• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Muhammed YAZICI
eminkatip@hotmail.com
Beş soruda Sünnet-i Nebeviyye
15/04/2013

İlim Dergisi 3. Sayı, Mart-Nisan 2013

Sorular ve Düzenleme: Adem Özçelik


  

•    1- Üstadım, sünnetin özelde Kuran-ı Kerim’i anlamadaki, genelde bütün bir dini yaşantıdaki konumu nedir?

  •  İmam Malik’in veciz ifadesiyle “sünnet Nuh’un gemisidir. Kim ona binerse kurtulur. Geri kalan boğulur.”  (Celaleddin es-Suyuti, Miftâhu’l-cenneh fi’l Ihticaci bi’s sünneh) Sünnetin Kuran-ı Kerim’i idrak etme noktasında önemi anlaşılırsa, ayrıca bütün bir dini yaşantıdaki ehemmiyetinden bahsetmeye gerek kalmaz herhalde. Çünkü -lafzen de mucize ve mütevatir oluşu, namazda tilavet edilişi gibi birkaç husus dışında- Kuran’ın önemi neyse sünnetinki odur. İmam Şafii’nin taksimiyle biri metlüv, diğeri gayri metlüv kabilinden sonuçta ikisi de vahiydir. (er-Risâle) Sahabeden itibaren ümmetin öncüleri, sünneti Kuran’ın sahih anlaşılmasının teminatı görürler. Kuran kale ise sünnet onun burcudur. Imran bin Huseyn’in yanında şefaatten bahsedildiği sırada bir adamın “ey Ebu Nüceyd! Bize öyle şeyler söylüyorsunuz ki, onlara Kuran’da yer bulamıyoruz” demesine karşılık Hazreti Imran bin Huseyn’in sinirlenerek adama “Kuran’ı okudun mu?” diye sorduğu, adam “evet” yanıtını verince “peki onda akşam namazının üç rekât, yatsı, öğle ve ikindi namazlarının dört rekât, sabah namazının iki rekat olduğunu (farzlarının)  gördün mü?” şeklinde adamı ikna ettiği nakledilir. Devamla Kuran’da yer almayıp sünnetle sabit olan dinin birçok aslına işaret etmiş ve “siz bunları bizden aldınız, biz de aynen Rasulüllah’tan aldık” demiştir. (Mucemü’l Kebir. Benzer lafızla Beyhaki) Hazreti Ali İbni Abbas’ı Haricileri ikna görüşmesi için gönderdiğinde, onlara karşı Kuran değil de sünnet merkezli tartışma yürütmesini ister. İbni Abbas “ama ey Müminlerin Emiri! Ben Allah’ın kitabını onlardan çok daha iyi bilirim. Öyle ya, Kuran bizim evlerimizde indi” diye ısrar edince Hazreti Ali şunu söyler: “Haklısın, fakat Kuran birkaç manaya ihtimal verir. Sen bir şey söylersin, onlar da bir şey söylerler. Eğer sünnet üzerinden delil getirirsen artık başka çıkış yolları kalmaz.” Vakıa aynen halifenin dediği gibi çıkar. (Tabakât-ı İbni Sa’d)

  •  Kaldı ki, Allah Rasülü Efendimize itaatin doğrudan Allah Azze ve Celle’ye itaat olduğunu, Allah Rasülü’nün emr veya nehyettiği hususların mutlaka dikkate alınması gerektiğini bildiren birçok ayeti kerime yanında, onun Kuran dışında verdiği kararların da bizzat Allah’ın emri olduğu yine ayeti kerimelerce bildirilir. Beyhaki, İmam Şafii’nin söz ve görüşlerini aktardığı Medhal’inde konuyla alakalı hayli misal getirir. Zina eden iki kişi hakkında Allah Rasülü Aleyhisselam “aranızda Allah’ın kitabıyla hükmedeceğim” buyurmuş, ardından hem değnek hem sürgün cezası vermiştir. (Buhari, Müslim) Hâlbuki sürgün cezası Kuran’da yer almaz.

