• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Muhammed YAZICI
eminkatip@hotmail.com
Beş Soruda Sîretü’l-Kur’ân
15/04/2016

İlim Dergisi 10. Sayı Nisan 2016

Muhammed Yazıcı Hoca ile kapak konusu

Soru ve Düzenleme: Adem Özçelik


1. Sîretü’l-Kur’ân ifadesiyle tam olarak neyin kastedildiğiyle başlayalım. Kur’ân-Sünnet ilişkisinden kısmen haberdarız. Lakin Kurân-Siyer münasebetinin önemi nereden geliyor?


   •   Bunun cevabını verebilmek için biraz geriye gitmemiz gerek. Yaklaşık altı yıldır devam eden tefsir dersimiz var. En son Tevbe suresine geldik ve buradaki bazı ayetlerin bugün İŞİD gibi -yanlış bir Kur’ân okuma mahsülü ya da Kur’ân’ı yanlış yerden okuma mahsulü diyebileceğimiz- örgütlerin sürekli referans aldığı naslar haline geldiğini gördük. Bunun nedeni, ilgili ayetlerin bağlamından koparılarak, nüzul sırası ve ortamı göz ardı edilerek okunmasıydı. Bu noktada İbni Teymiye, “nüzul sebebini bilmek, ayetin anlaşılmasını kolaylaştırır” derken, müfessir Vahidî sebeb-i nüzulün vahyin ideal şekilde anlaşılması için en güvenli yol olduğunu belirtiyor. Diğer taraftan Kur’ân ayetlerinin hemen tamamında görülen icaz, yani belagat ilminin varlık zeminini mukteze-i hâlin oluşturduğunu biliyoruz. Bu ise ancak ayetlerin sebebi nüzulünü bilmekle anlaşılır. Kur’ân ve sünnetin bir bütünlük içinde ele alınıp değerlendirilmesi gerektiği aşikâr bir husus. Bu iki kaynağın birbirinden bağımsız değerlendirilmesi parçacı bir Kur’ân okumayı netice veriyor ki günümüzde belki en büyük problemimiz budur: Her fırka ve meşrebin kendi elindekiyle kendini yeterli görmesi. Bunlar ışığında soruya yaklaştığımızda şunu görüyoruz: Sîretü’l-Kur’ân demek, vahiy projesinin hayata geçtiği zemin demektir. Kur’ân bir proje, siyer veya siret ise o projeye sadık kalınarak çekilmiş filmdir. Nüzul ortamı zaten doğrudan siyerin sahasıdır. Hatta bazı tefsir otoriteleri Kur’ân’ı tefsir etmenin, ayetlerin nüzul sebeplerini belirtmekten ibaret olduğunu söyler.

   •   Burada sırası gelmişken siyer, sünnet ve hadis kavramları arasındaki farka dikkat çekmek gerekiyor. Siyer veya siret sünnetten daha kapsamlı. Hadisler Hz. Peygamberimizin (s.a.v) hayatından çıkarılmış fotoğraf kareleri ise, siyer bu fotoğrafların öncesi ve sonrasını, çekildiği ortamı ve şartları bize gösterir. Dolayısıyla hadisler fotoğraf, sünnet bir fotoğraf albümü, siyer ise bir video dizisidir. Hatta sünnet bu fotoğraf karelerinin oluşturduğu bir video ise, siyerin kamera arkalarını da içine alacak şekilde ortamı bize aktaran bir yanı bulunuyor. O halde şöyle bir işlev sıralaması yapabiliriz: Kur’ân’ın anlaşılmasında hadislerin, hadislerin anlaşılmasında sünnetin, sünnetin anlaşılmasında siyerin yeri doldurulamazdır.

