden beri aynı şey söyleniyor: Çözün donuk bu yapıyı. Hayatla birlikte vahiy de, hakikat de akıyor. Bırakın, hava alsın yürek odaları, beyin koridorları… Allah, kafanızda çizdiğiniz şablondan çok daha yüce, hakikat parsellediğiniz alandan çok daha geniş… Heyhat ki Mekkeliler statükocu. Değişimden, ağızlarının tadının kaçmasından, güncel şartlarda başka bir sisteme boyun eğmekten delice kaçıyorlar. Onlar İçin hakikat ve erdem adına söylenmesi gereken her şey zaten söylenmiş. Bundan sonrası bölücülük. Sahip oldukları din, çıkan sorunlara çözüm üretmiyor. Öyle donuk, dekoratif ve kuralcı ki vicdanlara, yastık altlarına, imar projelerine, maaş bordrolarına, ev dekorasyonlarına sızmasına izin verilmiyor. Ne kadar tanıdık geldi değil mi?

   •   Sade bugünü düşünmeyin. Elbette hala kısmen canlı atan bir dinî nabız var; lakin ya gelecek yüzyıllar? Ya birkaç nesil sorası? Mekke’de tırnakla kazılan, üstüne titrenilen bu din ne hale getirilecek? İnsanlar adalet adına kardeşlerine zulmedecek, din adına dünyalığın dibini bulacak, Kur’an adına kendi kitabını dikta edecek, Allah adına üstadını pazarlayacak… Tüm bunları bugünkü emarelerinden kestirmek zor değil. İşin doğrusu, değerleri Allah tarafından tasdik edilen kutsalları eğer dondurur ve kendinden menkul değerler haline getirirsek, putlaştırmış oluruz. Kur’an birilerinin her dediğini onaylıyor, peygamber bu kişilerin türlü politik ve dinî manevralarında hala örnekleri sayılıyorsa, kusura bakmayın, onlar için Kur’an da peygamber de din de bir puttur. Hakikatin önündeki kaskatı setler, hidayete karşı çekilmiş hurafe çitleri…

   •   Tevhid bize kendinden sebep hiçbir şeyin değere sahip olmayacağını, en mübarek şeylerin Alllah’ı iş’ar eden simgeler olduğunu söyler. Eğer bu şeyleri dondurur ve ilahî özünden kopuk değerlere çevirirsek, okuduğumuz şey Kur’an değil, egzotik bir metin, uyduğumuz din değil, spiritüel bir tabudur. Donuk ve sathîdirler.

   •   Bu noktada iyi niyetlerin ve yine Allah için gösterilen saygının bahane edileceğinden şüphe yok. Ümmü Seleme Habeşistan’da gördüğü kiliseden ve içindeki resimlerden bahsettiğinde ne demişti ona Allah Rasülü? “Onlar içlerinden salih bir kul öldüğünde, kabri üzerine mescid edinir ve üzerine suretleri yaparlar. Onlar, Allah katında yaratılmışların en şerlileridir.” (Buhari, Müslim) Kur’an’da uyduruk tanrılar diye geçen Ved, Suvâ, Yeğus, Yeuk ve Nesr (Nuh, 23) hakkında ne diyor İbni Abbas? “Bunlar, Nuh kavminde yaşayan zamanın salih kullarıdır. Onlar ölünce insanlar onların kabirlerine devam ettiler ve (hatırlamak için) heykellerini yaptılar. (İlk zamanlarda onlara tapan yoktu.) Ardından bir zaman sonra onlara tapınmaya başladılar.” (Buhari)

   •   Dahası Mekke’deki putlar da aslında iyi insanlar ve kendilerine karşı ölçüyü kaçıran ilk nesil de bunu iyi duygularla yapıyor. Ne diyor Taberî ve Mücahid gibi otoriteler Lat putu için? (Necm, 19) “Lat, dağıtıcı anlamına gelir. Hac için gelenlere yemek dağıtan salih bir kişi bu lakapla şöhretlenmişti. O öldükten sonra insanlar onun kabrinde ibadet etmeye başladılar.”

