• https://www.facebook.com/dergiilim/about/
  • https://twitter.com/ilim_editor
Abdullah KÜSKÜ
abdullahkusku87@gmail.com
İlk Dönem Şafii Fıkıh Kitaplarında Şart, Rükün ve Sebep Kavramları
28/02/2018
İlim Dergisi 28. Sayı Mart 2018

 
   
•   Bu yazıda İmam Şafiî (ö. 204/820)’nin el-Üm isimli kitabında, sonraki dönemlerde rükün ve şart olarak sayılan hükümleri nasıl ifade ettiği anlaşılmaya çalışılmıştır. Aynı amaca yönelik ilk dönem Şafiî fıkıh kitapları ve Şafiî baz alınarak Şafiîlerde rükün, şart ve sebep kavramlarının geçtiği yerler ve fıkhi olarak ne hüküm bildirdikleri sonraki terminolojileri üzerinden tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu yazı Şafiî mezhebinin kurucu imamı Muhammed bin İdris eş-Şafiî’nin el-Üm isimli eseri, kurucu imamın önde gelen talebelerinden el-Müzeni (ö. 264/878)’nin el-Muhtasar’ı ve mezhepte görüşleri makbul Şafiî fakihi İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveyni (ö. 478/1085)’nin bu muhtasara yazdığı Nihâyetü’l-matlab fi Dirâyeti’l-Mezhep şerhi dikkate alınarak hazırlanmıştır.
   •   Mevzu bahis kitaplardaki kullanımlara girmeden Şafiî mezhebinde sonraki dönem fakih ve usûlcülerin kendi eserlerinde bu kavramlara yaptıkları tarifler ve kullandıkları terimsel anlamlar incelenirse, ilk dönem mezhep müdevvinlerinin eserlerinde bu kavramların henüz terimsel anlamlarının inşa edilmediği görülecektir.
 Şart, Rükün ve Sebep Kavramlarının Tanımı

