• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Muhammed YAZICI
eminkatip@hotmail.com
Beş Soruda Sadaka ve İnfak
15/07/2016

İlim Dergisi 13. Sayı Temmuz 2016 

Muhammed Yazıcı hoca ile kapak konusu

Sorular ve düzenleme: Adem Özçelik


1- Kur’an’ın yardımla ilgili inen ilk ayeti nasıl bir muhtevaya sahip? Vahiy infak ve sadaka konusunu toplumun gündemine ilk defa nasıl taşıyor?


   •   Evet, girizgâh için önemli bir soru. Kur’an ilk defa Müzzemmil suresiyle başkalarına yardımı insanların gündemine getiriyor. Malum, Müzzemmil iniş sırasında 3’üncü veya 4’üncü sure. Burada yirminci ayette Cenab-ı Kibriyâ, “Allah’a gönül hoşluğuyla ödünç verin” buyuruyor. “Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz.” Gönül hoşluğuyla verilen ödünç veya güzel borç ifadesinin ayetteki aslı karz-ı hasen. Kişi Allah’tan mükâfat umarak yoksula yardım ettiğinde bir bakıma Allah’a borç vermiş oluyor ve Bakara suresindeki şekliyle bu kişiye yaptığı yardım kat be kat misliyle ödeniyor. Bunu bir hadis kutsi ile daha iyi anlayabiliriz. Allah Azze ve Celle kıyamet günü buyuracak ki, “ey âdemoğlu, ben acıktım da beni doyurmadın.” Kul bunun üzerine “sen âlemlerin Rabbi iken seni nasıl doyurabilirim?” diyecek. Allah ise “bilemedin mi, filan kulum sana aç olduğunu söyledi de sen onu doyurmadın! Bilemedin mi, eğer onu doyursaydın, benim katımda bunun karşılığını görecektin!” buyuracak. (Müslim) Hatta Bakara suresinin ilgili 245. ayeti nazil olduğunda Ebu Dehdah’ın Allah Rasülü’ne (s.a.v) gelerek “Allah bizden borç mu istiyor?” dediği rivayet edilir. Allah Rasülü kendisine “evet, ey Ebu Dehdah!” diye cevap verince sahabi, Allah Rasülü’nün elini tutarak “o halde içinde altı yüz hurma ağacının bulunduğu bahçemi Allah’a borç veriyorum” demiştir. (Taberanî, Ebu Ya’lâ)

   •   Sadaka ve infakın geçtiği ilk ayette başka bir calib-i dikkat nokta, helal rızık arayışında olanlarla mücahitlerin eşit tutulmasıdır. Nass-ı mecid şöyle: “Allah bilmektedir ki, içinizde hastalar bulunacak. Bir kısmınız Allah'ın lütfundan (rızık) aramak üzere yeryüzünde yol tepecek. Diğer bir kısmınız da Allah yolunda çarpışacaktır.” (Müzzemmil, 20) Bunu destekler mahiyetteki hadisi şerifte Allah Rasülü (s.a.v) şöyle buyurur: “Yiyecek ürünü bir yerden alıp başka bir yere getiren ve günün rayiç bedeliyle orada satan kimse, Allah katında kesinlikle şehitlerle aynı derecededir.” Bu söz üzerine Allah Rasülü sözkonusu ayeti kerimeyi okumuştur. (Kurtubi Tefsiri, 19/55) Ayetin sadaka ve infakı emreden kısmı gelişigüzel bir iyiliği değil, güzelce ödünç verilen malı ön plana çıkarıyor. Buna göre maddi yardımda bulunanlar bunu halis niyetle ve helal maldan yapmalıdırlar. Aksi halde haram gelirden ve riyakârca yapılan iyilik, ındellah makbul değildir. İşte Kur’an’ın ilk infak emri, kısaca böylesi bir çerçeveye sahip.


2. Bugün insanımızın zihninde malın kırkta birinden verilen zekâtın yeterli olabileceği gibi bir kanaat var. Diğer taraftan Kur’an-ı Kerim ihtiyaç fazlası olan şeylerin infak edilmesini emrediyor. İki noktayı nasıl bütünlüğe kavuşturabiliriz?