   •   Bu rivayetleri elbette kabirlerin ziyaret edip etmeme gibi sığ bir tartışmaya çekmek için vermiyorum. Kabirdeki gerçekten ölü gibi muamele görür abartılmazsa, kabir ziyaret güzeldir de. Zaten suretin kendisine takılırsan Kâbe’yi ziyaret etsen boş. Rivayetlerden asıl çıkaracağımız sonuç, sonra gelenlerin putperestliği nasıl kulluk biçimine ikame ettikleridir. Dolayısıyla eğer bu ibadet algısını aslına tebdil edecek bir peygamber -ki açıkça reformcudur- gelmezse, insanlar hak din diye batıl düzene tabi olurlar; zira sonra gelen nesiller kutsalın içini boşaltır, onu dekora dönüştürürler. İbadetin Yüce Zat’ı gösteren aynası buğulanır zamanla ve kendinden başka hiçbir şeyi yansıtmaz. Araçlar amaç halini alır gün be gün. Simgeler gaye olur. Namaz rekâta indirgenir, zekât nisaba; ümmet Facebook paylaşımına indirgenir, dua kandil mesajlarına…  

   •   Dahası tek bir peygamber bu yenilenmeyi sağlayacak olsaydı, sonrakiler abes olurdu. Demek ki peygamber de olsan, kendi devrinin insanısın enikonu. Değişime yetişemiyor, ancak ana ilkeleri gösteriyor ve bunlar üzerinden hakikatin hareketini sürdürecek bir nesil yetiştiriyorsun. Vahiy bitiyor; ama ilham ve tefekkür mahsulü ortak akıl sürüyor. Peygamberlerin ıslah görevini yine onların ilkeleri ışığında bugün deruhte edecekler, ilim adamları ve geniş katılımlı istişare meclisleridir. Bu kısımda meramımı anlattığımı düşünüyorum. Değişime büsbütün direnirsen, büsbütün eskirsin. Eskirsen anlam ve değer içeriğin yoksullaşır, donuk bir tarihî puta dönüşürsün. Oysa hakikat de yaşam gibi akar.


Peygamberimiz, kendinde hiçbir değer görmediği için en değerli insandır


   •   Ve üçüncü gerçek… İslam’ın doğuşuna yakın dönemde Araplar arasında, özellikle ehl-i kitabın tesiriyle bir peygamber beklentisi mevcuttu; fakat çocukluğu yetim ve öksüz geçmiş çoban ve ümmî bir adamın peygamber seçileceği -tıpkı bu coğrafyanın seçilmesinde olduğu gibi- kimsenin ihtimal vereceği bir durum değildi. Onların kafasında peygamberlik, bir tür tanrısal krallık demekti ve toplumun nüfuzlu simalarından birine sunulmalıydı.

   •   Bugün çoğumuzun peygamber algısı aşağı yukarı böyledir: Allah’ın yanında özgül ağırlığı bulunan karizmatik bir lider… Peygamberliğin kendisini değil de adeta kendisi peygamberlik payesini onurlandıran yüce şahsiyet… Peygamberler öncülüğünde bütün veli, âlim ve ariflere bakışımız benzerdir. Onlar lâhutî âlemde önemli bir mevki parsellemiş, adeta dünyayı Allah’la birlikte idare ve sevk eden nuranî varlıklardır. Açıkça söylemesi ürkütücü; lakin çıplak inancımız budur. Elbette böylesi algıda onlara yakıştırılan tevazu, mahviyet, haşyet ve tazarrû gibi ahlakî hasletler içi boş sıfatlardan ibarettir. Başta kendileri olmak üzere her canlı nasıl bir beşerüstü -malesef- istidada sahip olduklarını çok iyi bilir.

   •   Ben Mekke’de hiç de böyle bir peygamber görmüyorum. Bilakis gerçekten herkesten daha çok Rabbine muhtaç olduğunun ve zayıflığının farkında olan, lafta değil, gerçekten de kendisinde hiçbir fazilet görmeyen, sırtına yüklenen ağır mesuliyetin her an altında kalacağından delice korkan bir kul o. Ve tabi ki tam da bunun için en değerli kul… Günahlarından başka hiçbir şey görmediği için -numaradan değil- günahlardan arındırılmış bir saf gönül o… Öylesine şaşkın, dikkatli ve yanlış yaparım endişesi dolu ki ancak başka bir peygamber bunu hissedebilir.