   •   Şart kavramı usûlcülere göre vazî hükümlerin ikincisidir. Sözlükte şart, alâmeti lâzime’ye ya da bir fiilin yahut bir sözün başka bir şeyle alakalanmasına denir. [2] Şart kavramına getirilen “Yokluğu başka bir şeyin yokluğunu gerektiren ama varlığı başka bir şeyin varlığını ya da yokluğunu gerektirmeyendir” tanımı et-Ta‘rifât sahibine aittir. Cürcâni (ö. 816/1413) şartların şart-ı şer‘î ve şart-ı ca‘lî olarak ikiye ayrıldığını, birinci tür şartın kaynağının Şâri‘ Teâlâ, ikinci tür şartın kaynağının ise insanlar olduğunu söyler. [3] Fıkıh terminolojisinde ise şart kavramına muhtelif tarifler getirilmiştir. Şafiî usûl terminolojisinde “kendisi için şart koşulan şeyin ancak kendisiyle tamam olduğu şey/ما لايتم المشروط إلا به” olarak tarif edilmiştir. [4] Verilen bu tarif Şafiî fakihlerinden Şîrâzî (ö.476/1083)’ye aittir. İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveyni (ö. 478/1085) ise “bir şeyin şâriin gerekli gördüğü şekilde gerçekleşmesini mümkün kılan ve kendisine bir şeyi yapma veya yapmamanın bağlandığı şey” olarak tanımlamıştır. [5] Gazzâlî (ö. 505/1111) ise “bulunduğunda hükmü gerektiren şey” olarak tanımlamıştır. [6] Bu tariflerden yola çıkarak şartla ilgili ortak bir tanım olarak “yapılması kendisine bağlanan, hükmü gerektiren şey” dememiz mümkündür.
   •   Rükün kavramı sözlükte “bir şeyin en güçlü tarafı ve o şeyin ta kendisi” olarak tanımlanır. Istılahta ise “bir şeyin kendisiyle tamamlanabildiği ve kendinden olan şeydir” şeklinde tarif edilir. Ve şarttan farkının şartın, ilişkilendiği şeyin haricide kalıp rüknün ilişkilendiği şeyi var kılan şey olduğu söylenmiştir. [7] Bu tarife şu açıklanma getirilebilir: “rükün ile bazen mahiyetin tamamı, bazense bir kısmı kastedilebilir ki bu ikinci kısım rükn-i aslî ve rükn-i zâid olmak üzere iki çeşittir.” [8]
   •   Sebep kavramı ise sözlükte “kendisiyle maksada ulaşılan şey, ip” anlamlarına gelirken, ıstılahta “hükmü müessir olmaksızın, hükme ulaştıran yol” olarak tanımlanmış olup hakkında vazî hükümlerin ilki olduğu söylenmiştir. [9] Usûlcülere göre sebebe getirilen tanımdaki kayıtlarla önce alamet, illet ve şart tanım dışı bırakılmış ve sebebin bir şeyin haricinde olmasından yola çıkarak da rüknün sebepten başka bir şey olduğu gösterilmiştir. [10]
   •   Gazzali şart, mahal, rükün, sebep ve illet gibi terimlerin, kendinden önceki fakihler arasında üzerinde görüş birliğine varılmış bir mazmuna sahip olmadığını ve farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir. [11] Şartla farzın bazen birbirlerinin yerine kullanıldığını, şartla rüknün ve şartla sebebin birbirlerinden ayrı şeyler olduğunu, sebeple illetin bazen birbirlerinin yerlerine kullanıldığını söyleyerek bu konuları klasik eserlerden yapılan bir inceleme olan M. Boynukalın’ın “Fıkıh Usûlünde Şart Kavramı” isimli makalesine havale etmek istiyoruz.
Erken Dönem Eserlerde Şart, Rükün ve Sebep Kavramları
   •   Bu inceleme esnasında görülmüştür ki İmam Şafiî rükün ve şart kavramlarını sonraki dönem fıkıh terminolojisindeki ıstılahi anlamlarında kullanmamaktadır. O özellikle rükün kelimesine hac bahsinde yer vermiş, bunları “Rükn-i esved, Rükn-i yemâni vd.” yerlerin ifadesiyle ilgili kullanmıştır. [12] Şart kelimesine ise hem bey‘ bahislerinin hiyâr-i şart konusunda hem de muhtelif birçok konuda yer vermiştir. Yani o her iki kavramı da lügavi anlamlarında kullanmaktadır. Ayrıca sonraki dönemde varılan sonuç itibariyle hüküm bakımından farzı ifade eden rükün kelimesine denk düşen أَجْزَأَ kelimesi el-Üm’de çok fazla kullanılan bir terim olarak karşımıza çıkmaktadır. Kullanıldıkları yerlere bakıldığında görülmüştür ki mevzuu bahis ibadetin asgari miktarını ifade eder nitelikte kullanılmıştır. Bu bakımından bu kelime sonraki dönemlerde rükün kelimesinin kullanıldığı bazı yerlere denk düşmektedir.
   •   Örneğin Bâbü vakti’z-zuhr’de geçen şu cümlede:
وَإِذَا كَانَ أَعْمَى وَسِعَهُ خَبَرُ مَنْ يُصَدِّقُ خَبَرَهُ فِي الْوَقْتِ وَالِاقْتِدَاءُ بِالْمُؤَذِّنِينَ فِيهِ وَإِنْ كَانَ مَحْبُوسًا فِي مَوْضِعٍ مُظْلِمٍ، أَوْ كَانَ أَعْمَى لَيْسَ قُرْبَهُ أَحَدٌ تَوَخَّى وَأَجْزَأَتْ صَلَاتُهُ حَتَّى يَسْتَيْقِنَ أَنَّهُ صَلَّى قَبْلَ الْوَقْتِ وَالْوَقْتُ يُخَالِفُ الْقِبْلَةَ؛ لِأَنَّ فِي الْوَقْتِ مُدَّةً فَجُعِلَ مُرُورُهَا كَالدَّلِيلِ وَلَيْسَ ذَلِكَ فِي الْقِبْلَةِ فَإِنْ عَلِمَ أَنَّهُ صَلَّى بَعْدَ الْوَقْتِ أَجْزَأَهُ وَكَانَ أَقَلُّ أَمْرِهِ أَنْ يَكُونَ قَضَاءً
   •   Bu alıntıda أَجْزَأَ kelimesiyle âmâ bir kimsenin namazının kabulü için vaktin girmiş olması rüknü onun namazının kabulü için yeterli bir neden kabul edilmiştir. Yani vakitten sonra kıldığı yakinen bilinmedikçe o kişinin namazının yeterli oluşunu İmam Şafiî أَجْزَأَ kelimesiyle ifade etmiştir. Bu kelime birçok yerde kullanıldığı eylem üzerinde yeterlilik anlamı ifade etmektedir ki bunların sonraki usûl terminolojisindeki şart, rükün ve sebep kavramlarıyla tam bir uyum içerisinde olduğunu söylemek zordur. [14]
   •   Müzeni’nin el-Muhtasar’ında rükün ve şart kelimesi aynı Şafiî’de olduğu gibi lafzi anlamlarında kullanılmaktadır.[15] Sebep kelimesinin ise klasik usûl literatüründeki anlamında kullanıldığı görülmektedir. [16]
   •   Rükün, sebep ve şart kavramları beşinci asır Şafiî usûlcülerinden Cüveyni’nin Nihâyetü’l-matlab’ında sonraki dönem usul ve fıkıh kitaplarında kullanıldıkları anlamda kullanılmaktadır. [17] Sebep kavramı da aynı şekilde sonraki literatüre uygun olarak kullanılmaktadır. [18] Dolayısıyla Müzeni’nin el-Muhtasarı ile Cüveyni’nin şerhi arasındaki dönem bu kavramların olgunlaşma dönemi sayılmalıdır.
   •   Şafiî fıkıh çevresinin mezhebe dönüşümü için üçüncü dönemin beklenmesi gerektiği ve bu dönemde en etkili ismin İbn Süreyc (ö. 306/918) olduğu kabul edilir. İbn Süreyc geliştirmiş olduğu yöntemler ve geçmiş mezhep birikimine yaklaşımlarıyla mezhebin ana damarını temsil edecek çizgi olduğundan Şafiî mezhebi içerisinde kavramsallaştırmada önemli rol oynamıştır. Mezhep doktrinine katkılarının olduğu, [19] özellikle farz kavramının gelişimindeki rolünün kendisinden sonraki literatür incelendiğinde net olarak görüleceği bir grup uzman araştırmacı tarafından ifade edilmektedir. [20]  Bunu bir işaret kabul ederek diyebiliriz ki; Şafiî mezhebi fıkıh ve usûl literatüründe şart, rükün ve sebep kavramları pek de eserlerine vakıf olamadığımız hicri üçüncü asır ricali arasında netlik kazanmaya başlamış, Cüveyni, Gazzâli ve sonrasındaki usûlcüler arasında meşhur tarifleriyle fıkıh literatüründeki yerini almıştır.
 

