• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Mustafa ALP
mustafamahmutalp@gmail.com
Madde Madde Kur’an Nasıl Anlaşılmaz?
15/12/2017

İlim Dergisi 25. Sayı Kasım-Aralık 2017


   •   Bir itirafla başlayayım. Birçok yazı, ilgili olduğu konuda son sözü söyleme iddiası taşır. Bu onlardan biri değil. Daha niye zamanımızı alıyorsun demeyin. Kur’an’a dair yorumlarımız belki bir ömür değişkenlik gösterecek. Kulak yerine beynini kullananlar, hayat boyu vahiyle zihinsel bir gerilim içinde olacaklar. Kur’an’ın farklı yönlerine ilişkin gizli sorular, sorgulamalar, meraklar ve tevakkuflar…

   •   Birçok kişi gibi bu kardeşiniz de yıllarca Kur’an’ın her lafzının bütün zaman ve kesimlere hitap ettiğine, ideal hayat için onun hükümlerinin birebir uygulanması gerektiğine, onu anlama noktasında her tür problemin bireylerin ya da çağın takvadan uzaklığından kaynaklandığına filan inandı. Kur’an’la aramızdaki duygusal soğukluk, onun inançlar arası keskin ayrımının 21. yüzyıl dünyasında bağnazlık olarak algılanması, tehditsel ifadelerinden şiddet dilini benimsediğine dair kanaatler bizim iman eksikliğimizden mütevellit hususlardı. Öyle ya imanı daha muhkem olan ilk Müslüman nesillerin bu tür problemleri yoktu.

   •   Neden sonra, yeni yeni anlamaya başladım ki sorun aslında ne bütünüyle bizde ne de Kur’an’da. Onunla kurduğumuz ilişkide, onu anlayış şeklimizde, onun bize yanlış tanıtılmasında… Elbette yozlaşmanın fıtrata, teknolojinin doğaya set vuruşunun vahiyden istifade edemeyişimizde rolü var; lakin tek başına bunlar meseleyi izaha kabil değil. Şurası doğaldır: Kutsal kitap da olsa her yazılı metin, yüzyılların siyasi, kültürel, sosyal değişimi altında zayıflar. Toplumu silkeleyen gücü, çok cüzi bireylere feyz vermeye geriler. Geçen yüzyıllarla birlikte, kitabın gerçekte demek istedikleriyle onun ne dediğine dair yapılan yorumların arasındaki makas açılır. Bu durumda yapılması gereken, o mesajla aramızda oluşan her tür tozu, sisi dağıtacak bir temizlik operasyonu, bir ayıklama işlemidir. Başka ifadeyle, Kur’an’ın ilk muhataplarına dönüş hamlesidir. Neyin su neyin serap, neyin duvar neyin sis olduğunu ayrıştıracak bir hamle…

   •   Bugün Kur’an’la tam da yapamadığımız şey bu. Kur’an’ı her sözcüğüyle, her açıdan öylesine bütün zaman ve zeminlere şamil addediyoruz ki ona dokunamıyoruz bile. Ona el atıp da bize hayat verecek ruhsal gıdayı seçip çıkaramıyoruz. Belki Kur’an diyerek yakın mesafede durmaktan çekindiğimiz mesaj bütünlüğünün bir kısmı beşerin yorumu, insanî katkı, onu da bilmiyoruz. Yaşantının dışına atmak için bir şeyi tabulaştırmanın güzel örneğidir bu. Evde tavan arasında kaldırılan çok değerli eski eşyalar gibi. Hatıra doludurlar, ata yadigârıdırlar; diğer yandan günün birinde toplanıp çöpe atılmayı bekliyorlardır. Neden? Çünkü işlevsizdirler. Kalpteki yerleri bir türlü pratiğe taşamaz. Nihayetinde zamanın kullanılmayan şeyleri çürüğe çıkarma kanununa karşı direnemezler. Bugün ve yoğun olarak gelecek nesiller için Kur’an böyle bir hale gelecek. Estetik ya da mistik tatminden öte, somut yaşantımıza faydası olmayan çok değerli bir vitrin eşyası…


Kur’an’a dair bugün neden yeni şeyler söylemek lazım?


   •   Birazdan okuyacağınız maddelerin ekserisi, geleneksel Kur’an metodolojisinde yer almaz. Daha doğrusu geçmiş dönemlerin konjonktüründe bunlara yer verilmesine ihtiyaç yoktur. Kur’an’ın nâsih ve mensûhunu bilmek, Arapçanın dil inceliklerine; mecaz ve kalıp deyişlerine vakıf olmak, Cahiliye Araplarının örf ve adetlerinden haberdarlık, ayetlerin hususî sebeb-i nüzüllerinin incelenmesi, ayetleri Hazreti Peygamberin (s.a.v) fiilî örnekliğiyle birlikte değerlendirmek.., bütün bunlar klasik tefsir usulü külliyatında Kur’an’ı anlamak için gerekli donanımlardır. Yüzyıllar boyunca, özellikle Araplar bu şartlara aşağı yukarı haiz olduklarında vahiy membaından istifade etmekteydiler.