   •   Dostlar, birçoğumuz peygamberi överken Allah’ı yerdiğimizin farkında değiliz. Herkesin parmakla gösterdiği oğluyla gurur duyan ve kendi kusurlarını örttüğü nispette ona değer veren bir baba gibi görüyoruz Allah-peygamber ya da Allah-veli ilişkisini. Anlattıklarımın ne kadarı makes buluyor bilmiyorum; ama bunu hissediyorum. Bırakalım bu mantığı. Değer haznesini dolduran Allah’tır ve tabi öncesinde boş olur, boş olduğu bilincine varılırsa.

   •   Allah’a en yakın insanlar peygamberlerdir; çünkü ona uzaklığın en iyi onlar farkındadırlar. Allah’ın yüceliğini onlar gibi vahiyle, yani bizzat deneyimleyerek farketseydik, tıpkı onlar gibi sabahlara kadar secdeye kapanır ağlardık. Peygamberimizin peygamberlerin efendisi olması, aslında hepsinin en kusurlusu olduğuna inanmasındandır. Hakikatle ve hakikatlerin özü el-Hakk’la öylesine yoğun kalbî münasebeti vardır ki başta egosu olmak üzere her şeyini yitirmiş, tam bir mahviyet ve acziyet haline bürünmüştür.

   •   Bu kadar lafı niçin ediyorum? Allah katında değerli mi olmak istiyorsun? O zaman kendinde hiçbir değer görme! Ruhî derinliğe mi kavuşmak istiyorsun? Bütün sahip olma hırsından ve tamah güdüsünden sıyrıl! Önünün açılmasını mı istiyorsun? Bir adım önünü göremeyeceğinden endişelen! Suçluluk hissettikçe arınır, acziyet hissettikçe güçlenirsin. Gerçek iman, derin bir hayret ve minnettir. 

   •   Bu maddeyi kapatmadan olası bir soruya cevap arayalım. Diyelim ki gerçek bu. Peki, sorun ne? Abartılı peygamber inancının ne gibi somut bir sakıncası var? Şöyle arkadaşlar: Esas sıkıntı Allah’la ilişkimizin, O’na karşı korku ve ümit sarkacımızın bozulmasıdır. Eğer Peygamberimize Allah’ın yanında, O’na rağmen en ufak bir paye verirsek -ki bu, peygamberle kalmayıp onun varisi olan veli, âlim ve hocalara da geçecek- bu durumda eskisi gibi yalnızca dini Allah’a has kılmayacak, sadece O’na karşı dua ve yakarış haline bulunmayacağız. Aksine aradaki aracıları bir şekilde tavlayarak kulluğu kotarmaya çalışacağız.

   •   Dürüst olalım, bir Allah dostunun yakın çevresinde bulunanlarda, içki müptelası bir Müslümanın suçluluk ve kusuru itiraf halinin yarısını bulamayız; çünkü onlar profesyonel kullar olarak ibadetlerini otomatiğe bağlamış, her tür acziyet ve kusuru, yakınında durdukları zatın garanti kapsamına almışlardır. Aşağı yukarı bütün namaz kılma süreleri, oruç açlıkları, sadaka miktarları, günlük virtleri aynıdır. Kullukları düz bir vasatta ilerler. Bu tahmin edildiği gibi istikamet değil, kendini aklama egzersizidir. Mesai bitimi geldiğinde beş dakika daha bir vatandaşın işini görmeye tahammülü olmayan memur mantığıdır. Cüneyd Bağdadî olayı ne güzel özetlemiş: “Sadık kul günde kırk kez değişir. Gösterişçi ise kırk yıl aynı hal üzere devam eder.”