   •   İşin bir de Müslümanlığı inşa edici süreci var. Siyer aracılığıyla Kur’ân’ın hedeflediği Müslüman fert ve toplumun inşa sürecini yakından takip edebiliriz. Böylelikle inen ilk surelerdeki nübüvvet, rubûbiyet ve ulûhiyet esaslarından sonra Medine dönemi ayetleriyle sosyal hayatın tanzimini adım adım izleyebiliyoruz. Bu aynı zamanda vahyin davet metoduna ve insanın inanç psikolojisine dair verdiği muhteşem dersin de özetidir. Hazreti Aişe’nin sözü çok manidar: “İlk inen Kur’ân ayetleri, uzun surelerin cennet ve cehennemden bahseden bölümleriydi. Bu şekilde insanlar İslam’a dönünce, helal ve haram bildiren ayetler inmeye başladı. Eğer ilk inen ayetler “içki içmeyin” veya “zina etmeyin” şeklinde olsaydı, insanlar “içkiyi ve zinayı asla bırakmayız” derlerdi.” (Buharî, Fadâil’ul-Kurân) Elbette nüzul tertibiyle tefsir yapma usulü, Kur’ân’ın doğru anlaşılmasını garanti eder demiyoruz, lakin en güvenli yöntem ve muradullahı en iyi ifade eden menhec odur. Cevabı Ebu İshak Şatıbî’nin sözüyle bitirelim: “Kur’ân’daki medenî sureler mekkî surelerin anlaşılması üzerine inmiştir. Keza mekkî sureler de birbirleriyle anlam örgüsü içindedirler. Bu şekilde sure ve ayetlerin kendi iç bütünlüğü gözetilmeden Kur’ân’ı sahih şekilde anlamak mümkün değildir.” (Müvafakât, c.3, s.406)


2. Bütün bunlara rağmen, bahsettiğiniz nüzul ortamının ayetlerin anlam donuklaşmasına sebep olması gibi bir tehlike söz konusu değil mi?


   •   Elbette söz konusu. Bunun için nüzul ortamı ayetin sadece maksadını bize göstermeli. Usul kitaplarında lafız-mana ilişkisini en ideal şekilde ortaya koyan dört çeşit irtibat anlatılır. Bunların en güçlüsü delaletü’n-nas, yani nassın göstergesidir. Bu metotta ayetin ya da lafzın sevk ediliş maksadı da ortaya çıkmış olur. Delaletü’n-nasta lafzın öncesi ve sonrası, söylenme maksadı gibi mana merkezli bir yaklaşım geçerli. Bizim nüzul ortamından kastımız budur. Zaten tefsir derslerindeki yöntemimiz, ayetlerin spesifik nüzul sebeplerine temas etmek değil, daha genelde Kur’ân’ın sebebi nüzulü olan ortam ve şartları, o günkü yerleşik hayatı, adet ve gelenekleri tespit etmektir. Bu şekilde nüzul dönemi dikkate alınarak Kur’ân ayetlerini tefsir etmenin, ayetin anlamının tükenmesine götüreceği şeklinde bir tehlikeden söz edilmişse de, aslında tam aksine bu durum ayetin işlev gücünü artırmaktadır. Bunun için cahiliyye örf ve gelenekleriyle oluşan yaşam biçimini bilmek de şarttır. Çünkü cahiliyye, büyük nüzul sebebidir. Bu manada İslam öncesi Mekke toplumunun Kur’ân’ın genel sebebi nüzulü olduğunu söyleyebiliriz. Aslında bütün kâinat sebep-sonuç hakikati ile örgülenmiş. Eşya ve hadiselerde sebep-sonuç gerçeğinin kodlandığını görüyoruz. Sebebi anlamadan sonuç kavranamaz. Soru anlaşılmadan cevap mükemmel de olsa anlaşılamaz.

   •   Bu çerçevede Kur’ân’ın nüzül ortamından kastımız, sadece nüzul öncesi durumun bilinmesi ve ayetlerin o bağlamla irtibatlı anlaşılması değil, aynı zamanda ayetin indikten sonraki etkisini ve uygulanma biçimini, ezcümle ayetin bir toplumu ilmik ilmik dokuyuşunu izlemektir. Kur’ân bir toplumu nasıl dönüştürmüş, nelere dikkat etmiş, hangi usulü kullanmış, buna eğilmek istiyoruz. Siretü’l-Kur’ân bir neslin vahiyle inşa sürecini gösterir ki bugün ümmeti Muhammed’in en fazla ihtiyacı olan şey budur. Elimizde bir kitap var ve “mübin,” yani açık ve açıklayıcı olduğunu deklare ediyor. Fakat bu kitap indiği dönemdeki toplumu dönüştürdüğü gibi bizim toplumumuzu dönüştürmüyor. Bunun çözümü Kur’ân’ın hayatın neresine konulması gerektiğini ve nereden hayatı inşa etmeye başladığını bilmektir. Meseleye bu açıdan baktığımızda, siyer ve Kur’ân bağı ayetlerin donuklaşmasına değil, aksine ilahî hitabın köklü kavrayışla çağlara uyarlanabilecek geniş bir anlam ve hikmet zeminine oturmasını sağlıyor.