   •   Bugüne geldiğimizde aynı istifadeyi sağlamak için söz konusu şartlardan öte, daha küllî yönlendirmeye, daha cesur teşebbüslere ihtiyacımız var. Neden? Çünkü İslamî yaşantıyla toplumsal bağımız koparıldı. Yazılı kaynaklar dışında nesilden nesile sözlü ve fiilî olarak aktarılan vahiy müktesebatı, Müslümanlık hissiyatı, toplumsal reaksiyonlar bir asırdan fazla bir süredir kesintiye uğradı. Kur’an’ın canlı geleneğiyle millet olarak irtibatımız koparılınca, bu geleneğin vahyî hissiyatından, kutsalla duygusal bağının verdiği bereketten mahrum kaldık. Şimdi yapmaya çalıştığımız şey, tüm bu imkânlardan yoksun şekilde teorik düzlemde Kur’an’la sahih bir ilişki tesis etmeye yeltenmek. Ve tabi o bağı koruyan önceki dönemlerin şartları uyarınca, Kur’an’ı anlamaya dair eski usullerle…

   •   Dolayısıyla güzel insanlar, yeni şartların söz konusu olduğu bugün yeni açılımlar getirmeliyiz ki Kur’an’la arzuladığımız manevî hissiyata kavuşalım. Bu noktada Kur’an’ın ilk muhataplarını oluşturan sahabelerle aynı pozisyonda konumlanmalıyız; zira onlarla çok ortak yanımız var. İki kuşağın Kur’an’dan ihtiyacı bilgiden çok his, nakilden çok özdeneyim, kendi içinde olanca çeşitliliğine karşın dış dünyaya karşı tek vücutluk… Sanılanın aksine Kur’an’ın ilk muhatapları olan ideal müminler, vahyin meramını, kabukla özünü çok iyi ayrıştırarak ruhlarına yarayacak besine dönüştürdüler. Bugün modernist yaftası yiyen birçok ayet yorumu ya da hukukî kanaat, onlara için dikkat çekmeyen sıradan kişisel görüşlerdi. Bugün asıl olanla teferruatı birbirine karıştırdığımız için fikrî ya da kültürel çeşitlilik en büyük tehlike haline gelivermiştir.

   •   Bu noktada kim onları yüreklendirdi? Yolu ilk açan kuşkusuz Peygamber Efendimiz. Nassın akan hayatı engellemesine, müminlerin sürecin gerisine düşmelerine izin vermedi. Kur’an’ın özüne değindiği İslamî vecibeleri şartlara göre düzenledi. Namaz vakitlerini çoğalttı, zekâta mal ve nisap sınırı belirledi, yeni had cezaları tenfiz etti, savaşta farklı stratejiler geliştirdi, muhalif güçlerle değişik diplomasiler denedi. Bunları günümüzde birebir o devirdeki sayı ve şekilde sürdürmek, ibadeti en büyük tuzağı olan âdete evirmektir; içlerini boşaltmaktır. Peygamberimiz elbette bunları yine doğrudan vahiyle ya da vahiyden edindiği ferasetle yaptı. Vahiy bunu ön görüyordu zaten. Karşılaştığınız problemleri tevhid mayasında; akl-ı selimle, temiz vicdanla yoğurun diyordu. İşte size örnek Kur’an. Buna göre ölçün biçin, mezurayı buradan tutun diye emrediyordu.

   •   Dediğinizi duyar gibiyim: Ama o peygamber! Hayır, doğru cevap bu değil! Doğrusu, bunların işin özü olmadığı, Müslümanların yararına göre değişkenlik arz edecekleri gerçeği. Peygamberin bir şeyi yapıyor olması, onun örnekliğinin bir zorunluluğu olarak peşinden giden ilim ve hikmet sahibi Müslüman öncülerin de o inisiyatifi pekâlâ kullanabileceği anlamına gelir. Bütün bunlar vahyi, nassın dar boğazına hapsetmeden ya da nassı motomot manasına hasretmeden ön açıcı ve işlevsel bir bakış açısıyla değerlendirmenin sonucudur. Yoksa bugün yaşadığımız süreçte olduğu gibi, hareket ivmesi kazandıran nas, Müslüman zihnini felç eden bir kısıtlamaya dönüşür. Az sonraki maddeler, işin özüne dönmeye cesaretlendirme gayreti olarak okunmalı. Bunlar diğer taraftan Kur’an’ın ilk muhataplarının da yaklaşım tarzıdır. Müsaadenizle önce iki soruyu aydınlığa kavuşturalım.


Kur’an nedir ve niçin indirilmiştir?