Dış baskı, iç birliğin ön şartıdır


   •   Mekke’deki İslamî mücadeleden çıkardığım üçüncü hakikat, dışarıdan gelen tehditlerin içeride kenetlenmeye yol açtığıdır. Aslında sadece din davası değil, birçok siyasî ya da sanatsal dinamizmin muharrik unsuru, uğradıkları baskılardır. Ya tamamen çözülür ve baskı gelen yönün içinde erirler ya da müstakil kimliklerini derinleştirme yolunda hızla ilerlerler. Dertleri makam mevki değil, ezilen ötekilerin derdi olanlar, düşman tehlikesinden beslenir, eziyet ortamında meyve verirler. Buna karşın barış dönemleri ve sosyal refah, inançların vidasını gevşetir ve davadan geriye slogan posası kalır. Mekke bu açıdan imanî yoğunluğun zirve yaptığı yerdir. “Tapılası tek varlık, Allah’tır” demenin en galiz düşmanlıklarla boğuştuğu yıllarda kılınan namazların, yapılan duaların ve okunan Kur’an’ların lezzeti sonraki hiçbir dönemde alınamayacaktır.

   •   Hicretin hemen peşine yüz seksen altı Mekkeli ailenin Medineli aileler arasına yerleştirilmesinden ve Medine’de yapılan ilk nüfusu sayımında bin beş yüz Müslümanın varoluşundan anlıyoruz ki sayısı bini bulmayan Mekke Müslümanları, on yıl sonraki Veda Haccı’nda hazır bulunan yaklaşık yüz yirmi bin Müslümanın kök hücresidir. Son iki buçuk yılda İslam’la şereflenen Medinelileri de sayarsak, on üç yılda bin beş yüz kişi, sonraki on yılda yüz on sekiz bin beş yüz kişi… Bu bereket, Peygamberimizin olduğu kadar Mekkeli Müslümanların mayalarının ne kadar sağlam olduğunun, ne kadar çelik bir çekirdek kadroya sahip olduklarının göstergesidir. Ruhlarını böylesi güçlü kılan faktör, gözü dönmüş din düşmanlarından gördükleri baskı ve işkencelerdir. Zaten Mekke’de bundan başka bir şey yoktur.

   •   616 yılında başlayıp üç yıl süren Kureyş ambargosunu düşünün... Müslümanlar bir mahalleye tıkılmış, ne erzak girişine, ne şehrin diğer halkıyla görüşmelerine, ne ticaret yapmalarına izin verilmiyor. Açlıktan çocuklar ölüyor. Geceler feryat dolu. Uzun zaman önce kesilmiş kurban derisi bulanlar, yemek buldum diye seviniyor. Ve bu üç beş gün değil, bin altmış iki gün… Bu ilahi takdir, tam anlamıyla manevî bünyenin mikroplarını en etkin şekilde kıran ve bağışıklık sistemini güçlendiren doğal antibiyotiktir.

   •   Modernler olarak nasıl ki sarımsak, soğan ve turp gibi çok güçlü antioksidanlardan keskin tatları ve kötü kokuları nedeniyle uzak duruyorsak, iman metabolizmamızı güçlendirecek yoksulluk, baskı ve dışlanmaktan öylesine korkuyoruz. Bunun yerine kimyasal ve modifiyeli ilaçlarla, yani dinin imaj boyutuyla, kutsal simgelerle ve hacı abi edebiyatıyla gerçekten heva virüsleriyle, kibir kanseri hücreleriyle savaşacağımızı sanıyoruz. Sonuç, elbette bakterilerin bu tür sentetik ilaçlara karşı direnç geliştirmesi ve bizim sahabeden daha çok peygamberi seven, şehitlerden daha çok ölüme, ahirete inanan, dipçik korkusuyla saman balyaları arasında Kur’an öğrenenlerden daha çok kitabını koruyan dekorasyonculara dönüşmemiz… Kostümün iyiyse sahne senin.

   •   Başlıktan biraz saptım. Bu madde kişisel imanî güçten çok, müminler arası birliği anlatıyor. Medine döneminde rastlanan ve son iki halife döneminde tavan yapan tefrika, nifak ve fitnenin Mekke’de esamesi yoktur. Kureyş’in sergilediği katı dış tehdit, Müslümanlar içi nefis yardımlaşmaya, tek ses ve yürekliliğe vesile olmuştur. Şu bir gerçek: Gücün ve ödülün olmadığı yerde, nifak ve fitne de olmaz. Şu da bir gerçek: Geçen bir süreci asla geri getiremeyiz. Muktedir oldukça kendi içinde hizipleşecek, ganimet kazandıkça fitnelere maruz kalacaksın. Bu tecrübe şu noktada önümüzü açabilir: Baskı sürecini iç kenetlenme fırsatı say. İktidar dönemindeki algı operasyonlarını doğal karşıla. İki safha da gözünü yoldan ayırmasın. İman süreciyle fertlerin kalpleri arınırken, toplumların İslamlaşması süreciyle kozlar paylaşılır. Sen ikisinin de imtihan olduğunu bilerek savrulmaktan korun.