   •   Aslında modern çağda problem, Kur’ân’ın okunmamasından ziyade yanlış okunması, yanlış yerden okunmaya başlanması problemidir. Hâlbuki nüzul sırasına göre okunduğunda İslam’ın önce iyi bir insan olmayı öngördüğü anlaşılıyor. İnsanın özünde yaratılışından getirdiği evrensel doğruları tespit edip bunlara teşvik ettiğini; önce ahlak, sonra tevhit, en sonunda adalet dediğini anlıyoruz dinin. Aksi takdirde ahlaksız dindarlık diye bir sorun çıkıyor. Eskiler “usulsüz vusul olmaz” derler. Bir şeyin usulü o şeyin amaç ve anlamını belirler. Bir şeyin amacı varsa anlamı vardır. Bu bağlamda Kur’ân’ın hedefi kâmil insan ve erdemli toplumdur. Son olarak, gündeme getirdiğiniz gibi nüzul sebebinin önemi bizi aşırıya götürmemelidir. Kur’ân’ı nuzül ortamından koparmak da nüzul ortamına hasretmek de iki aşırı uç. İkisinin de sonunda yanlış bir Kur’ân okumasına sebebiyet verdiğini görmekteyiz. Mesela Suyuti el-İtkan’da 250 kadar nüzul sebebi rivayeti zikreder. Rivayet tefsirlerinde toplamda 700’e yakın sebeb-i nüzul nakledilmiştir. Buna rağmen her ayeti bir sebebi nüzulle ilişkilendirmek, ayetlerin nüzul sebeplerini göz ardı etmek kadar tehlikeli sonuçlar doğuracaktır.


3. Kur’ân’ın yorumunda siyerin fonksiyonunu anladık. Peki, siyer okumasında Kur’ân’ın merkezi bir rolü var mı? Siretü’l-Kur’ân bununla ilgili olarak cahiliye dönemine nasıl bir ufuk açıyor?


   •   Çok önemli bir soru. Tabii ki siratü’l-Kur’ân siyer merkezli Kur’ân tefsiri olduğu gibi, diğer taraftan Kur’ân merkezli bir siyer okumasıdır da. Hurafe ve efsanelerden arınmış, doğru ve mantıklı bir siyer tasavvuruna yine onunla ulaşabiliriz. Günümüzde buna olan ihtiyacımız izahtan varestedir. Burada temel nokta, İslam’ın doğduğu dönemin şartlarını kavramadan İslam’ı anlamanın mümkün olmayacağıdır. Kur’ân ayetlerinin tedriciliği göz önünde bulundurulduğunda, hem ayetlerin indiği ortam dikkate alınarak tefsir yapılmış hem de bir toplumun dönüşüm süreci yakından takip edilmiş olur. Demek ki siretü’l-Kur’ân nübüvvet sürecini bir bütün olarak görüp Kur’ân’ı kendi doğallığı içerisinde okumak ve bir toplumun tekâmül sürecini müşahede etmektir. Gerçekten de en üst medeniyet zirvesine ulaşmış bir cemaatin tamamlanmış destansı hikâyesini, hikâyenin merhalelerini göz ardı ederek okumak bütün bir maksadı mahvedecektir. Çünkü Kur’ân Hz. Peygamberimizle (s.a.v) ilgili “sen iman nedir, Kur’ân nedir bilmezdin” diyor. (Şûra, 52) Anlıyoruz ki Kur’ân’ın ilk talebesi Hz. Peygamberimizdir. İnen ilk ayetlerin özellikle onu muhatap alması bunun ispatıdır. Kur’ân önce bir dava açmış, sonra bu davayı omuzlayacak bir önderi, ardından çekirdek kadroyu, sonrasında nesli yetiştirmiştir. Ve bunu çok titiz bir kuyumcu dikkati ile adım adım yapmıştır.