   •   Aslında Kur’an’ın ihtiyaç fazlasını emrettiği görüşü, ilgili ayetteki afv kelimesine dair yapılan yorumlardan (baskın olmakla birlikte) bir tanesi. Tabi evvela şunu bilmemiz gerekiyor: Kur’an’da kırkta bir nisap geçmez. Zekât çoğunlukla sadaka ve infak emirleriyle bir arada malı temizleyen bir arıtma sorumluluğu olarak geçer. İnsanların zihninde yer eden kırkta birlik pay, asr-ı saadetteki gelir düzeyleri ve sosyo-ekonomik denge taban alınarak geliştirilmiş nebevi bir gelenektir ve en önemlisi minimum infak seviyesini işaret eder. Şimdi tartışma konusu olan ayeti kerimeye daha yakından bakalım: “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Afv olanı (İhtiyaçtan fazlasını/ sizi sıkmayanını/ malınızdan hoş olanı/ sizi başkalarına muhtaç ettirmeyenini) infak edin.” (Bakara, 219) Görüldüğü üzere, İbni Abbas, Hasan-ı Basri, Mücahid, Tavus, Atâ ve Katâde gibi tefsir âbidelerine dayanan farklı anlayışlar sözkonusu afv kelimesiyle alakalı. Bütün bu tevcihlerin ötesinde afv kelimesiyle farz olan sadakanın, yani zekâtın kastedildiğini söyleyenler de vardır. Taberî gibi otorite bir isim, farklı yorumları serdettikten sonra kendince en sahih olanın, maldan ailenin ve bakımı üstlenilenlerin temel gereksinimlerinden arta kalan kısmın infak edilmesi olduğunu kaydeder. Konuyla ilgili Nebiyi Zîşân’dan gelen rivayetler bunu destekliyor.

   •   Ayetin yorumuyla ilgili diğer bir ihtilaf, farz olan zekâtın sözkonusu hükmü neshedip etmediğiyle ilgili. Seleften bazısı arta kalanın infak edilmesinin zekât farziyetinden önce olduğunu savunurken, bazısı zaten doğrudan zekâtı anlattığını söyler. Sahih görünen, herhalde bunun bir zorunluluk bildirmediği, sadece Allah’ın razı olduğu infak ve tasadduk biçiminin bu olduğu yönündeki görüştür. Buna göre ayet, ne kendinden önceki bir hükmü kaldırmış ne de kendinden sonraki bir nasla ilga edilmiştir. Tabii ayet-i kerimeyi az gerisindeki 215. ayetle beraber değerlendirdiğimizde farklı bir boyutla karşılaşıyoruz. Burada buyurulur ki: “Sana, ne infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Hayırdan her ne infak ederseniz, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların, yolcuların hakkıdır.” Nassın iyilik sıralaması yaptığı, kişiyi en yakınından başlayarak sorumluluk ve öncelik bilinci yüklediği açıktır. Sahih hadiste Efendimiz Aleyhisselamın “sadaka verirken önce kendi ihtiyaçlarından başla. Eğer artarsa ailene geç. Yine artarsa akrabalık ve yakınlık sırasına göre sadakanı ver” (Müslim) sözü bu bağlamda konumuzu aydınlatıcı mahiyette. Bu ayet, infak edileceklerin sıralamasını yaparken, esas konumuz olan afv ayeti infak edenin özetle infak edeceği miktarı bildirmektedir. Sebeb-i nüzüllerde ayetin sadaka verdikten sonra başkalarına muhtaç hale gelen kişiler üzerine indiği kaydı bu kanaati pekiştiriyor. Sonuç olarak ve asr-ı saadetteki uygulamalardan anlıyoruz ki kırkta birlik zekâtın dışında Müslüman toplumun ihtiyacı ölçüsünde durumu olanlardan yardım toplanacaktır.


3. İnfak kelimesinin nifak ve münafıklıkla aynı kökten geldiğini görüyoruz. Aralarında anlam ve muhteva bakımından da bir ilişki söz konusu mu acaba?