[2] Tehânevî, Mevsûatü Keşşâfü Istılâhâti’l-Funûn-i ve’-Ulûm, 1/1013; Et-Ta‘rifât, Şeyid Şerif Cürcâni, 200.

[3] Şeyid Şerif Cürcâni, Et-Ta‘rifât, 200.

[4] Şîrâzi, Şerhü’l-Luma‘, 1/412.

[5] Cüveyni, Kitâbü’t-telhis fî usûli’l-fıkıh, 1/312. Mehmet Boynukalın, Fıkıh Usûlünde Şart Kavramı, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 36 (2009/1), 15.

[6] Gazzâlî, el-Mustasfâ, 2/246.

[7] Cürcâni, Et-Ta‘rifât, 182.

[8] Tehânevî, Keşşâf, 1/872.

[9] Cürcâni, Et-Ta‘rifât, 187; Tehânevî, Keşşâf, 1/924.

[10] Tehânevî, Keşşâf, 1/925.

[11] Boynukalın, Fıkıh Usûlünde Şart Kavramı, 21.

[12] İki örnek için bknz: (قَالَ الشَّافِعِيُّ) : لَا اخْتِلَافَ أَنَّ حَدَّ مَدْخَلِ الطَّوَافِ مِنْ الرُّكْنِ الْأَسْوَدِ وَأَنَّ إكْمَالَ الطَّوَافِ إلَيْهِ، وَأُحِبُّ اسْتِلَامَهُ حِينَ يَدْخُلُ الرَّجُلُ الطَّوَافَ فَإِنْ دَخَلَ الطَّوَافَ فِي مَوْضِعٍ فَلَمْ يُحَاذِ بِالرُّكْنِ لَمْ يَعْتَدَّ بِذَلِكَ الطَّوَافِ وَإِنْ اسْتَلَمَ الرُّكْنَ بِيَدِهِ مِنْ مَوْضِعٍ فَلَمْ يُحَاذِ الرُّكْنَ لَمْ يَعْتَدَّ بِذَلِكَ الطَّوَافِ بِحَالٍ، لِأَنَّ الطَّوَافَ عَلَى الْبَدَنِ كُلِّهِ لَا عَلَى بَعْضِ الْبَدَنِ دُونَ بَعْضٍ، وَإِذَا حَاذَى الشَّيْءَ مِنْ الرُّكْنِ بِبَدَنِهِ كُلِّهِ اعْتَدَّ بِذَلِكَ الطَّوَافِ وَكَذَلِكَ إذَا حَاذَى بِشَيْءٍ مِنْ الرُّكْنِ فِي السَّابِعِ فَقَدْ أَكْمَلَ الطَّوَافَ، وَإِنْ قَطَعَهُ قَبْلَ أَنْ يُحَاذِي بِشَيْءٍ مِنْ الرُّكْنِ وَإِنْ اسْتَلَمَهُ، فَلَمْ يُكْمِلْ ذَلِكَ الطَّوَافَ.

Babü min eyne yebdeu bi’t-tavaf, 2/185;

فَإِذَا انْتَهَى إلَى الطَّوَافِ اضْطَبَعَ فَأَدْخَلَ رِدَاءَهُ تَحْتَ مَنْكِبِهِ الْأَيْمَنِ وَرَدَّهُ عَلَى مَنْكِبِهِ الْأَيْسَرِ حَتَّى يَكُونَ مَنْكِبُهُ الْأَيْمَنِ مَكْشُوفًا ثُمَّ اسْتَلَمَ الرُّكْنَ الْأَسْوَدَ إنْ قَدَرَ عَلَى اسْتِلَامِهِ

Babü duhuli Mekke, 2/230.

[13] İki örnek için bknz:

(قَالَ الشَّافِعِيُّ) : وَمَنْ بَاعَ رَجُلًا ثَوْبًا بِنِصْفِ دِينَارٍ ثُمَّ بَاعَهُ ثَوْبًا آخَرَ بِنِصْفِ دِينَارٍ حَالَّيْنِ أَوْ إلَى أَجَلٍ وَاحِدٍ فَلَهُ عَلَيْهِ دِينَارٌ، فَإِنْ شَرَطَ عَلَيْهِ عِنْدَ الْبَيْعَةِ الْآخِرَةِ أَنَّ لَهُ عَلَيْهِ دِينَارًا فَالشَّرْطُ جَائِزٌ، وَإِنْ قَالَ دِينَارًا لَا يُعْطِيهِ نِصْفَيْنِ وَلَكِنْ يُعْطِيهِ وَاحِدًا جَازَتْ الْبَيْعَةُ الْأُولَى وَلَمْ تَجُزْ الْبَيْعَةُ الثَّانِيَةُ، وَإِنْ لَمْ يَشْتَرِطْ هَذَا الشَّرْطَ ثُمَّ أَعْطَاهُ دِينَارًا وَافِيًا فَالْبَيْعُ جَائِزٌ.