   •   Bütün yazı boyunca üzerinde konuşacağımız için Kur’an’ın ne olduğu üzerine küllî bir kanaate varmak durumundayız. “Kur’an, 23 yıl zarfında Allah Teâlâ tarafından Peygamber Efendimize harfi harfine vahyedilen ve tevatür yoluyla bize nakledilen son kitaptır” minvalindeki tanımlar, vahyi ötekileştirmekten öte bir şeye yaramaz. Gerçekte Kur’an, hak ve adaletin küllendiği bir dünyada akla ve vicdana üflenen ilahî bir soluktur. Zaten özümüzde kodlanmış değerlerin bir kez daha ve en yüksek makamca onaylanmasıdır. Kur’an, içlerde gitgide cılızlaşan seslerin, bütün bir kâinat korosuyla yeniden gür bir seda kazanmasıdır. Allah adına güçsüzün linç edildiği, Allah adına birilerinin birilerini ekonomik ve zihinsel haraca bağladığı bir vasatta, Allah’ın “hayır, bugün ve kıyamete dek benim adıma işler yapacaksanız, işte bunları yapın” dediği ulvî ahlak manzumesidir. Kur’an, insanlığın derdiyle pişip kabarmış bir yüreğin en yüce mimar ve mühendisten getirdiği yaşam projesidir.

   •   Kur’an’ın indiriliş gayesine gelirsek, burada altı çizilen hususlardan başkası olamaz. Onun özü, yeni şeyler bildirmek değil, zaten fıtratça bilinen güzellikleri hatırlatmaktır (zikr). Kutsal kitaptaki hukukî düzenlemeler, içerdiği ahlakî öğütlerin ve bunları örneklendiren kıssaların yanında çok cüzi kalır. Kaldı ki zulmetmemek-zulme uğramamak ilkesi muvacehesinde toplumdan topluma değişkenlik gösterecek mahiyete sahiptirler. Bütün ilahî kitaplar, insanların bin bir vahşetin dehşetiyle vicdanın sesinden ümit kestiği, o temiz gönüllerin bile ara sokaklarda kaybolduğu bir zaman diliminde ilahî nurun insanlık semasını aydınlatmasıdır. Bu sonsuz ışık, bir taraftan arayıştaki ruhlara doğru adresi işaret ederken, diğer yandan vicdan sahiplerini teskin eder. Onlara gittikleri zorlu yolun sonunda huzur ve selamete çıkacağı müjdesini verir. Kur’an’ın indiriliş gayesi, içerdiği sınırlı ayetle, insanın enfüsindeki ve afakındaki namütenahi ayete bir köprü kurmaktır. Bu nedenle eldeki Kur’an araç, kâinattaki (afakî) ve kalpteki (enfüsî) amaçtır. Vahyin bütün işlevi ruhu, ona üfüren sahibiyle buluşturmaktır, gerisini ikisi yapar zaten. 


Kur’an’ı anlamak derken ne anlamalıyız?


   •   Maddelere geçmeden son olarak Kur’an’ı anlamanın neyi anlattığına kafa yoralım. Çoğumuz vahyi anlamayı, sıradan bir gazete yazısını anlamaktan farksız görür. Kelimelerin sözlüksel ve deyimsel karşılıkları, bir bütün olarak cümlenin neye tekabül ettiği bilindi mi iş tamam demektir; oysa Kur’an’ı anlamak böylesi bilişten çok daha başka bir şeyi, bizzat yaşamayı, iç tecrübeyi ve özümlemeyi tazammun eder. Yoksa nassın ne dediğini çok iyi bilen ve fakat davranışlarına yansıtacak derecede, iliklerine kadar bunu tasdik etmeyen inkârcılar, Kur’an’a göre onu anlamamış kişilerdir. Mesela Kur’an müteaddit pasajda “Allah yolunda cihad edin” diyor. Bunun ayetin bağlamında savaş anlamına geldiğini farz ederek konuşalım. Cihadın ne olduğunu, şartlarını, faziletini vs. gayet iyi biliyorsun; ne var ki aileni ve mülkünü geride bırakıp cenk meydanında ölümle burun buruna kılıç sallamaya yanaşmıyorsun. Cihad ayetini anlamadın işte. Onun senin için ne kadar hayati ve kazanç getirici olduğunu fark edemedin. Yine örneğin Kur’an’ın “namazı hakkıyla kılın” emrini biliyorsun. Ne zaman, nasıl eda edilmesi gerektiğine dair detaylı malumatın var ve fakat her tür kötülükten uzak tutan, huşû dolu bir namazın yoksa onu anlamamışsın demektir. E peki, insan her zaman böyle namaz kılabilir mi, bu yakaza halini canlı tutabilir mi? Hayır. O zaman ikinci nüansa geliyoruz:

   •   Demek ki Kur’an-ı anlamak sabit değil, dinamik bir süreçtir. Ayetler bir kez anlaşılıp pasifleşmez, mütemadiyen hissedilmeye ihtiyaç duyarak anlaşılırlığını taze tutar. Bir metafor üzerinden gidersek, ayetin sözcük ve cümle boyutu bir kapıdır ve esas hidayet ve bereket içine girince yaşanır. Okur ayetin başında kapıyı her çaldığında ilahî izin çıkması gerekir. Bu, ruhla ona üfüren sahibinin ünsiyeti, tabiri caizse iki kablonun; kulun niyazıyla Rabbin teveccühünün birbirine değmesidir. Elbette kulun samimi kalple yönelişine bağlı olarak gelişen ilahî izin sonrası ayetin sözcük ve cümle ötesi gerçek boyutuna intikal edilir. İşte Kur’an’ı anlamak her defasında böylesi aşamalı bir hissiyatı ihtiva eder. Bunun için her anlama işlemi, birbirinden farklı derinlikler yaşatır insana; çünkü o sınırsız buluşmadır. Ezcümle, mezkûr anlama, adeta korku ya da heyecandan insanın elinin ayağının titremesi gibi davranış biçimlerine yansıyacak kadar ayetin içselleştirilmesi demektir. Bu kısmın da aydınlandığını varsayarak Kur’an’ı böylesi ideal veçhede anlamanın yollarını tersten göstermeye geçiyorum. Madde madde Kur’an nasıl anlaşılmaz?


Kur’an’ın metin dışında üç şey daha olduğu anlaşılmadan Kur’an anlaşılmaz


   •   Genelde Kur’an’ı 6616 ayet ve 114 sure ile mahdut bir metin olarak algılarız. Bu kaçınılmaz biçimde bizi nassı tüm dış faktörlerden soyutlayarak yorumlama darlığına düşürür. Hâlbuki Kur’an ayetler dışında üç şeyi daha ihtiva eder: Okur, muhatap kitle, nüzul ortamı… Okur Kur’an’ı asr-ı saadet sonrasından bugüne açıp okuyan her birey, muhatap kitle Peygamber, sahabe, müşrik ve ehl-i kitaptan oluşan dörtlü kesim, nüzul ortamı ise vahyin indiği 7. yüzyıl Hicaz topraklarıdır. Bir ayeti dilsel muhtevası dışında ancak bu üç harici unsurla anlam bütünlüğüne kavuşturabiliriz. Örneğin karşımıza “kuşkusuz küfre sapanları uyarıp uyarmaman bir şeyi değiştirmez; onlar iman etmezler” ayeti çıktığında, kelimelerin lafzî karşılıklarını bulduktan hemen sonra üç soruyu sormamız gerekir: Ayete karşı ben hangi niyet ve arayışla konumlanıyorum? (okur faktörü) Bu ayet indiği dönemde doğrudan hangi kesimi, hangi yönleriyle baz almış? (muhatap kitle faktörü) Gerek o devrin toplumsal yapısında ve gerekse ayetin bağlamında bahsedilen (burada) küfür ve iman, nasıl bir tavra tekabül ediyor? (nüzul ortamı faktörü)

   •   Peki, Kur’an’ı böylesi zengin delalet noktalarıyla birlikte değerlendirmezsek ne olur? Yine maddelerle gidelim. Okur faktörü ihmal edildiğinde, sahih niyet ve amaçla donanmamış zihnin Kur’an okudukça hidayet yerine sapıklık kazandığını görürüz. Sahabeyle aynı derecede vahiyden istifade imkânı olan yüzlerce azılı müşrik ve kâfir bunun en bariz delilidir. Az önce değinildiği gibi eldeki vahyin bütün gücü, insanın içindeki vahye köprü olması mesabesindedir. Okuduğun ayete ne kadar açıksın? Neyini ne kadar onun istediği şekilde değiştirebilirsin? Bunlar okurun Kur’an’dan nasibini doğrudan etkileyen kıstaslardır. Muhatap kitle faktörü saf dışı bırakıldığında, mesela bugün sıkça yapıldığı üzere, Tevrat’ın gayr-i muharref hükümlerini uygulamayan Yahudilere dönük inen “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, kâfirlerin/ …zalimlerin/ …fâsıkların ta kendileridir” minvalindeki ayetleri bugün partiye oy verenlere, devlet kademesinde çalışanlara vs. uyarlama hatasına düşeriz.

   •   Son olarak, nüzul ortamı faktörü dikkate alınmazsa, mesela “İyi davranış, asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir. Lâkin iyi davranış, korunan (ve ölçülü giden) kimsenin davranışıdır. Evlere kapılarından girin” ayeti anlamsız ve gereksiz söz gibi algılanır; oysa burada bahsedilen husus, Medineli Müslümanların hac dönüşü evlerine normal kapılarından değil, arka taraftan girmeyi gerekli ibadet görmeleriyle ve günün birinde aksini yapan adamı kınamalarıyla ilgilidir. (Tefsîru’t-Taberî, Bakara 189. ayetin izahı) Ayet bu cahilî âdeti kaldırmaya dönüktür. Nüzul ortamı bu şekilde hem ayetin değindiği toplumsal olguyu hem de birçok kıtal ayetindeki gibi hükmün geçerli olduğu dönemsel kesiti ifade eder.