   •   Siyerin ayrıca soruda dile getirdiğiniz cahiliyye yaşantısına açılan boyutunu ihmal etmemeliyiz. Vahyin cahiliyye yaşantısını nasıl ele aldığı burada akla gelebilir. Kur’ân-ı Kerim’de cahiliye yaşantısını ve özellikle çarpık dini hayatı tasvir eden ayetler vardır. Fakat hem bu ayetlerin meseleyi en asgari planda ele alışından hem de sadece hükme medar olacak kadar, yani tenkit edip cevap verecek kadar dar tutmuştur. Kur’ân’da cahiliyyeyi siyasi, ictimai ve dini açıdan tahlil eden ve eleştiren ayetlerin en önemli tarafı, kesinliği ve güvenilirliğidir. Çünkü bu kitap ilahi koruma altında bozulmadan günümüze ulaşmıştır. Diğer taraftan siretü’l-Kur’ân, Kur’ânın nesneleşmesi, kişinin Kur’ân’a istediğini söyletmesi gibi çağın en büyük sorununa da çare olacaktır. Haliyle ayetleri kendi indiği doğal şartları dikkate alarak okumak, ayetin anlam sınırlarını belirlemiş olacaktır. Sonuç olarak, cahiliyyenin inanç, ahlak ve toplumsal kabulü bilinmeden İslam ahlakının ne olduğunu tespit etmek mümkün değildir.

   •   Peki, o günün cahiliyyesinden modern kapitalist toplumlara ne gibi dersler çıkarabiliriz? Bu kısım sanıyorum hayati öneme sahip. Kur’ân o gün nasıl maddi imkân noktasında olanca haşmetine rağmen cahil, yani karanlık bir çağa indiyse, aynı durum, gerçeğin hakikatle değil, imgeler ve semboller üzerinden ifade edildiği hiper-gerçeklik çağı olan günümüzde de geçerli. 21.yüzyıl da bir cahiliye çağı olduğu için tıpkı 7.yüzyıl Mekke’sinde olduğu gibi putları yıkarak başlamalı. İnsanın Rabbine yönelişine engel olan her tür siyasi, sosyal ve ekonomik put, tağut, sahte ilah, şeytani desise ve mütekebbir sulta… Enam suresinin 19.ayeti günümüz Müslümanlarına düşen mükellefiyeti iyi açıklar: “Kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için Kur’an bana vahyoldu.” İmam Kurtubî ayetin aslındaki “belağa” fiilinde zamirin Kur’ân’a döndüğünü, fakat kelamı uzatmamak için hazfolunduğunu söylüyor. (Tefsîru’l-Kurtubî 6/399) Yani Kuran’ın ulaştığı bütün zamanlardaki bütün insanları uyarmak için… Aynı ayetle alakalı İmam Razî şunları kaydeder: “Ayetin ilk hitap kısmı Mekkelilere, ikinci kısmı ise Arap-Acem, ins u cin; kıyamete dek herkesedir. Bunun için Said bin Cübeyr “Kuran kime ulaştıysa, o Muhammed’i (s.a.v.) görmüş gibidir” der.” (Mefâtîhu’l-Ğayb 6/293)


4. Üstadım, konuyu biraz daha farklı bir alana, meğazî sahasına çekmek istiyorum. Zeynel Abidin’in “bize Kur’ân’dan sure öğretilir gibi meğazî öğretilirdi” sözünü esas alırsak, siyerin özellikle meğazî denen Peygamberimizin savaşları kısmına selefin ayrı bir önem atfetmesinin sebebi nedir?


   •   Şimdi tabii Efendimiz Aleyhisselamın bizzat katıldığı 26 gazveyle, keşif gücü veya harp müfrezesi olarak gönderdiği 35 seriyyenin olduğunu biliyoruz. 23 yıllık nübüvvet hayatına pay ettiğinizde fiilî süreci aslında siyerin, dolayısıyla siyer üzerinden bize intikal eden İslamî örnekliğin omurgasını oluşturuyor. Tam da bu nedenle İmam Zührî meğazî ilmini ilk tedvin eden kişi olarak şunu söyler: “Meğazi, dünya ve ahiretin ilmidir.” (el-Bidaye ve’n Nihaye 3/242) İmam Hâkim, meğaziyi önemine binaen hadis ilimlerinden biri olarak ele alır ve hiçbir âlimin bu konudan bilgisiz kalamayacağını söyler (Marifetü Ulûmi’l-hadis 1/320) Abdullah İbni Abbas, Abdullah bin Amr bin As ve Bera bin Azib gibi sahabilerin taleberine öğrettiği meğazi birikimi, tabiîn döneminde Urve bin Zübeyr’in Meğazî Rasûlillah kitabıyla telif aşamasına geçiyor. Ardından sırasıyla Eban bin Osman bin Affan’ın, Vehb ibni Münebbih’in ve Musa bin Ukbe’nin meğazi kitapları geliyor. Son iki ismin kitaplarından bir bölüm halen Almanya’nın Heidelberg ve Berlin’deki kütüphanelerinde bulunmaktadır. Daha sonra malum, İbni İshak’ın telif ettiği ve İbni Hişam’ın tezhip ettiği kitapla meğazi sahası, İslam tarihi araştırmalarında yerini tahkim ediyor.