  •  Aynı şekilde فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لا يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا  (Nisa, 65) ayeti kerimesinin Zübeyr bin Avvam’a yer meselesinden dolayı dava açan bir adam hakkında indiğini biliyoruz. Allah Rasülü Efendimiz davada Zübeyr lehine karar vermiştir. Oysa bu karar da Kuran’da mensus değildir. Keza Bedir Savaşı sonrası nazil olan “hatırlayın ki, Allah size iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vadediyordu. Siz de kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve (Kureyş ordusunu yok ederek) kâfirlerin ardını kesmek istiyordu” (Enfal, 7) ayeti kerimesinde Allah Celle Celalühü iki taifeden birini vadettiğini zikrediyor. Hâlbuki Kuran’ın hiçbir yerinde biz böyle bir vaad göremiyoruz. Bedir’e giderken Efendimizin vaadini Allah kendi vaadi olarak sunmuştur. Zannediyorum konunun en çarpıcı hadisi Irbaz bin Sariye’nin Nebi Efendimizden aktardığı şu hadistir: “İçinizden biri koltuğuna yaslanmış halde sanıyor ki, Allah sadece Kuran’da yer alan şeyleri haram kılmıştır, öyle mi?! Hayır, vallahi benim nasihat, emir ve nehyettiğim her şey aynen Kuran gibidir veya (hacim olarak) daha fazlasıdır.” (Ebu Davud, Tirmizi)


•    2- Kuran-ı Kerim’in cem, istinsah ve teşkil süreçleri yanında sünnetin tedvini nasıl oldu? Sünnet hangi merhalelerden sonra bugün mevcut kaynaklara geçirildi?

  •  Hadislerin tedvini ve resmi çapta yazıya geçirilmesi yüzyılın en tartışmalı konularından biri maalesef. ‘Müsteşriklerin üstadı’ olarak bilinen Yahudi asıllı Alman müsteşrik Ignaz Goldziher ve talebesi Joseph Schacht’ın özellikle fıkhi hadislerin Allah Rasülü Aleyhisselama değil, hicri 2. ve 3. yüzyıl âlimlerine ait olduğu, hadislerin çoğunun fırkalaşma amiliyle sonradan uydurulduğu iftirası, üzücü ki kendisinden sonraki birçok entelektüele tesir etmiş. Bu açıdan ömrünü Goldziher ve Schacht başta olmak üzere oryantalistlerin iddialarını ‘akademik müstevada’ çürütmeye adayan Mustafa el-A’zami’ye minnet borçluyuz. İslam dünyasında geniş yankı uyandıran ve hadislerin inkârına kadar giden bu tür iddialar, bazı muasır müellifleri aksi bir ifrat saikiyle hadis tedvininin, sünneti yazıya aktarma işleminin çok çok daha önceleri olduğu savına sürükledi. Adeta bir komplekse bu yönde kanıt aramaya zorladılar kendilerini. Oysa tedvinin tek yolunun yazıya ve kitaba aktarma yöntemi olmadığını, hıfzın ve şifahi kültürün çok daha sıhhatli bir koruma yöntemi olduğunu savunarak meseleyi aydınlatabiliriz. İsterseniz mevcut yaklaşımın baz aldığı tedvin merhalelerine kısaca göz attıktan sonra bu noktayı tafsil edelim. 

  •  İlmin, özelde hadislerin yazılmasıyla alakalı Allah Rasülü Aleyhisselamdan iki yönde kanaat bildiren beyanlar mevcut. “Benden (Kuran dışında) bir şey yazmayın. Kim benden Kuran dışında bir şey yazmışsa, derhal silsin. Benden söz (hadis) aktarmaya gelince, bunda sorun yok, yapabilirsiniz” (Müslim) ve Efendimizin Ebu Hureyre’ye hitaben “Allah’ın kitabı dışında bir şey mi yazıyorsunuz?! Biliyor musunuz, sizden öncekiler ancak Allah’ın kitabı yanında başka şeyler de yazmaları (başka kitaplar da edinmeleri) sebebiyle sapıttılar” sözleri yazmanın yasaklığını vurgulayan en meşhur iki hadis. Bunlara karşın yine Efendimizin Abdullah bin Amr bin As’a hitaben “yaz. Canım elinde olana andolsun ki, (-ağzını işaret ederek- ondan veya) benden ancak hak söz çıkar” (Ahmed bin Hanbel, Ebu Davud) ve Mekke’nin fethinde verdiği hutbenin kendisine yazılmasını isteyen Yemenli sahabe hakkında Efendimizin “Ebu Şah için yazın” (Buhari) sözü konunun aksi yönde cevazını bildiren en meşhur iki hadis olarak karşımıza çıkar.