   •   Elbette. İmanla infakın, imsakla nifakın (İmsak, infakın zıddı. Maldan vermemek. Nifak, münafıklık) münasebeti önemlidir. Kur’an üzerine düşünen kişi, imanın cömertlik, malı hayırda harcama ve paylaşma gibi alametleri olduğunu, keza münafıklığın cimrilik ve malı kimseyle paylaşmama gibi hasletleri olduğunu görür. İlk kısımla ilgili bazı ayetler şunlar: “Allah’a ve Rasülüne iman edin ve O’nun (sizi emanetçi yaptığı) yönetimini size bıraktığı mallardan harcayın.” (Hadid, 7) Burada iman emri, infak emriyle beraber zikrediliyor. Üç ayet sonra tekrar şöyle buyuruluyor: “Ne oluyor size ki Allah yolunda harcamıyorsunuz?” (Hadid, 10) Başka bir surede müminlere karlı ticaret anlatılırken imanla infakın kopmaz bağına işaret edilir: “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasülüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” (Saf, 11-12) Dikkat edilirse, sadece mal ve canla cihad vurgulanmakla kalmıyor, mal canın ve nefsin önüne alınıyor. O halde ancak maldan infak etmeyi başardığımızda canımızı cihad meydanında ortaya koyabiliyoruz. Son olarak Beled suresinde insanın bunca ilahi mevhibeye karşılık ihtiyaç sahiplerine yardıma yanaşmadığı anlatılır: “Fakat o insan, sarp yokuşu (akabe) aşamadı. O sarp yokuş (akabe) nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi yahut aç-açık bir yoksulu doyurmaktır.” (Beled, 11-16)

   •   İkinci olarak, infaktan geri durmayla münafıklığı bir arada değerlendiren ayetler de aynı şekilde dikkat çekicidir. Münafıkların infaka karşı kayıtsızlıkları şöyle anlatılır: “De ki: İster gönüllü verin ister gönülsüz, sizden (sadaka) asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz yoldan çıkan bir topluluk oldunuz. İnfakların onlardan kabul olunmamasına sebep, gerçekte Allah'a ve Rasülüne inanmamaları, namaza ancak üşene üşene gelmeleri, verdiklerini de ancak istemeye istemeye vermeleridir.” (Tevbe, 53-54) Açık biçimde ayette Allah’ı ve Rasülünü inkâr etmekle gönülden infak etmemek bir arada beyan edilmiştir. Kalpteki imansızlıkla kalpten infaksızlığın yakın alakası aynı surenin ilerleyen ayetlerinde yeniden ele alınır: “Münafık erkeklerle münafık kadınlar size değil, birbirlerine benzerler: Kötülüğü teşvik edip iyiliği menederler ve cimriliklerinden dolayı ellerini sımsıkı tutarlar.” (Tevbe, 67) Cevabı uzatmamak adına iki sureye temas edip bitirelim. Maun suresi konumuz açısından bir kez daha okunmalıdır: “Gördün mü o dine yalan diyeni?” Kim acaba bu kişi?! İman esaslarını mı hiçe sayıyor veya Müslümanlara açıktan savaş mı ilan etmiş?! Hayır! “Öksüzü itip-kakan, yoksulu doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur.” (Maun, 1-3) Görüldüğü üzere, burada yoksula yardım etmemekle dini yalan saymak eş değer görülüyor. Bir başka yerde cehenneme girenlere neden burada oldukları sorulduğuna cevaplar arasında şu itiraf yer alır: “Ve biz fakir fukaranın karnını doyurmazdık.” (Müddessir, 44) Bir sonraki ayette aynı kişiler din gününü yalanladıklarını söylerler. Burada da bir iman esasını reddetmekle infaktan geri durmak aynı yerde zikrediliyor.


4. Yeterli cevap oldu hocam, teşekkür ediyoruz. Şuraya geçelim: Genelde yardım eden tarafı konuşuyoruz, peki ya yardım edilenlerin durumu? Vahiy, yardım almayla ilgili ne gibi ölçü ve şartlar getiriyor?