Tebliğ, mesajı sansürlemeyen ve belli kesime hapsetmeyen diyalogdur


   •   İşte son ilke: İslam davetini yalın biçimiyle her kesime ulaştırmaya bak! Uzundur mustarip olduğum bir nokta bu. Günümüzde göze çarpan tebliğ, emri bilmaruf ya da davet çalışmalarında iki eksiklik göze çarpıyor: Ya ilahî mesajın sansürlenmesi ya belli zümreye has kılınması… Müslüman davetçilerin ekserisi konuşurken ya hakikatin bir yüzünü gizliyor ya da aynı dar kitleye hitap ediyor; oysa Mekke’de Peygamberimiz Rabbinden aldığı vahyi hem hiçbir tahrife gitmeden hem de kölesiyle kralıyla toplumun bütün katmanlarına ulaştırıyordu. 13 yıl boyunca bıkıp usanmadan önüne gelen her kapıyı çaldı. Panayırlardan toplantılara mevcut her platformu değerlendirdi. Taif’te Sakif kabilesi yöneticisine de köle Addas’a da aynı hakikati, aynı yalınlıkla dile getirdi. Üslubu ve yaklaşım tarzı farklılık göstermiştir elbet; lakin saf gerçeği, acı da olsa muhataba ulaştırmaktan imtina etmemiştir.

   •   Kişisel olarak hayalini kurduğum tebliğ şekli tam böyle. İlk olarak fikrinle örtüşmese de farklı ortamların kapısını çalacak, ikinci olarak o ortamların nabzına göre lafı evirip çevirmeyeceksin. Bugün ekrana çıkanların, kültür organizasyonlarında konuşanların yine geneli, kitleyi memnun edecek bir din sunuyor. Kimi zaman rahatsız da edebilen bir din sunanlarsa kendi sığ çevrelerinin blokajından kurtulamıyor. Ya başkaları, ya her dediğimize kafa sallamayanlar, ya daha baştan bir şey dememize izin vermeyenler?.. Modern dünyada konferans salonlarına, vakıf kürsülerine ve cami minberlerine hapsolan tevhid davasını ötekileştirdiklerimize ulaştırmak… Camide, İslamî vakıfta ve hatta aynı muhittte karşılaşmayacağınız kişilere… Sanat galerileri, gece kulüpleri, gençlik festivalleri, sosyalist örgütler… Ve üstüne üstlük şirin görünme derdin de olmayacak.

   •   Mekke’deki peygamberî diyaloğun bugüne ışık tutacak ikinci yanı, kavram kargaşasını ve önyargı çatışmalarını hafifletecek oluşudur. Gittikçe artan şekilde etiketler üzerinden birbirimizi yaftalıyor ve işin iç yüzüne bakmadan karşıt bellediklerimizi mahkûm ediyoruz. Bu son derece tehlikeli bir durum. Kaçanın da kovalayanın da elinde makul bir gerekçe yok dostlar. Böylelikle İslam günümüzde iki kitlenin baskısı altında kalıyor: Taassupla ona bağlananlar ve önyargıyla onu reddedenler... Taassupla bağlananlar derken, insanların konjonktürlerine bağlı olarak sürdürdükleri geleneği din olarak algılayıp İslam’ı statükoyla, muhafazakârlıkla eşdeğer görenleri kastediyorum. Bunların ayırdedici özelliği, zamana ve zemine aldırmamaları, sürekli bir gelenek ve mesela Osmanlı idealiyle yaşamalarıdır. Önyargıyla İslam’a mesafe koyanlarla ise, yine ideolojik söylemlerinin baskısı altında az gelişmiş ülke olmamızın faturasını yaratıcıya ve dine kesenleri kastediyorum. Haliyle ne mutaassıp Müslüman, İslam derken gerçekte dinin özünden bahsediyor, ne de fanatik inkârcılar, saf gerçek arzusuyla İslam’a karşı çıkıyorlar.