  •  Söz konusu muarız hadisleri cemetme noktasında şerhlerinde birkaç yoruma yer veren İbni Hacer ve İmam Nevevi rahimehümellah önceleri selefin ekserisinin ilmi yazmanın kerahiyetini savunduklarını, sonraları yazmanın cevazında ittifak hâsıl olduğunu naklettikten sonra, hadislerdeki nehyin Kuran’ın nüzülü esnasında karışma ihtimalinden dolayı olduğu, daha sonra böyle bir karışıklığın sözkonusu olmadığı şeklinde bir senteze giderler. Bunun gibi nehyi önce, izni sonraki neshedici hüküm olarak algılamak veya nehyin sadece yazıya güvenip hıfzı boşverene dönük olduğu, iznin ise hıfza gerekli itinayı gösteren kişilere tanındığı yönünde bir yorum ileri sürülmüştür. İbni Hacer aynı yerde (Bâbü kitâbetil ilm, 113. hadis) sahabe ve tabiinin kendilerinden hadislerin hıfzla, bizzat dinlenerek alınmasını istediklerini, yazımı hoş bulmadıklarını nakleder. Fakat hadislere gösterilen ilgi zamanla azalınca ilmin zayi olacağından korkulmuş ve tedvin sürecine gidilmiştir. Bizim için önemli olan bu kısma biraz sonra dönelim.

  •  Sünnetin yazıya geçirilmesinin asli vechesi bu olmakla beraber, fiili pratiklere baktığımızda Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer’de teşebbüs, Abdulaziz bin Mervan’da cüzi planda kalan tedvinin resmi olarak Ömer bin Abdulaziz’in direktifiyle İbni Şihab ez-Zühri tarafından gerçekleştirildiğini görüyoruz. Alah Rasülü’nden sonra tıpkı Kuran’ı cem gibi sünneti de kaydu zapt altına almaya niyetlenen, hatta 500 yüz hadislik bir derlemeyi Hazreti Aişe’ye bırakan Hazreti Ebubekir hemen ertesi sabah hadisleri orijinal şeklinden farklı aktarmış halde öleceğinden endişe ederek bunları yakmıştır. (İmam Zehebi, Tezkiratü’l Huffâz) Kendisinden sonra ikinci defa sünneti kitabetle tedvine teşebbüs eden Hazreti Ömer, sahabeyle iştişaresinden olumlu cevap almış, fakat bir aylık istihare sonucunda önceki ümmetlerin başka kitaplara dalarak Allah’ın kitabını unuttuklarını düşünerek bu işten geri durmuştur. (İbni Abdilberr,Câmiu Beyani’l İlm ve Fadlih) Daha sonra Emeviler döneminde Mısır valisi Abdulaziz bin Mervan’ın (ö.85) Kesir bin Mürre el-Hadrami’ye Ebu Hureyre dışındaki sahabelerden (onunki zaten yanında yazılı haldedir) işittiği hadisleri yazmasını emretmesi (Tabakât-ı İbni Sa’d) resmi tedvin öncesi sürecin son aşamasıdır. Ardından malüm, Abdulaziz bin Mervan’ın oğlu Ömer bin Abdülaziz’in Medine valisi Ebubekir ibni Hazm’a hadisleri toplama emrini vermesi (Buhari, Bâbü keyfe yukbadul ilm) resmi tedvinin başlangıcı olarak kabul edilir.