Babü mâ câe fi’s-sarf, 3/32;

(قَالَ الشَّافِعِيُّ) : وَلَوْ بَاعَ رَجُلٌ عَبْدًا بِمِائَةِ دِينَارٍ إلَى الْعَطَاءِ أَوْ إلَى الْجُدَادِ أَوْ إلَى الْحَصَادِ كَانَ فَاسِدًا وَلَوْ أَرَادَ الْمُشْتَرِي إبْطَالَ الشَّرْطِ وَتَعْجِيلَ الثَّمَنِ لَمْ يَكُنْ ذَلِكَ لَهُ؛ لِأَنَّ الصَّفْقَة انْعَقَدَتْ فَاسِدَةً فَلَا يَكُونُ لَهُ، وَلَا لَهُمَا إصْلَاحُ جُمْلَةٍ فَاسِدَةٍ إلَّا بِتَجْدِيدِ بَيْعِ غَيْرِهَا.

Babün fi’l-âcâli fi’s-selefi ve’l-buyui, 3/97.

 

[14] Şafiî, el-Üm, 1/90. Ek bir not olarak verilmesi uygun görülen ve burada el-Üm’den yapılan alıntılardaki أَجْزَأَ kelimesinin, usûldeki şart, rükün ve sebep kavramının anlamını içerdiğini söylemek zordur:

1-     لَيْسَ لِلْمُسَافِرِ أَنْ يَجْمَعَ بَيْنَ صَلَاتَيْنِ قَبْلَ وَقْتِ الْأُولَى مِنْهُمَا فَإِنْ فَعَلَ أَعَادَ كَمَا يُعِيدُ الْمُقِيمُ إذَا صَلَّى قَبْلَ الْوَقْتِ وَلَهُ أَنْ يَجْمَعَهُمَا بَعْدَ الْوَقْتِ؛ لِأَنَّهُ حِينَئِذٍ يَقْضِي وَلَوْ افْتَتَحَ الْمُسَافِرُ الصَّلَاةَ قَبْلَ الزَّوَالِ، ثُمَّ لَمْ يَقْرَأْ حَتَّى تَزُولَ الشَّمْسُ، ثُمَّ مَضَى فِي صَلَاتِهِ فَصَلَّى الظُّهْرَ وَالْعَصْرَ مَعًا كَانَتْ عَلَيْهِ إعَادَتُهُمَا مَعًا أَمَّا الظُّهْرُ فَيُعِيدُهَا؛ لِأَنَّ الْوَقْتَ لَمْ يَدْخُلْ حِينَ الدُّخُولِ فِي الصَّلَاةِ فَدَخَلَ فِيهَا قَبْلَ وَقْتِهَا وَأَمَّا الْعَصْرُ فَإِنَّمَا كَانَ لَهُ أَنْ يُصَلِّيَهَا قَبْلَ وَقْتِهَا إذَا أَجْمَعَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ الظُّهْرِ وَهِيَ مُجْزِئَةٌ عَنْهُ وَلَوْ افْتَتَحَ الظُّهْرَ وَهُوَ يَرَى أَنَّ الشَّمْسَ لَمْ تَزُلْ، ثُمَّ اسْتَيْقَنَ أَنَّ دُخُولَهُ فِيهَا كَانَ بَعْدَ الزَّوَالِ صَلَّاهَا وَالْعَصْرَ أَعَادَ؛ لِأَنَّهُ حِينَ افْتَتَحَهَا افْتَتَحَهَا وَلَمْ تَحِلَّ عِنْدَهُ فَلَيْسَتْ مُجْزِئَةً عَنْهُ وَكَانَ فِي مَعْنَى مَنْ صَلَّاهَا لَا يَنْوِيهَا وَفِي أَكْثَرَ مِنْ حَالِهِ، وَلَوْ أَرَادَ الْجَمْعَ فَبَدَأَ بِالْعَصْرِ، ثُمَّ الظُّهْرِ أَجْزَأَتْ عَنْهُ الظُّهْرُ وَلَا تُجْزِئُ عَنْهُ الْعَصْرُ لَا تُجْزِئُ عَنْهُ مُقَدَّمَةً عَنْ وَقْتِهَا حَتَّى تُجْزِئَ عَنْهُ الظُّهْرُ الَّتِي قَبْلَهَا وَلَوْ افْتَتَحَ الظُّهْرَ عَلَى غَيْرِ وُضُوءٍ، ثُمَّ تَوَضَّأَ لِلْعَصْرِ فَصَلَّاهَا أَعَادَ الظُّهْرَ وَالْعَصْرَ لَا تُجْزِئُ عَنْهُ الْعَصْرُ مُقَدَّمَةً عَنْ وَقْتِهَا حَتَّى تُجْزِئَ عَنْهُ الظُّهْرُ قَبْلَهَا وَهَكَذَا لَوْ أَفْسَدَ الظُّهْرَ بِأَيِّ فَسَادٍ مَا كَانَ لَمْ تُجْزِئْ عَنْهُ الْعَصْرُ مُقَدَّمَةً عَنْ وَقْتِهَا وَلَوْ كَانَ هَذَا كُلُّهُ فِي وَقْتِ الْعَصْرِ حَتَّى لَا يَكُونَ الْعَصْرُ إلَّا بَعْدَ وَقْتِهَا أَجْزَأَتْ عَنْهُ الْعَصْرُ وَكَانَتْ عَلَيْهِ إعَادَةُ الظُّهْرِ وَلَوْ افْتَتَحَ الظُّهْرَ وَهُوَ يَشُكُّ فِي وَقْتِهَا فَاسْتَيْقَنَ أَنَّهُ لَمْ يَدْخُلْ فِيهَا إلَّا بَعْدَ دُخُولِ وَقْتِهَا لَمْ تُجْزِئْ عَنْهُ صَلَاتُهُ وَكَذَلِكَ لَوْ ظَنَّ أَنَّ صَلَاتَهُ فَاتَتْهُ اسْتَفْتَحَ صَلَاةً عَلَى أَنَّهَا إنْ كَانَتْ فَائِتَةً فَهِيَ الَّتِي افْتَتَحَ، ثُمَّ عَلِمَ أَنَّ عَلَيْهِ صَلَاةً فَائِتَةً لَمْ تُجْزِهِ.”, Vaktü’s-salati fi’s-seferi,