Çağ anlaşılmadan Kur’an anlaşılmaz


   •   Önceki maddede değinilen nüzul ortamı faktörü, Kur’an’ın indiği dönemle alakalıydı ve zaten o günkü bağlamında sahih anlaşılmasının bir koşuluydu. Bu madde ise ayeti günümüze sağlıklı taşıyabilmemiz için gereklidir. Çağdaş dünyanın koşullarında nastan istifade etmek, ancak modern paradigmaya vukufiyetle mümkündür. Aksi halde kendi dönemimize söyleyecek esaslı şeyler çıkaramadığımız ayetleri anlamamışız demektir. Bu, yazının girizgâhında bahsedilen ayıklama işlemini gerekli kılar. Ayetin hangi detayı 7. yüzyıl Araplarıyla ilgili, hangi öz fikri tüm zamanları bağlayıcıdır? Evet evet, bu biraz Kur’an’ın evrenselliğinin kurcalanması demek.

   •   Şu gerçeği cesaretle teslim etmeliyiz: Kur’an her dediğiyle bugüne konuşmaz. Eski putperest dünyalarından sıyırıp âlemlere timsal muvahhid bir cemaat kılmak istediği muhatap kitle, o yüzyılın Arapları ve onların ulaşabildiği milletlerdir. Kullandığı dilsel inceliklerden getirdiği hukukî normlara, kıssa ettiği peygamberlerden atıf yaptığı tarihî hadiselere kadar vahiy, 7. yüzyıl Mekke ve Medinelilerinin duygu ve düşünüş atmosferini, millî muhayyilelerini kendine esas almıştır. Daha açık ifadeyle, aynı Kur’an mesela 21. yüzyıl Türkiyesi’nde nazil olsaydı, kesinlikle bambaşka üslup ve gündeme sahip olacaktı. O halde bu çağda Kur’an’ı anlamak, Kur’an’dan bağımsız olarak bu çağı anlama mecburiyetini beraberinde getirir.

   •   Eski zamanlarda bir karşılığı olan “Kur’an ve sünnet bize yeter” prensibi bugün boş slogandır. Sahabeler kendi dönemlerinin kültürel mirasına yaslanarak, süregelen medeniyet perspektifleriyle vahyi özümsediler. Kendi çağından kopuk olarak sen nereden vahye bakacaksın? Daha önemlisi, vahyin sunduğu ilacı çağın hangi yarasına, nasıl merhem yapacaksın? Devayı bilsen de hastayı tanımadığın için dozu ve terkibi nasıl ayarlayacaksın? Bu şekilde yapabileceğin tek şey, egona göre asr-ı saadetten bugüne kesip parçalar yapıştırmak, gitgide ucubeye dönüşmektir. Diş fırçasını reddedip misvağı alırsan, “Çarık varken niye İtalyan marka ayakkabı giyiyorsun?” dediklerinde “işime öyle geliyor”dan başka hiçbir dürüst cevabın olamaz. Keza Kur’an ve sünnetin hangi nassına bakıp da tarikata mensup oldun veya tarikat muhalifi kesildin? Hangi ayet ya da hadis bir mezhebe bağlanmanı, filan cemaate dahil olmanı, falan vakfın faaliyetlerine destek vermeni sana salık verdi? Hiçbiri! Elbette bunları birebir naslara bağlı kalarak değil, onların ruhundan anladığın kadarıyla yaptın. Doğrusu da bu. Ya devamı, ya sair alanlar?

   •   Öyleyse, keyfe keder bir sünnet-bidat, haram-helal uyarlaması yerine gel, bu çağı tanıyalım. Kur’an Kur’an’ı anlamamıza engel olmasın. Bilgisizliğimizden kaynaklı bağnazlığımızın faturasını vahye kesmeyelim. Ötekilerle iletişimsizliğimizin doğurduğu ön yargıların bedelini Allah ve Rasülüne ödetmeye kalkmayalım. Antropolojiden modern psikolojik verilere, uluslararası siyasetten küresel ekonomik ilişkilere kadar özelde yaşadığımız Türkiye’nin, umumi manada dünyanın birikiminden nasiplenmeye çalışalım. Ardından Kur’an’a tekrar bakalım. Vahiy dönemi şirk olgusu bugün neye tekabül ediyor? Müslümanlar milletler arenasına “onları enselediğiniz yerde katledin” ayetiyle mi çıkacak yoksa “en güzel şekilde onlarla mücadele et” ile mi? İkisi de Kur’an ve fakat hangisini baz alacağımız bu çağı yorumlamakla alakalı.