  •  İşte kısaca tedvinin tarihsel süreci. Şimdi işin kırılma noktasına dönecek olursak, bizim yaygın algımızla selefin yaklaşımı farklı. Biz kitabetle kaydın sünneti daha koruyucu olduğunu zannederken onlar aksine hıfzın ve şifahi naklin daha eslem olduğuna inanıyor. Cevap daha da uzamasın diye sahabe ve tabiinin ezber melekelerinin ne derece güçlü olduğuna girmiyorum. Sadece Mervan bin Abdülmelik’e ezberden rivayet ettiği yüzlerce hadisi yıllar sonra bile en ufak bir fazlalık ya da eksiklik olmadan hafızasından aktaran Ebu Hureyre’yi, yetmiş beyitlik kasideyi bir kez duymakla ezberleyen İbni Abbas’ı, elli yıl önce yazıp bir daha bakmadığı notları kelimesi kelimesine ezberden nakledeceğine yemin eden, altı yüz bin hadis ezbelemiş Ebu Zur’a’yı, tekrara düşmeden bir ay ezberinden şiir okuyacağını söyleyen Şa’bi’yi, yüzbin hadisi gözünün önündeymişcesine bilen İshak bin Râhuyeh’i, Basra’ya kitapları gelinceye kadar elli bin hadisi ezberinden okuyan Ebu Abdullah el-Huttuli’yi ve yüzbini sahih, ikiyüz bini gayri sahih hadisi ezbere bildiğini bizzat kendisi söyleyen İmam Buhari’yi hatırlatmakla yetinelim. Yazı onlar için arızidir ve İmam Malik’in de naklettiği üzere “onlar yazmaz, ezberlerdi. Yazan birisi ancak ezberlemek için yazıya başvurur, sonrasında onu silerdi.” (İbni Abdillberr Câmiu Beyani’l İlm) Bizim gelişim olarak gördüğümüz yazılı tedvin onlar için aksine bir gerilemenin, ilme azalan rağbetin göstergesiydi. Gerçekten de bu şifahi kültürümüzü, rahle-i tedris geleneğimizi üstadsız kitaplara terkettiğimizden beri alimler değil suhufiler (entelektüeller, gazeteciler) yetiştirir, ilim değil bilgi üretir olduk. 


•    3- Mezheplerin usûl noktasında sünnet ve hadisle farklı teamüller geliştirdiklerini görüyoruz. Bu görüşleri sentezleme adına bugün için ortak bir sünnet metodolojisi, ortak bir hadislere yaklaşım usûlü geliştirilebilir mi?

  •  Bu soru sanki mezhep imamları yeterli sünnet bağlılığı sergilememiş de, bugün onlar adına bunu nasıl gerçekleştirebiliriz, şeklinde bir gizli eleştiriyi mimliyor sanki. Oysa onların sünnetle farklı teamülleri bizzat sünnetle alakalı değil, herhangi bir rivayetin sünnet olup olmadığıyla alakalıdır. Dikkat edelim, mezhep imamları derken “dinde re’yinizle görüş ileri sürmekten sakının, sünnete ittiba edin. Kim onun dairesinden çıkarsa sapıtır” diyen Ebu Hanife rahimehüllahtan bahsediyoruz. “Allah Rasülü Aleyhisselam’dan bir hadis nakledip de ondan başka bir görüş ileri sürersem hangi yeryüzü beni taşır” diyen İmam Şafii rahmetüllahi aleyhten bahsediyoruz. Keza sözün başında aktardığım gibi “sünnet Nuh’un gemisidir. Ona binen kurtulur, geri kalan boğulur” diyen İmam Malik’ten, “kim Rasulüllah’ın hadisini reddederse uçurumun kenarındadır” diyen Ahmet bin Hanbel rahmetüllahi aleyhten bahsediyoruz. Dolayısıyla mezhep imamlarından herhangi birini hadise bağlılık konusunda itham etmek veya birini hadise özende diğerine yeğ tutmak insafsızlıktır.

  •  Mesele sahih hadisle amel etmek değil, sahih hadisin ne olduğudur. Daha doğrusu ihtilaf, sahih hadis şartlarının açılımındadır. Yoksa cumhûru ulema sahih hadis şartlarının ittisal-i sened, adâlet-i ravi, zapt-ı ravi, hem metnin hem senedin şazzdan ve illetten selameti maddelerinden ibaret olduğunu kabül eder. Bu beş şartta cumhur hemfikirken mesela ittisal şartının tahakkukunda ihtilaf ederler. İşte meşhur ravi ve şeyhin karşılaşması meselesi. Buhari karşılaşmanın vukuunu şart koşarken, Müslim bunun imkanını yeterli görür. Buna göre Müslim’in sahih dediği Buhari’ye göre öyle olmayabilir. İttisal konusu, mürsel hadislerle de yakından alakalı. Muhaddislerin ekseriyası mürsel hadisi zayıf gördükleri için huccet addetmezler. Ama Ebu Hanife ve İmam Malik gibi fakihlerin çoğu irsali sorun yapmaz, mürsel hadisi huccet kabül ederler. (Münavi, el-Yevagît ve’d Dürer) Ravinin adaletinin sübütünde de, diğer şartlarda da aynı ihtilaf vaki. Bu sünnete olan ihtimam azlıklarından değil, aksine ona olan müstesna titizliklerinden kaynaklanıyor.