2-     أَخْبَرَنَا الرَّبِيعُ بْنُ سُلَيْمَانَ قَالَ قَالَ الشَّافِعِيّ: مَنْ فَاتَتْهُ الصَّلَاةُ فَذَكَرهَا وَقَدْ دَخَلَ فِي صَلَاةٍ غَيْرِهَا مَضَى عَلَى صَلَاتِهِ الَّتِي هُوَ فِيهَا وَلَمْ تَفْسُدْ عَلَيْهِ إمَامًا كَانَ أَوْ مَأْمُومًا فَإِذَا فَرَغَ مِنْ صَلَاتِهِ صَلَّى الصَّلَاةَ الْفَائِتَةَ وَكَذَلِكَ لَوْ ذَكَرَهَا وَلَمْ يَدْخُلْ فِي صَلَاةٍ فَدَخَلَ فِيهَا وَهُوَ ذَاكِرٌ لِلْفَائِتَةِ أَجْزَأَتْهُ الصَّلَاةُ الَّتِي دَخَلَ فِيهَا وَصَلَّى الصَّلَاةَ الْمَكْتُوبَةَ الْفَائِتَةَ لَهُ وَكَانَ الِاخْتِيَارُ لَهُ إنْ شَاءَ أَتَى بِالصَّلَاةِ الْفَائِتَةِ لَهُ قَبْلَ الصَّلَاةِ الَّتِي ذَكَرَهَا قَبْلَ الدُّخُولِ فِيهَا إلَّا أَنْ يَخَافَ فَوْتَ الَّتِي هُوَ فِي وَقْتِهَا فَيُصَلِّيهَا، ثُمَّ يُصَلِّي الَّتِي فَاتَتْهُ أَخْبَرَنَا الشَّافِعِيُّ قَالَ أَخْبَرَنَا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ عَنْ عَبْدِ الْكَرِيمِ الْجَزَرِيِّ”, Vaktü’s-salati fi’s-seferi,

3-     (قَالَ الشَّافِعِيُّ) : وَلَوْ كَانَ مُسَافِرًا فَلَمْ يَكُنْ لَهُ فِي يَوْمِ سَفَرِهِ نِيَّةٌ فِي أَنْ يَجْمَعَ بَيْنَ الظُّهْرِ وَالْعَصْرِ وَأَخَّرَ الظُّهْرَ ذَاكِرًا لَا يُرِيدُ بِهَا الْجَمْعَ حَتَّى يَدْخُلَ وَقْتُ الْعَصْرِ كَانَ عَاصِيًا بِتَأْخِيرِهَا لَا يُرِيدُ الْجَمْعَ بِهَا؛ لِأَنَّ تَأْخِيرَهَا إنَّمَا كَانَ لَهُ عَلَى إرَادَةِ الْجَمْعِ فَيَكُونُ ذَلِكَ وَقْتًا لَهَا فَإِذَا لَمْ يُرِدْ بِهِ الْجَمْعَ كَانَ تَأْخِيرُهَا وَصَلَاتُهَا تُمْكِنُهُ مَعْصِيَةً وَصَلَاتُهَا قَضَاءً وَالْعَصْرُ فِي وَقْتِهَا وَأَجْزَأَتَا عَنْهُ وَأَخَافُ الْمَأْثَمَ عَلَيْهِ فِي تَأْخِيرِ الظُّهْرِ”, Vaktü’s-salati fi’s-seferi.

4-     وَإِنْ قَدَرَ عَلَى السُّجُودِ عَلَى صُدْغِهِ وَلَمْ يَقْدِرْ عَلَيْهِ عَلَى جَبْهَتِهِ طَأْطَأَ رَأْسَهُ وَلَوْ فِي شِقٍّ، ثُمَّ سَجَدَ عَلَى صُدْغِهِ وَكَانَ أَقْرَبُ مَا يَقْدِرُ عَلَيْهِ مِنْ السُّجُودِ مُسْتَوِيًا، أَوْ عَلَى أَيِّ شِقَّيْهِ كَانَ لَا يُجْزِيهِ أَنْ يُطِيقَ أَنْ يُقَارِبَ السُّجُودَ بِحَالٍ إلَّا قَارَبَهُ (قَالَ الشَّافِعِيُّ) : وَلَا يَرْفَعُ إلَى جَبْهَتِهِ شَيْئًا لِيَسْجُدَ عَلَيْهِ؛ لِأَنَّهُ لَا يُقَالُ لَهُ سَاجِدٌ حَتَّى يَسْجُدَ بِمَا يَلْصَقُ بِالْأَرْضِ فَإِنْ وَضَعَ وِسَادَةً عَلَى الْأَرْضِ فَسَجَدَ عَلَيْهَا أَجْزَأَهُ ذَلِكَ إنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى”, Babü salati’l-meriz.