   •   Vahiy “namazı hakkıyla kılın” diyor. O çağ Müslümanlarının ihtiyaçlarına dönük olarak değişik uygulamalardan sonra namaz beş vakit olarak ve bildiğimiz şekliyle eda edilmiş. Peki, bu çağda aynı namaz, Müslümanlar için en iyi birlik ve dayanışmayı ifade ediyor mu? Yine “zekâtı verin” emri, o gün için kırkta bir olarak belirli mallara tahsis edilmiş. Bugün için aynı mallardan aynı miktar zengin-fakir dengesini sağlıyor mu? İşçi-işveren münasebetlerinde modern Müslümanların çözüm önerisi “çalışanlarınızın ücretini alın terleri kurumadan verin”den mi ibarettir? Ehl-i kitap hala dinlerine tabi olmadıkça bizden razı olmayacak kindar hasmımız mıdır? Günümüz Yahudi ve Hristiyanları 1400 yıl önceki lanetli atalarından farksız mıdır? Ya talak sayısı meselesinin, kölelere özgürlüğün, ülülemre itaatin vs. günümüzdeki pratikleri?.. Kısacası, tıpkı 7. yüzyıl Hicaz’ında olduğu gibi Kur’an’ın bizim çağımıza istikamet kazandırması için çağın da Kur’an’a olumlu baskı yapması gerekiyor. Biz hangi donanımla bu etkileşimi yöneteceğiz?


Herkesin fırça yemediği yerde Kur’an anlaşılmaz


   •   Bakara suresi ağırlıklı olmak üzere, Kur’an’ın muhtelif yerinde İsrailoğullarının tevhid emanetini deruhte edemeyişleri, kendilerine verilen nimetlere ve âlemlere faziletli kılınmalarına karşın hak davaya ihanet ettikleri tarihî örnekleriyle bir bir anlatılır. Hz. Peygamber dönemi Medine Yahudilerinin hukukî katakullilerinden sıkça anlaşıldığı üzere, onlar bir taraftan dinde bir baronlar takımı (ahbar) oluşturmuşlar ve nefislerine ağır gelen kutsal buyrukları ancak alt dindar kesimlere reva görmüşlerdir. Rabbin olanca ihtar ve gazabı onların bu seçkinci din tasavvurunu, bu kaymak takım konforunu bozmamıştır. Diğer taraftan onlar, sığır kurban edilmesi, cumartesi yasağı, hınzır etinin haram oluşu örneklerinde olduğu gibi ilahî yasakları yerleşik toplumsal teamülleri bozulmayacak şekilde sapkınca yorumlamaya kaçmışlardır. Benzer durum günümüzde maalesef Müslümanlar için de söz konusudur.  

   •   Yaşadığımız süreçte, birincisi Kur’an’ın etlisine sütlüsüne dokunmağı bir ekâbir tayfa var; ikincisi Kur’an’ın girmesine izin vermediğimiz hurafe dehlizlerimiz mevcut. İlkine vahyin fırça atamadığı kişiler, ikincisine vahyin sızamadığı alanlar diyebiliriz. Fırça yemek, üstelik böylesi sert adlandırma seçimiyle neden önemli? Kur’an’ın takdire şayan yönlerinden biri, Peygamber Efendimiz bile yanlışa saptığında kimseye arka çıkmayacağı gerçeğidir. Bedir Savaşı esirleri için verilen karardan Tebük Seferi’nden geri kalanlara izin verişine, münafığın cenaze namazını kılmasından Zeyneb validemizle evliliğini anlatan ayete, Abdullah Ümmi Mektum’a gerekli nezaketi göstermediği hadiseden çevresindeki müstezaf müminleri uzaklaştırmasına ilişkin Kureyş aristokratlarının isteğine neredeyse meyledecek oluşuna kadar müteaddit mevzuda inen vahiyler, Peygamber Efendimizi ihtar etmiş, böylelikle tüm kamuoyuna hakikat karşısında kimsenin kayırılmayacağı deklare edilmiştir. Bu safhadan sonra insanlar artık vahyin adaletinden şüphe edebilirler mi? Böylece cemiyetin her ferdini, karşısında emre amade bulan vahiy, ideal ıslah projesini hayata geçirmekten sakınır mı? Elbette hayır!

   •   Ya bugünkü durum? Ya vahyi tekellerine almışçasına poz veren kimi hocalar, akademisyenler, İslamcı işadamları ve siyasetçiler? Ayetler karşısında bir kez yüzlerinin kızardığı, milletin içinde vahyin fırçasını yedikleri, o sahte karizmalarının çizildiği vaki değil. Kur’an bir kişi ya da bir yapının sırtını sıvazladığı miktarın en az üçte biri kadar kulağını çekmiyorsa, orada vahiy değil, şeytan konuşuyordur. Yine Peygamberî yaşantının pek çok safhasında görüldüğü üzere, lider ve öncüler, kendilerine uyanların karşısında tevazu, yakarış ve arayışlarıyla değer kazanırlar. Aksine fazilet değil, fezahat denir. Orada saygı yok, sindirme vardır. Tanrısal mesaja kulak vermenin tüm zamanlar için ilk kuralı, apoletleri, rozetleri çıkarmaktır. Bu ayartıcı apolet bazen sakal, bazen türban, bazen cüzdan, bazen unvan, bazen bizzat bildiklerindir.  