   •   Gerçekten işin bu tarafı ihmal ediliyor. Din insanlara yardım etmeyi teşvik ederken, yardım almaya nasıl bakıyor acaba? Temelde şunu bilmek lazım: İnsanlardan istemek, çok zor durumda kalmadıkça yerilen bir davranıştır. Ayet sadaka verilmesi gereken gerçek yoksulları şöyle tanımlar: “Onları yüzlerinden tanırsın, insanlardan yüzsüzlük ederek bir şey istemezler.” (Bakara, 273) Ebu Hureyre’nin aktardığına göre Hazreti Peygamberimiz (s.a.v) “miskin ve yoksul bir iki lokma, bir iki hurma diye kapı kapı dolaşan kimse değildir. Gerçek yoksul ihtiyaç sahibi miskin, ihtiyacını karşılayacak bir şeyi bulunmadığı halde mali durumu bilinmediği için kendisine sadaka verilmeyen ve kendisi de kalkıp insanlardan bir şey istemeyen kimsedir.” (Buhari, Müslim) buyurmuş ve az önceki ayetin okunmasını istemiştir. Bu meyanda Müzeyne kabilesinden bir sahabinin hikâyesi anlatılır. Annesi kendisine “diğer insanlar gibi git Allah Rasülünden yardım iste” deyince sahabi kalkıp Hazreti Peygamberimizin yanına gider ve onu hutbe verirken bulur. Tam o sırada şunları söylemektedir Efendimiz: “Kim hayâlı olmayı arzularsa, Allah ona hayâ duygusunu bahşeder. Kim insanların elindekine karşı tok gözlü olursa, Allah onu ihtiyaçsız kılar. Kim beş parası olduğu halde insanlardan bir şey isterse, yüzsüzlük etmiş demektir.” Sahabi bunun üzerine kendi kendine “benim devem hayli hayli beş paradan fazladır” diyerek geri dönüp gider. (Müsned-i Ahmed) Yine bir keresinde adamın biri Hazreti Peygamber Efendimizden istediği yardımı aldıktan sonra tam kapıdan çıkacakken Efendimiz şöyle buyurur: “Dilenmede olan (kötülükleri) bilseydiniz, kimse kimseye bir şey istemek için asla gitmezdi.” (Sünen-i Nesaî) Buhari ve Müslim’deki bir hadis çok daha vurucu: “Sizden biriniz insanlardan yardım istemeye devam ettiği sürece, yüzünde hiçbir et parçası kalmamış halde Allah’ın huzuruna çıkar.” Bunlar bahsettiğiniz alıcı tarafı hizaya çeken çok önemli ifadeler.

   •   Peki, insanlardan istemeye engel olan mal limiti nedir? Şöyle cevaplıyor Efendimiz: “Sabah ve akşama yetecek kadar yiyecek.” Bu kadarlık bir mülkiyet, kişiye dilenmeyi veya yardım istemeyi haram kılıyor. İşte sahabe böylesi kanaat mektebinin talipleriydiler. Muallimleri onlara şunları öğütlüyordu: “Sizden birinin ipleri alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için insanlara gidip dilenmesinden daha hayırlıdır.” (Sahih-i Buhari) Rasülüllah’ın (s.a.v) azatlısı Sevban anlatıyor: Allah Rasülü bir gün “insanlardan bir şey istemeyeceğini bana kim garanti edecek. Ta ki ben de ona cenneti garanti edeyim” diye buyurunca ayağa kalkıp “ben garanti ediyorum” dedim. Gerçekten de bundan böyle Sevban kimseden bir şey istememiştir. Daha birçok uyarıdan bahsedilebilir bu konuda. İbni Mesud’un Efendimiz Aleyhisselamdan naklettiği bir hadis, meselenin özünü anlamaya yeterli aslında. Buyuruyorlar ki: “Kim başına gelen darlığı insanlara açarsa, derdine deva bulunmaz. Kim de içine düştüğü maddi sıkıntıyı Allah’a açarsa, ya hemen ya da bir süre sonra Allah mutlaka onun sıkıntısını giderir.” (Ebu Davud, Tirmizi)


5. Son olarak, kazanma ve biriktirme yarışına girişilen günümüz dünyasında, Allah’ın razı olduğu cömert müminlerden olmak için neler yapmalıyız?



   •   Bu genel olarak dünyaya ve dünyalıklara mesafeli durmakla ilgili. Mal sevgisi zehrine karşı en etkin panzehir ölümü ve ahireti hatırlamaktır. Şemit bin Aclân ne güzel söylemiş: “Ölümü sık sık hatırlayana ne yapabilir dünyanın darlığı veya bolluğu?” Ölüm ve ahiret düşüncesi yaşadığımız ferahlığın azgınlığa, yoksulluğun isyana dönüşmesine engel olur. Ömer bin Abdulaziz’in “ölümü sık sık hatırla. Eğer darlık içindeysen bu sana bolluk, bolluk içindeysen darlık verir” sözü bu açıdan ibretliktir. İnsanlar dünyalığın sadece kendi kazanıldığını zannediyor maalesef. O dünyalıkla gelen daha fazla kazanma hırsını ve tamahını hiç hesaba katmıyorlar. Hasan-ı Basri bu noktada bize tembihte bulunur: “Dünyadan edindiği her şeye karşılık insana şöyle denir: Al onu ve bir o kadar hırsı.” İşte burası çok önemli. Ali es-Sekafî dünyalığa karşı sergilenen tamahın ve bunun oluşturduğu cimriliğin başka yönüne dikkat çekiyor: “Akıllı insan dünyalık hiçbir şeye meyletmez. Bilir ki onu kazandığında meşguliyet, kaybettiğinde hasret verecektir.” Gerçekten kalp tabipleri bu selef öncülerimiz. 21. yüzyılın kazanma ve rekabet salgınına asırlar öncesinden ilaç geliştirmişler.