5-     ثُمَّ حَدَثَ لَهُ عُذْرٌ فَجَلَسَ قَرَأَ مَا بَقِيَ جَالِسًا فَإِنْ حَدَثَتْ لَهُ إفَاقَةٌ قَامَ وَقَرَأَ مَا بَقِيَ قَائِمًا وَلَوْ قَرَأَ قَاعِدًا أُمَّ الْقُرْآنِ وَشَيْئًا مَعَهَا، ثُمَّ أَفَاقَ فَقَامَ لَمْ يَكُنْ لَهُ أَنْ يَرْكَعَ حَتَّى يَعْتَدِلَ قَائِمًا فَإِنْ قَرَأَ قَائِمًا كَانَ أَحَبَّ إلَيَّ وَإِنْ لَمْ يَقْرَأْ فَرَكَعَ بَعْدَ اعْتِدَالِهِ قَائِمًا أَجْزَأَتْهُ رَكْعَتُهُ وَإِذَا رَكَعَ قَبْلَ أَنْ يَعْتَدِلَ قَائِمًا وَهُوَ يُطِيقُ ذَلِكَ وَسَجَدَ أَلْغَى هَذِهِ الرَّكْعَةَ وَالسَّجْدَةَ وَكَانَ عَلَيْهِ أَنْ يَقُومَ فَيَعْتَدِلَ قَائِمًا، ثُمَّ يَرْكَعَ وَيَسْجُدَ وَلَيْسَ عَلَيْهِ إعَادَةُ قِرَاءَةٍ فَإِنْ لَمْ يَفْعَلْ حَتَّى يَقُومَ فَيَقْرَأ”, Babü salati’l-meriz.

6-     (قَالَ الشَّافِعِيُّ - رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى -) : أُحِبُّ أَنْ يُقْتَصَرَ فِي الْمُؤَذِّنِينَ عَلَى اثْنَيْنِ؛ لِأَنَّا، إنَّمَا حَفِظْنَا أَنَّهُ أَذَّنَ لِرَسُولِ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - اثْنَانِ وَلَا يَضِيقُ أَنْ يُؤَذِّنَ أَكْثَرُ مِنْ اثْنَيْنِ فَإِنْ اُقْتُصِرَ فِي الْأَذَانِ عَلَى وَاحِدٍ أَجْزَأَهُ وَلَا أُحِبُّ لِلْإِمَامِ إذَا أَذَّنَ الْمُؤَذِّنُ الْأَوَّلُ أَنْ يُبْطِئَ بِالصَّلَاةِ لِيَفْرُغَ مَنْ بَعْدَهُ وَلَكِنَّهُ يَخْرُجُ وَيَقْطَعُ مَنْ بَعْدَهُ الْأَذَانَ بِخُرُوجِ الْإِمَامِ (قَالَ الشَّافِعِيُّ) : وَوَاجِبٌ عَلَى الْإِمَامِ أَنْ يَتَفَقَّدَ أَحْوَالَ الْمُؤَذِّنِينَ لِيُؤَذِّنُوا فِي أَوَّلِ الْوَقْتِ وَلَا يَنْتَظِرَهُمْ بِالْإِقَامَةِ وَأَنْ يَأْمُرَهُمْ فَيُقِيمُوا فِي الْوَقْتِ وَأُحِبُّ أَنْ يُؤَذِّنَ مُؤَذِّنٌ بَعْدَ مُؤَذِّنٍ وَلَا يُؤَذِّنُ جَمَاعَةٌ مَعًا”, Babü adedi’l-müezzinin ve erzakihim.

7-     (قَالَ الشَّافِعِيُّ) : وَكُلُّ مَا وَارَى الْعَوْرَةَ غَيْرُ نَجَسٍ أَجْزَأَتْ الصَّلَاةُ فِيهِ”, Babü Keyfe Lübsi’s-siyabi fi’s-salat.

8-     (قَالَ الشَّافِعِيُّ) : وَهُوَ يُخَالِفُ الرَّجُلَ يُصَلِّي مُتَوَشِّحًا، التَّوَشُّحُ مَانِعٌ لِلْعَوْرَةِ أَنْ تُرَى وَيُخَالِفُ الْمَرْأَةَ تُصَلِّي فِي الدِّرْعِ وَالْخِمَارِ وَالْمِقْنَعَةِ، وَالْخِمَارُ وَالْمِقْنَعَةُ سَاتِرَانِ عَوْرَةَ الْجَيْبِ فَإِنْ صَلَّى الرَّجُلُ فِي قَمِيصٍ غَيْرِ مَزْرُورٍ وَفَوْقَهُ عِمَامَةٌ، أَوْ رِدَاءٌ، أَوْ إزَارٌ يَضُمُّ مَوْضِعَ الْجَيْبِ حَتَّى يَمْنَعَهُ مِنْ أَنْ يَنْكَشِفَ، أَوْ مَا دُونَهُ إلَى الْعَوْرَةِ حَتَّى لَوْ انْكَشَفَ لَمْ تُرَ عَوْرَتُهُ أَجْزَأَتْهُ صَلَاتُهُ وَكَذَلِكَ إنْ صَلَّى حَازِمًا فَوْقَ عَوْرَتِهِ بِحَبْلٍ، أَوْ خَيْطٍ”, Babü salati’l-urat.