   •   Diğer açıdan, siyer ve meğazi terimi sadece Hz. Peygamberimizin (s.a.v) savaşlarını değil, daha umumi manada Yahudi ve Hıristiyanlarla ilişkilerinden komşu idare merkezleriyle siyasi münasebetine, ganimetleri taksiminden had uygulamalarına kadar Peygamberimizin siyaset ve diplomasi yönünü içine alır. Bu yönüyle İbni İshak’tan itibaren meğazi siyerle birlikte anılır olmuş, İbni Abdilberr, İbnül Cevzî ve İbni Seyyidünnas gibi müellifler iki ıstılahı eserlerinde bir arada kullanmışlardır. Meğazi ilminin tefsirle ve Kur’ân’ın inişiyle irtibatını ve vahyin anlaşılmasında aslında ilk kaynak olduğunu Abdullah bin Abbas’ın şu sözünden anlıyoruz: “Allah Rasülü’nün yaşça benden büyük muhacir ve ensardan olan ashabıyla yakın temas halinde olur, onlara Allah Rasülü’nün gazvelerinden ve konuyla alakalı inen Kur’ân ayetlerinden sorardım.” (Tabakat-ı İbni Sad 2/371) Sa’d bin Ebi Vakkas’ın oğlunun da konuyla alakalı sözü mevcut: Babam bize gazve ve seriyyeleri öğretir, “yavrum, işte bunlar babalarınızın iftihar tablolarıdır. Anmaktan geri durmayın” derdi.


5. Son olarak, Kur’ân’ın siyer merkezli okunması, bazı ayetlerin asr-ı saadetle ilgili, dolayısıyla tarihsel olduğu gibi bir sonuca götürmez mi bizi? Bu sadette Kur’an’ın konjonktürellikle evrensellik arasındaki dengesini nasıl sağlayacağız?


   •   Bence meseleye eğilirken “neyin nereye götüreceğinden” çok “neyin ne olduğunu” merkeze alan bir yaklaşım içinde olmalıyız. Sonuçta bir şeyin mahiyeti/neliği etki ve sonuçlarından öncedir. Aksi takdirde kaynaklarımıza, değerlerimize ve hayata bakışımıza gerçekler değil, pozisyonlar ve politikalar hâkim olmaya başlar. Bu bakış açısıyla soruya yaklaştığımızda gayet özverili biçimde şunun altını çizmek zorundayız: Kur’ân tarih üstü normlar yanında tarihsel ve konjonktürel uygulamalar da getirmiştir. Kur’ân ilk başlarda Hicaz’daki tarihi-konjonktürel dengeleri tevhid, adalet ve ahlak istikametinde dönüştürmek üzere bir dizi uygulama ve stratejiye geçerlilik kazandırdı. Ulemanın mensuh olduğunu belirttiği ayetlerin önemli bir kısmı bu tutumun eseridir. Sözgelimi her hâlükârda sabır ve barış siyasetini talim eden “Onların söylediklerine sabret, yanlarından güzellikle ayrıl.” (Müzzemmil, 10) vb. ayetler, Medine yıllarında yerini mukabele bilmisil ve hatta zamanla -Tevbe suresinde olduğu gibi- genel savaş siyasetini öngören ayetlere bırakacaktır. Kur’ân’ın bu iki tutumu arasındaki belirgin fark, klasik tefsir geleneğinde nesh teorisiyle çözüme kavuşturulmuştur. Erken dönem müfessirleri ekseriyetle ikinci grupta yer alan ayetlerin birinci gruptaki ayetleri hükümsüz kıldığını, Kur’ân’ın nihaî hükmüne göre gayr-ı müslimlerle ilişkilerin temelde barış değil, savaş politikasına göre belirlenmesi yönünde olduğunu düşünmüşlerdir. Ancak birçok geç dönem müfessiri ve bugünkü hâkim tefsir anlayışına göre, Kur’ân’ın savaş ve barış ayetleri konjonktüreldir. Müslümanlar reel şartlara göre barış ya da savaş politikası güdebilir, her iki durumda da Kur’ân’ın yörüngesinden çıkmış olmazlar.