   •   Bu kör edici arbededen, bu hem konuşmayı hem duymayı imkânsız kılan önyargı uğultusundan kurtulmamın yollarından biri, sabır ve yumuşaklıkla davet diyaloğu geliştirmektir. Ezberleri ve kılıçları bir kenara bırakıp toplumun bütün kapılarını çalmalıyız. Emin olun, düşman addettiklerimizin çoğuyla baş başa yarım saat oturup konuşsak, çok şey değişecek; çünkü biz genelde insanları fikirler, kitaplar ve anlatılanlar üzerinden konumlandırıyoruz; oysa hiçbiri insanı derinlemesine kavrayıp aktaramaz. Arta kalan boşlukları Peygamberimizin Mekke’de yaptığı gibi, etkin ve ısrarlı diyaloglar doldurur. Kapısıdır insanın kişiliği ve herkes o kapıyı kırıp geçirecek, yani bütün önyargılarını yerle bir edecek birine ihtiyaç duyar. O korkunç tek vuruştan ümit kestiği için sıkıca kapalıdır kapısı herkesin. Aslında düşmanla ya da bir rakiple karşılaşacağını sanma. Adresi kaybedenler vardır yalnız. Elini uzatabildiğini çek al. Direnenden sessizce uzaklaş. Önce uzat elini…

   •   Kaldı ki hidayetin kalp toprağını ne zaman yarıp filizleneceğini bilemeyiz. Kim bilir, Hudeybiye Sulhu’nda Müslüman olanların bazılarına, ilk tohumlar Mekke’deki ambargo yıllarında atılmıştır. Taif’te Peygamberimizi taşladıkları sırada, kimilerinin derininde bir yere kıvılcım düşmüştür, bilemeyiz. Bir cümle, bir içten tebessüm, yıllar sonra adresine ulaşabilir ya da diğerleriyle bir gün birleşip hidayet yumağına dönüşür, kim bilir.



Paylaş | | Yorum Yaz
111 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Maturîdî ve Eş’arî Literatürüne Giriş - 25/02/2019
Ehl-i sünnetin iki ana kolunun kurucu şahsiyetlerine, öne çıkan hususiyetlerine ve aralarındaki ihtilaflara dair mukaddime...
İlahiyatçının İnternet Kılavuzu - 02/01/2019
İslami ilimlerde Arapça web kaynakları
Abdullah İbni Mübarek ile konuştum - 01/11/2018
Büyük fakih, muhaddis ve zahid Abdullah İbni Mübarek ile şahsi sözleri üzerinden kurgusal söyleşi.
Şematik Cahiliye Dönemi - 01/11/2018
İslam öncesi Arapların siyasi, kültürel ve sosyal kodları...
Şehirliler İçin Çevre Notları - 21/07/2018
Topraktan kopuşumuzla başlayan çevresizleşme sürecimiz, kendimizden uzaklıkla sonuçlandı.
5 Maddede İktisat Bilinci - 05/06/2018
Ekonomik ilişkilerimizi adalet ve ahlak dengesine oturtacak 5 kural
Kötü Yönetici Nasıl Yetişir? - 19/04/2018
Yöneticinin kendi durumu dışında onu adaletsiz davranmaya adeta zorlayan beş faktör...
Sosyal Medya ile Yaşamayı Öğrenmek - 28/02/2018
Yazara göre geçmişte reddettiğimiz halde bugün pekâlâ kanıksadığımız birçok çağdaş aygıt gibi sosyal medya karşıtlığı yapmak ucuz bir muhalefet ve kısa zamanda eleştirdiğin şeye dönüşme kuralına yenik düşmeye mahkûm.
Gençliğin İffet Sorunu: Flört ya da 40 Yıl Sonrası İçin Eylem Planı - 05/02/2018
40 yıl sonrası için kaleme alındı bu yazı. İffet, flört, cinsellik ve fuhşa dair burada anlatacaklarım on yıllar sonra ancak toplumsal dikkati celbedecek. Neden bugün değil? Çünkü Türk toplumunun yeni yeni ekonomik ve cinsel bakımdan gözleri açılıyor
 Devamı