   •   Diğer taraftan cömertliğin pratik formülü, kalıcı yatırım seçiminde yatıyor. Pek göze gelmeyen ya da gözden büsbütün çıkarılan şeylerin infak edileceği gibi son derece yanlış bir mantığımız var. Oysa din bize en sevdiğimiz şeylerin, kalıcı şekilde bizim olabilmesi için muhtaçlarla paylaşılmasını ister. Sahabeler bu nüansı çok iyi anlamış. Onlar vererek kazandıklarının, malı emanetleri zayi etmeyen ve sayısız kat misliyle iade eden Mâlik-i Mülk’e teslim ederek kalıcılaştırdıklarının farkındalardı. Nefislerine hoş gelen mal ve imkânları hani daha kutusundan çıkarmadan ahiret emanethânesine teslim ettiler. Zeynel Abidin bunun için meseleye bizim aksimize doğru yerden yaklaşıyor ve öğütlüyor: “Senden yardım istemeye gelen insana şöyle de:  Merhaba, azığımı ahirete taşıyacak insan!” Tam da bu nedenle Abdullah İbni Ömer çok sevdiği cariyesini Allah için azat ediyor: “Allah’ın kitabında ‘sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe gerçek iyiliğe ulaşamazsınız’ diye yazdığını gördüm. Sen dünyada gerçekten sevdiğim birisin. Bu yüzden git, Allah için artık özgürsün.” Birçok sahabi kendilerine en sevimli gelen şeyleri, aslında kalıcılaştırmak için tasadduk etmişlerdir. Bu yönüyle biz de ancak elimizden çıkarabildiklerimize ancak sahip olduğumuzu ispat etmeliyiz. Çünkü aksi halde elimizdekilerin esiri olmuşuzdur. Hitamımız yine bir kalp tabibiyle olsun: “Kalbe ancak kalpten çıkan şey fayda verir.” (Ömer Bin Abdulaziz)



544 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Nebevî Hicreti Yeniden Düşünmek - 08/07/2019
Bugüne kadar sadece ilahî mevhibe ve kulu aşan hikmetlerle örülü şekilde okuya geldiğimiz nebevî hicreti bu kez farklı boyuttan ele alıyoruz.
Tarihsel Süreçte İtikadî Mezhepler ve Eş’arî-Maturîdî Karşılaştırması - 25/02/2019
İslam tarihinde inanç akımlarının doğuşu ve akıl-vahiy arasındaki denge arayışı
Beş Soruda Güzel Ahlak - 16/01/2019
Güzel ahlakın İslam alimlerince tarifinden toplumsal ilerleme ahlakına birçok konu bu söyleşide
Beş Soruda Salih Amel - 14/01/2019
Salih amel ile normal bir işin farkı nedir? Kafirlerin bütün yaptıkları boşa gitmiş midir? İhlaslı işle yararlı iş dengesi nasıl kurulacak?
Beş Soruda Namaz - 14/01/2019
Namazın dinin direği oluşundan bugün için toplumu birleştirici gücüne çeşitli sorularla kapak söyleşisi...
Beş Soruda Peygamber Efendimiz - 11/01/2019
Peygamberimin Müslüman bilinci için öneminden günlük hayatta uymamız gereken örnekliğe uzanan dosya söyleşisi
Beş Soruda İman - 10/01/2019
İman-normal inanç farkından imanın bugün bizden ne beklediğine dair dosya söyleşisi
Beş Soruda İhlas - 10/01/2019
İhlasın gerçekte ne olduğundan samimiyet ve başarı ilişkisine dair dosya söyleşisi
Medeniyet Kurucu Metinler - 02/01/2019
Muhammed Yazıcı Hocanın Mecelle Hatimesi Programında yaptığı konuşmadan yazıya aktarılmıştır.
 Devamı