  •  Bu bize şunu anlatmalı: Sünnetle teamüldeki ihtilafın büyük bölümü kaçınılmaz ve çok tabii faktörlerden doğmuştur, bunu önleyemeyiz. Sahabenin hadisin zannı galip oluşturacak şekilde ulaşmaması, nebevi fiili kiminin müstehaplığa, kiminin mübahlığa yorması, hükmün illetindeki görüş farklılığı gibi hususlardan dolayı ihtilaf ettiklerini biliyoruz. (Detaylı sebepler için bkz. Dehlevi, el-İnsâf fi beyâni esbâbil-ihtilaf ve Huccetullâhi’l bâliğa)

  •  Bütün bunlar ışığında sorunuza yaklaştığımızda detaylarda ihtilaf gözlenmeyecek şekilde ortak bir hadis usulü metodolojisinden bahsetmenin teorik olarak da mümkün olmadığını anlıyoruz. Atılacak en muhkem temel usûli hadis ilmiyle atılmıştır. Sıhhat ve edisyon-kritik sistemi olarak geçmiş muhaddisler mükemmel bir alt yapı kurmuşlar. Ne var ki, özellikle İbni Hacer rahmetüllahla çeşitlenen ve çetrefilleşen ıstılahlar mütekaddimin-müteahhirin arası mesafeyi açmış sanki. Bunun için tariflere hapsolarak değil, teamüllere bakarak, müteahhirin dönemi tartışmalarında zaman harcayarak değil, mütekaddimin dönemi pratiklerini baz alarak ilerlemeliyiz. Bu hakikatı teslim etmek gerekiyor.

  •  Son olarak soruya şu yönden olumlu cevap verilebilir: Sünnet algısındaki ihtilafı yok etmek için değil -ki bu, dediğimiz gibi teorik olarak imkanız- ideal ibrede tutabilmek için, yani sünnetten azami derecede istifade edebilmek için alimlerin yoğun iletişim içinde olmaları gerekiyor. Bakın, İmam Muhammed İmam Malik’le karşılaştıktan sonra farklı bir İmam Muhammed’dir. Keza İmam Şafii İmam Muhammed’le karşılaştıktan sonra farklı bir İmam Şafii’dir. Keza İmam Ahmed bin Hanbel İmam Şafii’yle karşılaştıktan sonra daha farklı biridir artık. Dün Hazreti Ömer’in bir meselede Bedir ashabını toplayıp istişare yapmasının bugüne tatbiki ancak bu şekilde olur. İlim sahipleri arasındaki diyalog trafiği ne kadar yoğun olursa dini yaşantı o kadar hızlı ve emin akar.


•    4- Sünnetle yakın irtibatı bulunan bidatı nasıl anlamalıyız? Örneğin bir ibadetin şekline dair hangi uygulamalar bidat kısmına girer? İbadetler gibi örf ve adetlerde, gündelik işlerde de bir bidat ihdası söz konusu mudur?

  •  Bidat luğavi olarak “daha önceden bir misali olmadan bir şeyi ilk defa ortaya çıkarmak” demek. (Ebubekir el-Ezdi, Cemheretü’l-Luğa) Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle Allah Azze ve Celle “بديع السَّمَوَات وَالْأَرْضdır. (Bakara, 117) Allah Rasülü Efendimize “قل مَا كنت بدعا من الرُّسُل demesi buyurulur. Kelimenin kök anlamı aslında bahsettiğiniz soruyu hayli aydınlatıyor. Buna göre bidatı dinde daha önceden benzeri olmayan, şeriatta refere edeceğimiz bir aslı bulunmayan bir şey türetmek, şeklinde anlamalıyız. Demek ki, bidat sonradan toplumsal ihtiyaçlara göre baş gösteren bazı yenilikler mesâlih-i mürsele kabilinden oldukları için onları kapsamaz. Bidatı zemmedici hadislerin en meşhurunda “her bidat dalâlettir” (Müslim) dendiğine göre, dinde bir aslı olan şeyler luğavi bakımdan bidat addedilseler de gerçekten böyle kabül edilmezler.