9-     " قَالَ فَمَنْ صَلَّى عَلَى مَوْضِعٍ فِيهِ بَوْلٌ، أَوْ بَعْرُ الْإِبِلِ أَوْ غَنَمٍ أَوْ ثَلْطُ الْبَقَرِ أَوْ رَوْثُ الْخَيْلِ أَوْ الْحَمِيرِ فَعَلَيْهِ الْإِعَادَةُ؛ لِأَنَّ هَذَا كُلَّهُ نَجَسٌ وَمَنْ صَلَّى قُرْبَهُ فَصَلَاتُهُ مُجْزِئَةٌ عَنْهُ وَأَكْرَهُ لَهُ الصَّلَاةَ فِي أَعْطَانِ الْإِبِلِ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ فِيهَا قَذَرٌ لِنَهْيِ النَّبِيِّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - عَنْهُ فَإِنْ صَلَّى أَجْزَأَهُ؛ لِأَنَّ النَّبِيَّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - صَلَّى فَمَرَّ بِهِ شَيْطَانٌ فَخَنَقَهُ حَتَّى وَجَدَ بَرْدَ لِسَانِهِ عَلَى يَدِهِ فَلَمْ يُفْسِدْ ذَلِكَ صَلَاتَهُ وَفِي هَذَا دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ نَهْيَهُ أَنْ يُصَلَّى فِي أَعْطَانِ الْإِبِلِ؛ لِأَنَّهَا جِنٌّ لِقَوْلِهِ: «اُخْرُجُوا بِنَا مِنْ هَذَا الْوَادِي فَإِنَّهُ وَادٍ بِهِ شَيْطَانٌ» اخْتِيَارٌ وَلَيْسَ يَمْتَنِعُ مِنْ أَنْ تَكُونَ الْجِنُّ حَيْثُ شَاءَ اللَّهُ مِنْ الْمَنَازِلِ وَلَا يَعْلَمُ ذَلِكَ أَحَدٌ بَعْدَ رَسُولِ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ”, Babü istikbali’l-kıble.

[15] İki örnek için bknz:

“1-

(قَالَ الشَّافِعِيُّ) : ثُمَّ يَعُودُ إلَى الرُّكْنِ فَيَسْتَلِمُهُ ثُمَّ يَخْرُجُ مِنْ بَابِ الصَّفَا فَيَرْقَى عَلَيْهَا فَيُكَبِّرُ وَيُهَلِّلُ وَيَدْعُو اللَّهَ فِيمَا بَيْنَ ذَلِكَ بِمَا أَحَبَّ مِنْ دِينٍ وَدُنْيَا”, Müzeni, Muhtasar, Babü ma yelzemü inde’l-ihram  ve beyani’t-tavaf, 163.

2-

(وَقَالَ) : وَتَقُولُ " اللَّهُمَّ أَنْتَ السَّلَامُ وَمِنْك السَّلَامُ فَحَيِّنَا رَبَّنَا بِالسَّلَامِ " وَيَفْتَتِحُ الطَّوَافَ بِالِاسْتِلَامِ فَيُقَبِّلُ الرُّكْنَ الْأَسْوَدَ وَيَسْتَلِمُ الْيَمَانِيَّ بِيَدِهِ وَيُقَبِّلُهَا وَلَا يُقَبِّلُهُ؛”, Müzeni, Muhtasar, Babü ma yelzemü inde’l-ihram ve beyani’t-tavaf, 164.

[16] Birçok örnekten ikisini burada vereceğiz:

1-

فَدَلَّسَ الْمُشْتَرِي بِالثَّمَنِ كَمَا دَلَّسَ الْبَائِعُ بِمَا بَاعَ فَهَذَا إذًا حَرَامٌ بِحَرَامٍ يَبْطُلُ بِهِ الْبَيْعُ فَلَيْسَ كَذَلِكَ إنَّمَا حَرُمَ عَلَيْهِ التَّدْلِيسُ وَالْبَيْعُ فِي نَفْسِهِ جَائِزٌ وَلَوْ كَانَ مِنْ أَحَدِهِمَا سَبَبٌ يَحْرُمُ فَلَيْسَ السَّبَبُ هُوَ الْبَيْعُ، وَلَوْ كَانَ هُوَ السَّبَبُ حَرُمَ الْبَيْعُ، وَفَسَدَ الشِّرَاءُ فَتَفَهَّمْ.”, Müzeni, Muhtasar, Babü’l-bey’i mürabahaten.