   •   Elbette verdiğimiz örnekler çoğaltılabilir. Bunların yanına asr-ı saadet sonrası için normatif işlevi olmayan bazı ayetleri de eklemek lazım. Sözgelimi Hz. Peygamberimizin (s.a.v) şahsı ve ailesiyle ilgili hukukî ayrıntılar veren ayetlerin bizim için hukukî işlevi yoktur. Keza haram aylarda savaşı yasaklayan (Tevbe, 36) ayet de asr-ı saadet sonrası tarihin hiçbir döneminde uygulanmamıştır. Üstelik bu son ayetin nesholduğunu gösteren herhangi bir ayet ya da hadis de bulunmamaktadır. Burası konumuz açısından önemli. Çünkü sahabe bazı ayetlerin belli bir tarihi-konjonktürel arkaplanı olduğunu bilmekte, yeni tarihsel ve konjonktürel süreçlerde farklı uygulamalara olumlu yaklaşabilmektedir. Şu halde gecikmiş de olsa günümüz tefsirciliğinin atması gereken adım, cahiliyye dönemini de içeren bir siret perspektifiyle ayetlerin sosyo-kültürel ve sosyo-politik arkaplanına odaklanarak dinamik bir Kur’ân yorumu ortaya koymaktır. Sebeb-i nüzul rivayetlerinin sunduğu yer yer belirsiz ve genellikle dar perspektif, bu adımı besleyebilecek durumda değildir. Bunun için geniş bir siret perspektifi gerekir. Dolayısıyla biz tarihsellik-evrensellik gerilimine hapsolmadan, uygulamalarından çıkarabildiğimiz gibi sahabenin de bilincinde olduğu Kur’ân ayetlerinin bağlamına odaklanmalıyız. Tarihsellik ve evrensellik yerine bağlamsallığı ön plana çıkartmalıyız. Ki bunun da baştan itibaren sıkça vurgu yaptığımız siyerle ve asr-ı saadetin sosyolojik tablosuyla vuzuha kavuşacağı tartışmasız bir gerçektir.



Paylaş | | Yorum Yaz
815 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Tarihsel Süreçte İtikadî Mezhepler ve Eş’arî-Maturîdî Karşılaştırması - 25/02/2019
İslam tarihinde inanç akımlarının doğuşu ve akıl-vahiy arasındaki denge arayışı
Beş Soruda Güzel Ahlak - 16/01/2019
Güzel ahlakın İslam alimlerince tarifinden toplumsal ilerleme ahlakına birçok konu bu söyleşide
Beş Soruda Salih Amel - 14/01/2019
Salih amel ile normal bir işin farkı nedir? Kafirlerin bütün yaptıkları boşa gitmiş midir? İhlaslı işle yararlı iş dengesi nasıl kurulacak?
Beş Soruda Namaz - 14/01/2019
Namazın dinin direği oluşundan bugün için toplumu birleştirici gücüne çeşitli sorularla kapak söyleşisi...
Beş Soruda Peygamber Efendimiz - 11/01/2019
Peygamberimin Müslüman bilinci için öneminden günlük hayatta uymamız gereken örnekliğe uzanan dosya söyleşisi
Beş Soruda İhlas - 10/01/2019
İhlasın gerçekte ne olduğundan samimiyet ve başarı ilişkisine dair dosya söyleşisi
Beş Soruda İman - 10/01/2019
İman-normal inanç farkından imanın bugün bizden ne beklediğine dair dosya söyleşisi
Medeniyet Kurucu Metinler - 02/01/2019
Muhammed Yazıcı Hocanın Mecelle Hatimesi Programında yaptığı konuşmadan yazıya aktarılmıştır.
Siyer Literatürü Nasıl Oluştu? - 01/11/2018
Siyer ilminin kuruluşu ve tarihi gelişimi üzerine...
 Devamı