   •   Diğer husus, vahyin girmesine izin vermediğimiz yasak bölgelerimiz de esasen aynı kapıya çıkıyor. Toplum bireylerini, bireyler dünyalarını ne kadar vahye açarlarsa, vahiy o denli tesir icra eder. Evlenirken mehir diyen Kur’an’a yaslanacaksın; ama boşanırken tazminat ve nafaka diyen laik mahkemeye koşacaksın. Sosyal medya mesajlarında yer alan ayetlerin hiçbiri, eft ve havale açıklamalarında koltuk bulamayacak. Muhalifine atıp tutmada ilahî pasajları didik didik ederken, araba modelini seçerken lüks katalogları tarayacaksın. Cenazende kulakları çınlatan ayetlerin kızının odasında sesi soluğu çıkmayacak. Allah’ın adalet ve liyakat emrini, şahsi yetkilendirmelerine ve terfi isteğine hiç bulaştırmayacaksın. Kur’an kürsülerden, sahneden her daim arka saftakilere, uzak koltuklara ayar verecek. Protokoldekiler, ön saftakiler, özel davetliler pişkin pişkin oturacaklar. Öyle mi? İşte sahabenin neden ve nasıl kısa surede vahiyle ihya olduklarının diğer cevabı.


Doğanın hissedilmediği yerde Kur’an anlaşılmaz


   •   Tabiatın canlı atmosferinden uzaklaşmasının insanın başına neler açtığını sık vurgularım. Gökyüzünün dönüşümlerine, ekinlerin yeşermesine, yaralanan ağaçların tedavisine şahitlik etmemiş kişiler, prensip olarak Allah’tan kork(a)mazlar; çünkü kendilerini çevreleyen kâinatın azamet ve düzenini keşfedemezler. Kusursuz ve karşı konulamaz sistem içinde ne kadar aciz olduklarını fark etmekten yoksundurlar. Bütün bu eksilerle Kur’an’ı anlamak mümkün değildir. Öyle ya, ayetler genetiğiyle oynanmamış hangi duygularımıza işleyecek? İkaz ve uyarılar, hangi korku hâssalarımızı harekete geçirecek? Doğaya referans edilen onca delil, beton istilasındaki çağdaş bilinci nasıl ikna edecek? Doğadan uzaklaştıkça insanî acziyetten uzaklaşırız. Acziyetten uzaklaştıkça Rable aramızdaki mesafe -algımızda- gitgide kapanmaya başlar ve artık kendimizi ya da bağımlı olduğumuz modern aygıtları tanrılaştırmaya başlarız.

   •   Sığınma ihtiyacı, anlamlandırma güdüsü, aşkın düzene insicamlı yaşama refleksi.., bütün bunlar çok tabiî motivasyonlardır ve ancak bunlarla örülü olan doğal hayatta karşılık bulabilirler. Bilgisayarlar nefes almaz; ama toprak alır. Arabalar sizi seçemez; ama atlar sahiplerini tanıyıp seçerler. Gökdelenler yorulup uyumaz; ama gökyüzü uyur dinlenir. Aynı model fabrikasyon ürünlerin birbirinden hiç farkı yoktur; ama tabiatta hiçbir şey birbirinin aynısı değildir. Bankalarda, ekranlarda her şey sınırlı sayısal veriye dayanır; ama ne ağaçları ne çiçekleri say say bitiremezsiniz. Teknoloji transfer edilir, paranın sahtesi basılır; ama mümkün değil bir gün doğumunu kopyalayamazsınız. Şu da var ki artık modernleşmeden geri dönülemeyeceğinin farkındayım. Makinadan ve sanallıktan külliyen kurtulamayız. Yine de canlı doğayı soluyacak aralıklar oluşturmalı, elden geldiğince bize faniliği, acizliği hatırlatacak sade bir yaşam stili seçmeliyiz.


Her şeyi ayet görmedikçe Kur’an anlaşılmaz


   •   Vahyin esas muradının içimize kodlanmış vahye köprü kurmak olduğundan kısaca bahsetmiştim. Bu kaçınılmaz şekilde Kur’an’ın muhatabını her şeye tefekkür ve tehayyur nazarıyla bakmaya itecektir. Bildiğimiz Kur’anî naslardan daha umumi muhtevada ayet, ilahî kudreti gösteren bütün işaretlerdir. İmanın bize kazandırmak istediği hususiyet budur. Başa gelen olumlu-olumsuz her şeyi Allah’ın bir sınavı olarak değerlendirip onunla Allah’ın razı olacağı veçhede bir münasebet geliştirmek. Karşılaştığımız her canlıya, gördüğümüz her varlığa, tefekkür bağından demetler sunan birer ibret olarak yaklaşmak. Sonuçta dünyadaki her şey, Kur’an’ın ideal muhatabı için yerine göre bir sabır, şükür ve dua vesilesi olarak ondaki bir kulluk damarına kan pompalıyor. İki kapak arasındaki sınırlı ayet, böylelikle kâinat kitabındaki sınırsız ayeti anlamasına bir aracıdır. Yok, eğer Kur’an’la hemhâlken bürünülen manevî neşve, cadde pazarda yerini dünya hırsına terk ediyorsa, demek ki biz bir film seyrettik, şarkı dinledik, roman okuduk; Kur’an okumadık.