2-

(قَالَ الْمُزَنِيّ) قِيَاسُ قَوْلِهِ أَنَّ مَنْ أَثْبَتَ السَّبَبَ الَّذِي بِهِ الْقَسَامَةُ حَلَفَ وَلَمْ يَمْنَعْهُ مِنْ ذَلِكَ إنْكَارُ الْآخَرِ كَمَا لَوْ أَقَامَ أَحَدُهُمَا شَاهِدًا لِأَبِيهِمَا بِدَيْنٍ وَأَنْكَرَ الْآخَرُ مَا ادَّعَاهُ أَخُوهُ وَأَكْذَبَهُ أَنَّ لِلْمُدَّعِي مَعَ الشَّاهِدِ الْيَمِينَ وَيَسْتَحِقُّ كَذَلِكَ لِلْمُدَّعِي مَعَ السَّبَبِ الْقَسَامَةُ وَيَسْتَحِقُّ فَالسَّبَبُ وَالشَّاهِدُ بِمَعْنًى وَاحِدٍ فِي قَوْلِهِ؛ لِأَنَّهُ يُوجِبُ مَعَ كُلِّ وَاحِدٍ الْيَمِينَ وَالِاسْتِحْقَاقَ إلَّا أَنَّ فِي الدَّمِ خَمْسِينَ يَمِينًا وَفِي غَيْرِهِ يَمِينٌ.”, Müzeni, Muhtasar, Babü’dem fi mevadii’lleti fihi kasameh.

[17] Cüveyni’de rükün kavramının kullanıldığı yerlerden iki örnekle yetineceğiz:

Cüveyni, Nihâyetü’l-matlab, Babü Sünneti’l-Vudu,

توجيه القولين في تفريق الطهارة. من قال: إن التفريق يبطل الطُّهرَ شبهه بالصلاة، ووجه الشبه أن الحدث يَنقُضهما.

ومن قال بالقول الجديد، احتج بأن أركان الوضوء لا رابط لها، والركن [ينفصل عما بعده] ، والزمن القريب المتخلل بين الركنين ليس فيه اشتغال بالطهارة، فالأركان المقصودة فيها كأنها أفرادٌ منبترةٌ، لا ناظم لها، فهي كاقدار الزكاة، يفرّقها [مستوعبها] ، فيتخلل بين المقدار والمقدار زمان، لا اشتغال فيه بالزكاة، ثم لا فرق بين أن يطول ذلك الزمان المتخلل، أو يقصُر، فلتكن أركان الطهارة كذلك.

Cüveyni, Nihâyetü’l-matlab, Babü’t-teyemmüm,

فأما إقامة صلاة الجنازة قاعداً، مع القدرة على القيام، وإقامتها على الراحلة، فقد اختلف أصحابنا فيها، فقال الأكثرون: لا يجوز، وهو الأصح؛ فإن الركن الأظهر في هذه الصلاة، بعد العقد - القيامُ؛ إذ لا ركوع ولا سجود فيها، فالإخلال بالقيام تغيير لوضع الصلاة.

Şart kelimesinin kullanıldığı yerlere de şu iki örneği sunabiliriz:

Cüveyni, Nihâyetü’l-matlab, Babü’t-teyemmüm,

ثم إذا وجب نقلُ شيءٍ، فالشرط أن يكون المنقول تراباً طاهراً خالصاً مطلقاًً.

Cüveyni, Nihâyetü’l-matlab, Babü Sıfati’s-salat,

ويكون هذا كما لو قصدَ التشريكَ بين العقد وتكبير الهُويِّ، وزعموا أن الشرط عند الاقتصار على تكبيرة واحدةٍ، القصد إلى إيقاعها عن جهة العقد.

[18] Sebep kavramının geçtiği yerlerden ikisine şu örnekler verilebilir:

1-     والسبب فيه أن عين الحدث لا سبيل إلى تخيل ارتفاعه، وإنما ثبت بسبب الحدث منعٌ، وهو الحدث على التحقيق، ثم يرتفع ذلك المنعُ بالوضوء، وذلك المنعُ ليس جنساً معيّناً ولا نوعاً مخصوصاً،”, Cüveyni, Nihâyetü’l-matlab Babü’n-niyyeti fi’l-vudu, 1/51.

2-     . والسببُ في التيمم أن من وجد الماء، فهو مأمور باستعماله لرفع الحدث، فإن لم يجده، وظّف الشارع عليه التيمم، ليدوم مرونُه على إقامة الطهر”, Cüveyni, Nihâyetü’l-matlab Babü’t-Teyemmüm, 1/165.

[19] DİA, “İbn Süreyc”, Şükrü Özen,

[20] Şafiî Mezhebinin Teşekkül Süreci, Nail Okuyucu, 495, 497, 511. 


570 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Hanefi Mezhebi İmamlarının Kurucu Metinleri - 29/04/2019
Hanefi mezhebi fıkıh literatüründe Ebû Yusuf ve Muhammed bin Hasan eş-Şeybani’nin eserleri...
Ahmet Cevdet Paşa ve Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye - 02/01/2019
Abdullah Küskü hocanın Mecelle Hatime programı için hazırladığı sunum metnidir. İki yılı aşkın süredir devam ettirdiği Mecelle derslerini geçen ay tamamlamıştır.
İmmanuel Kant - 22/07/2018
Doğudan Batıdan kurucu simalar serisinin bu yazısında Gazzalî'nin karşısında Kant yer alıyor.
İslam Geleneğinde İlim - 14/02/2018
Kesbi olanı insanlara sunulmuş, vehbi olanı ise peygamberler ve âlim- ariflerin büyüklerine lütfedilmiştir. Kâinatın etrafında kümelendiği, evrende üstünlüğünü kabul etmeyenin bulunmadığı belki de tek şeydir ilim.