  •  Hazreti Ömer’in teravih namazını tek imamın arkasında kıldırma uygulamasındaki gibi selefin bidatın kimini olumlayan sözleri bu kabildendir. (İbni Recep el-Hanbeli, Camiu’l Ulûm ve’l Hıkem) 

  •  Allah Rasülü Aleyhisselamın nasıl ki, giyim kuşamını, sevdiği yemekleri değil de taabbüdî maksatla ortaya koyduğu şeyleri sünnet olarak alıyorsak, sünnetin nakizi olan bidatı da ancak dini amaçla, bizzat din içinde bir değişiklik, bir tadilat çalışması olarak görmek herhalde en doğrusu. Dolayısıyla sorunun ikinci kısmındaki gündelik işlerle ilgili gelişmeler kulların faydasına olduğu için bidat değil, maslahat-ı mürsele sayılır. Bu açıdan Karafi’nin vacip, haram, mekruh, mendup ve mübah şeklindeki bidatı beş kısma ayırmasını Şatıbi’nin de reddettiği üzere, gerekli görmüyor ve bidatın -tıpkı Müslim hadisinin vurguladığı üzere- her türünün sapıklık olduğunu düşünüyoruz. Bidatın yanlızca dinin özünde olmayan türedilikleri içine aldığını “dinimizde olmayan bir şeyi ona katan reddolunur” (Buhari) hadisi nebevisi de teyid eder.    

  •  Diğer açıdan ihdas edilen bir bidatın inşa edilmiş bir sünneti ilğa ettiğini hesaba katarak bidatı sünnetin önündeki en büyük engel görmeliyiz. Nebi Efendimiz “bidat çıkaran her toplum onun yerine bir sünneti kaldırmıştır” (Müsned-i Ahmed) sözüyle buna dikkat çeker. Bu hadisin Cuma günü minberde ellerin kaldırılması, sabah ve ikindi namazlarından sonra kıssaların anlatılması uygulaması üzerine Azif bin el-Haris tarafından Abdulmelik bin Mervan’a hatırlatılması daha bir manidar. Selefin ibadetlerin otantikliğine gösterdiği titizliği görüyoruz burada. Kuran-ı Kerim’in ceminden itibaren, zekatı menedenlerle savaşta, ilk Cuma ezanı ve Kuran mushaflarının çoğaltılması meselesinde sahabenin ilk baştaki çekimser ve endişeli tavrı -bunlar âmmenin maslahatına olduğu halde- ucu dine dokunan işlerde nasıl bir tadilat-tesisat şuuruna sahip olmamız noktasında ders verir.

  •  Gelin bir de bugüne, camilerimizde gitgite yaygınlaşan iskemle üzerinde namaz kılma uygulamasına karşı, festivallere dönen kandil gecesi kutlamalarına karşı pasif tavrımıza bakın… Öyle ya, duvar tuğla tuğla örülüyorsa sapıklık da bidat bidat örülüyor. Süfyan es-Sevri ne anlamlı söylemiş: “Bidat İblis’e günahtan daha sevimlidir. Çünkü günahtan tövbe edilir, ama bidatten tövbe edilmez.” (Isbehâni, Hilyetü’l Evliyâ)  


   

•    5-  Günümüzde İslami ilimler hoca ve talebeleri için hangi sünnet kaynaklarını, hangi müellifleri tavsiye edersiniz?  