   •   Feraset ve hikmet kavramları burada devreye girer. Allah’ın nuruyla yürümek, inşirah bulmuş bir göğüsle yaşamı kucaklamak böyle bir olgunlaşmadır. Bizi caminin dışına hazırlayan bir namaz, yılın her günü yoksula yardıma iten bir zekât, her tür sofrada emanetçi olduğumuzu, her tatminin geçici olduğunu belleten bir oruç, tıpkı Kâbe’deki gibi bizi yurdumuzda omuz omuza ve eşit müminler kılan bir hac… Kur’an Allah’ın kelamı da yağmurlar, hastalıklar neyi? İrademiz dışında gelişen hadise ve sıkıntılar, dahası kâinatın envaı çeşit canlısı Rabbin sonsuz esmâ ve evsâfının bir tecellisi değil mi? Hani “Yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsa, denizler ve o denizlerin yedi mislisi daha mürekkep olsalar, Allah'ın kelimeleri tükenmez” hakikati? Kur’an ayetleri aracılığıyla sağladığımız rahmanî ünsiyet, bize günün her safhasında eşlik eder. Otobüs beklerken, merdiven çıkarken, sokakta yürürken, masa başında çalışırken, yastığa başımızı koyduğumuzda… Böylesi insandan doğru, yararlı, hikmetli söz ve davranıştan başkası sadır olabilir mi?

   •   Yazının sonuna geldik. Meramımı anlattığımı düşünüyorum. Not aldığım başkaca başlıklar vardı: Kur’an anadilimiz ve yerel kültürümüz dışında anlaşılmaz... Kur’an bir kitap olarak anlaşılmaz... Kur’an’ın ne demek istediği, dedikleri aşılmadan anlaşılmaz... Şeklin ve sayının tartışıldığı yerde Kur’an anlaşılmaz vs… Ne var ki konu edindiğim maddelerde bunları da kapsayacak noktalara temas ettim sanıyorum. Ayrıca yoruldum. Girişte dediğim gibi, bu hazineyi ömür boyu eşeleyeceğiz. Kulağı tutanla karna dokunanın fili farklı tarif etmeleri gibi. Herkesin kaygısı farklı belki de. Korkusu, acısı… Bazı şeyler çok değerlidir. O kadar ki kırılır, bozulur diye dokunamazsınız bile. Kur’an böyle olmasın dedim aslında. Dokunun, kurcalayın onu. Size güç verecek besine dönüştürün. Hem amaç o değil ki! Enikonu bir kapı o; içinizin sonsuzundan Rabbinize çıkan. Esas güzellik içine, içinize girince... 



201 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Ah O Kitap Kenarları - 10/07/2019
Kitap sayfalarına sinen talebelik hatıraları, hatıralardaki kitaplar...
İlahiyatçının Yazı Kılavuzu - 30/04/2019
İlahiyat ve medrese okuyanlar, yarı akademik makaleyi hangi kaynakları kullanarak nasıl yazabilirler?
Maturîdî ve Eş’arî Literatürüne Giriş - 25/02/2019
Ehl-i sünnetin iki ana kolunun kurucu şahsiyetlerine, öne çıkan hususiyetlerine ve aralarındaki ihtilaflara dair mukaddime...
İlahiyatçının İnternet Kılavuzu - 02/01/2019
İslami ilimlerde Arapça web kaynakları
Abdullah İbni Mübarek ile konuştum - 01/11/2018
Büyük fakih, muhaddis ve zahid Abdullah İbni Mübarek ile şahsi sözleri üzerinden kurgusal söyleşi.
Şematik Cahiliye Dönemi - 01/11/2018
İslam öncesi Arapların siyasi, kültürel ve sosyal kodları...
Şehirliler İçin Çevre Notları - 21/07/2018
Topraktan kopuşumuzla başlayan çevresizleşme sürecimiz, kendimizden uzaklıkla sonuçlandı.
5 Maddede İktisat Bilinci - 05/06/2018
Ekonomik ilişkilerimizi adalet ve ahlak dengesine oturtacak 5 kural
Kötü Yönetici Nasıl Yetişir? - 19/04/2018
Yöneticinin kendi durumu dışında onu adaletsiz davranmaya adeta zorlayan beş faktör...
 Devamı