  •  Günümüzde maalesef taassup ilmin amentüsü haline geldiği için muasır müelliflerden dengeli biçimde, sentezleyerek istifade etmek en doğrusu. Tarafgirlik yapmadan, alimlerin kendi aralarındaki atışmaları onlar aleyhine bir saygısızlık kampanyasına dönüştürmeden Habiburrahman el-A’zami’den, Abdulfettah Ebu Ğudde’den, Ahmed Muhammed Şakir’den, Ahmed bin Sıddık el-Ğumari’den, Nasıruddin el-Albani’den, Muhammed Subhi bin Hasen Hallâg’tan, Muhammed Avvame’den, Mahmud Said Memduh’tan istifade etmeliyiz. Tabi bunlar gibi tavsiye edilecek birçok muasır muhaddis mevcut. Dikkat ederseniz, meşrep ve mezhepçe farklı isimleri söylüyorum ki, hakkaniyetli bir yol izlemiş olalım.

  •  Burada en önemli nokta, hadis tashih veya taz’ıf işinin tıpkı fıkhi bir meselede olduğu gibi ictihad eseri olduğunu bilmek. Bu hem ilgili hadisi sıhhat noktasında değerlendiren bir hadisçinin dediklerini müsellem kabül ettirmeyecek hem de onu aynı kabulle müfritçe eleştirmeye engel olacaktır. Muasır hadisçiler için bunları söylerken, ideal noktada hadisin mütekaddimin âlimlerinden öğrenilmesini tavsiye ederiz tabi. Elden geldiğince öncü muhaddisleri okumalı arkadaşlar. Zührileri, Süfyanları, Ahmed bin Hanbelleri, Yahya İbni Mainleri okumalı, hicri ikinci ve üçüncü asır eserlerine yoğunlaşmalıyız. Diğer ilimler gibi hadis de seleftedir, mütekaddimin eserlerindedir.

  •  Bugün maalesef hadis deyince metin anlaşılıyor, oysa işin özü senettir, ravi bilgisidir. Hadis kaynağı deyince bugün kütübi sitte veya benzeri camiler, sünenler, müsnedler, musannefler anlaşılıyor. Hâlbuki hadisin kaynağı büyük-küçük tabiin tabakasıdır. Onları bildikçe bereketi alır, sonraya gittikçe ıstılahi tartışmalara boğuluruz. Bu açıdan hadiste derinleşmek isteyenler için Buhari, Müslim’den daha önemlidir bir Tehzibü’t-Tehzip. Kütübi sitteden daha önemlidir bir Tabakât-ı İbni Sa’d. Çünkü ilkleri vitrin, ikinciler mutfaktır. İlkler lokma yedirir, ikinciler malzeme sunar. Herhalde bu kadarı soru için yeterli.     



Paylaş | | Yorum Yaz
103 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Beş Soruda Güzel Ahlak - 16/01/2019
Güzel ahlakın İslam alimlerince tarifinden toplumsal ilerleme ahlakına birçok konu bu söyleşide
Beş Soruda Namaz - 14/01/2019
Namazın dinin direği oluşundan bugün için toplumu birleştirici gücüne çeşitli sorularla kapak söyleşisi...
Beş Soruda Salih Amel - 14/01/2019
Salih amel ile normal bir işin farkı nedir? Kafirlerin bütün yaptıkları boşa gitmiş midir? İhlaslı işle yararlı iş dengesi nasıl kurulacak?
Beş Soruda Peygamber Efendimiz - 11/01/2019
Peygamberimin Müslüman bilinci için öneminden günlük hayatta uymamız gereken örnekliğe uzanan dosya söyleşisi
Beş Soruda İhlas - 10/01/2019
İhlasın gerçekte ne olduğundan samimiyet ve başarı ilişkisine dair dosya söyleşisi
Beş Soruda İman - 10/01/2019
İman-normal inanç farkından imanın bugün bizden ne beklediğine dair dosya söyleşisi
Medeniyet Kurucu Metinler - 02/01/2019
Muhammed Yazıcı Hocanın Mecelle Hatimesi Programında yaptığı konuşmadan yazıya aktarılmıştır.
Siyer Literatürü Nasıl Oluştu? - 01/11/2018
Siyer ilminin kuruluşu ve tarihi gelişimi üzerine...
Çevre Bilinci Üzerine - 21/07/2018
Vahiy naslarında çevrenin nasıl sunulduğundan tarım ve bilim devrimlerinin doğal ve sosyal çevrede ne gibi dönüşümler yaptığına bir çok soru bu söyleşide cevap buluyor
 Devamı